Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 295–301
Allahu teâlâ'ya karşı olan nankörlüklerin yanında solda sıfır kalır. Bunca ni'met-i ilâhiyyeye nail ve mazhar olduğun halde, Rabbine karşı isyan ediyorsun da, küçük ve basit bir iyiliğine mukabele etmedikleri için neden hemcinslerini nankörlükle suçluyorsun?
"TiT T
HİKÂYE Hak velilerinden bir zat-ı şerife müracaat eden birisi, yaptığı yardım ve iyiliklere mukabil bir komşusundan gördüğü nankörlükten yakınıyor ve onu şikâyet ediyordu. O kumşusuna, defalarca iyilik ettiğini, oysa onun her defasında kendisine nankörlükle mukabele eylediğini anlatıyor ve özellikle şahsına karşı yaptığı son kötülüğü aslâ affetmeyeceğini bildiriyordu.
Onu, büyük bir sabır ve sükûnetle dinleyen veliyyullah:
— Senin Rabbine karşı yaptığın nankörlükler, o komşunun sana yaptıklarından mutlâka daha çoktur. Öyle olmasay dı, Rabbinin sana bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlere karşı daima nankörlükle mukabele ettiğin halde, Allahu zül-celâl seni mahrum etmiyor ve sana ihsan etmeğe devam buyuruyor.
Sen de, bütün nankörlüklerini hiç hesaba katmadan ve Rabbinden utanmadan mütemadiyen ihsanlarını niyaz ediyorsun.
Binaenaleyh, ya Rabbine karşı ettiğin isyan ve nankörlükleri terket veya Allahu teâlâ dan af ve ihsanını talep eyleme, dedi.
Adamcağız ne diyeceğini şaşırmıştı, boynunu bükerek:
— Iyi ama efendim ben âciz ve nâciz bir kulum... Nasıl olur da, Rabbimden affımı niyaz etmem, nasıl olur da Rabbimden ihsanlarını istemem, deyince Hak velisi kendisine şu cevabı verdi:
— Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretlerine nankörlüğünü terketmene imkânın yok, buna mukabil âciz ve nâciz bir kul olduğunu bizzat itiraf ettiğin halde, sana bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlere karşı nankörlüğe devam ederken, senin iyiliklerine kötülükle mukabele ettiginden yakındığın kimse de, senin gibi âciz ve nâciz bir insandır. Onu neden affetmiyor ve
herşeye rağmen iyilik etmeğe devam etmiyorsun? diyerek hem o gafil din kardeşimizi hem de bizleri irşâd eyledi.
Er kişi, iyilik ve ihsanı Allah için yapandır. Desinler, takdir etsinler, övsünler diye yapılan iyilik, ihsan suretinde riyâdır.
İhsan odur ki, onda ola ihlâs;
ihlâsı olmayan â'mali neylersin?
Riyâ ile sen halkı gel aldatma, Sonunda zehrolan balı neylersin?
Her işi, her iyiliği, her yardımı Allah için, Allah rızası için, yap ki, ind-i Bâri'de makbul ve me gub olsun. Allah rızası için yapanlar, aslâ aldanmazlar. Onların emekleri asla boşa gitmez.
Onlar, Hak'la oldular ve bu sayede Hakkı buldular, Cemal-i lâ yezâli gördüler….. Bütün ibadet ve tâ'atlerinde, bütün iyilik ve salih amelerinde ve halk ile muamelelerinde ihlâs sahibi olanlar, iki cihanda da selâmet bulurlar. Allahu teâlâ, muhlisleri ve muhsinleri sever ve Hak daima onlarla beraberdir.
INNEMEL A'MALU BIN-NIYAT buyurmuş Fahr-i din, Doğru söyle var mıdır kalbinde hâlis niyyetin...
Muhlis mü'min, kimseye kin tutmaz. Kimde kin varsa, o kimsede din yoktur. Kin besleyen bir kalpte din ve iyman barınamaz. Affedici ve bağışlayıcı olmalıdır ki, affolunalım ve bağışlanalım. Her işimizde Allahu teâlâ'nın tevfikini niyaz edelim.
Tevfik-i ilâhî kime nasip olursa o kimse insan-ı kâmil olur. İlk bakışta çirkin gibi görünen bazı şevlerin, aslında güzel tarafları da vardır. İnsan, herşeyin güzel tarafına nazar ederse, kederlerden ve kaygulardan kurtulur Şecerdir haddi zatında, fakat dehşet verir tabut;
Hacerdir haddi zatında, fakat ziynet verir yakut...
Insan, kendi çirkin taraflarını arayıp bulmağa çalışırsa,
onları güzelleştirmeğe uğraşırken, başkalarının çirkinliğini zaten göremez.
HİKÂYE Mefhar-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, Ebu- Hureyre radıyallahu anh ile bir yere gidiyorlardı. Yolun kenarında, bir köpek leşine tesadüf ettiler. Ebu-Hureyre, tiksinerek başını aksi tarafa çevirdi. Onun bu halini gören Resûl-ü zişân efendimiz:
— Yâ Eba-Hureyre!.. Şu zavallı kelbin ne kadar güzel, bembeyaz, inci gibi dişleri var, hâlık-ı zişân ne kadar muntazam ve mükemmel yaratmış, gördün mü? buyurarak, onu ve bizleri ikaz ve irşâd eyledi.
Demek oluyor ki, insan farkedebilirse çirkin gibi görünen şeylerde bile bir güzellik bulmak ve görmek mümkündür. Bu itibarla, çirkin tarafına bakıp iğrenmektense, güzel tarafını bulup övmek daha hayırlıdır.
Elif okuduk ötürü, Pazar ettik götürü, Yaratılanı hoş gör, Yaratan'dan ötürü...
Şu yeşil otlar ve çimenler, şu zümrüt gibi ağaçlar ve yapraklar, renkleri, şekilleri ve kokuları ayrı ayrı meyveler ve çiçekler, kısaca ol Hâlık-ı muazzamın yarattığı herşey, okuyabilene başlı başına bir kitaptır ki, en küçük bir dalında, en cılız bir fidanında yüzbinlerce sırlar gizlidir. Kâ'inatta herşey başlı başına birer risâledir. Okuyabilene ne mutlu!.. Akar suların, tesbihlerini duyabiliyor musun? Hepsi de bir ummâna akıyorlar. Unutma, sen de bir akar su gibisin ve ummâna doğru akıyorsun:
Görenedir, görene!..
Köre nedir, köre ne?..
Körden murat, elbette baş gözleri görmeyenler demek değildir. Kalp gözleri kör olanları kastediyoruz. Zira, Allahu teâ-
lâ bir kulunu dalâlete iletirse, o kul bakar ama göremez, işitir ama duyamaz, duysa da anlayamaz. Kalplerinde böylesine bir hastalık bulunanların bu marazlarını artırır ve bu gibileri elim bir azaba koyar. Bunlar, yarasalar gibi sırtlarını nura çevirirler, gerçeklerden kaçarlar, hakkı ve hakikati yalanlarlar ve sonunda bu inkârları kendilerini göremedikleri ve inanamadıkları ve hatta ömür boyu yalanladıkları korkunç bir ateşe yuvarlar. Bu bahtsız gafiller, ne için yaratıldıklarını, bu fâni âleme ne için gönderildiklerini, gelişlerindeki ve gidişlerindeki sırrı ve hikmeti hiç düşünemezler, kendilerini kimin yarattığını, ne için yarattığını da bir türlü idrak edemezler, yaradanı bilemedikleri ve bulamadıkları için de ona kulluk etmeği, iymana ve islâma gelmeği, ibadet ve tâ'atte bulunmağı akıllarına bile getiremezler. Öylesine âciz ve zavallıdırlar ki, bu fâni âleme yalnız yemek, içmek ve cinsi münasebette bulunmak gibi şehevi arzularını tatmin için gönderildiklerini sanırlar ve bu yönden hayvandan hiç bir farkları kalmayacağını hatırlayamazlar.
Evet, onlar bu durum ve tutumlarıyla tıpkı dört ayaklı hayvanlar gibidirler ve hattâ bu vahşet ve dalâletleri, gaflet ve cehaletleri bakımından hayvanlardan da aşağı mevkidedirler. Onları cennet, cemal, ridvan, huri ve gılman ile müjdelemekte, ölüm, cehennem, azap ve iztirap ile korkutmak da müsavidir, çünkü iyman etmezler, edemezler. Hattâ, cenneti gözleriyle görseler, cehennem azabını bedenleriyle hissetseler bile uyanamazlar, ayılamazlar ve anlayamazlar. Oysa, cennetin de cehennemin de bu âlemde misalleri mevcuttur. Nasıl anlayabilsinler ki, onların kendi varlıklarından dahi haberleri yoktur. Zira, hakkı inkâr etmek, kendini inkâr etmek demektir.
Asıl mühim olan şudur: Onların bu inkârları, ebedî değildir. Pek yakın bir gelecekte, ölüm elbette ve elbette onları da bulacaktır. Ortaçağ şatoları gibi etrafı hisarlarla çevrili, burçları sağlam ve dayanıklı kalelere sığınsalar, bulundukları höcreyi çelik ve demir zırhlarla ördürseler, çevrelerine yüz binlerce muhafız dizseler yahut gökyüzüne çıksalar veya yerin yedi kat altına girip gizlenseler, ölüm yine de onları mutlâka bu-
lacak ve kendilerini bu âlem-i şehadetten, âlem-i gayba götürecektir. İşte o zaman iymanın kıymet, ehemmiyet ve faziletini anlayacaklardır ama, bu kendilerinin iymansızlıklarından ve inkârlarından mütevellit azabı ve cezayı çekmelerine çok geç kalmış idrak ve irfanları hiçbir yarar sağlamayacaktır.
Hangi kul ki, şer'i pâkin hükmünü tatbik eder;
Hazret-i Mevlâ onu da mazhar-1 tevfik eder, Zâhir-ü bâtın ona her veçhile mü'min denir, Kim ki, Hakkı birleyip Resûlünü tasdik eder...
Insan, arkadaşından sorulur. Kişi, arkadaşından azar. Insanların başlarını her türlü kaygu ve kederlere, her çeşit dert ve musibetlere önce arkadaşı, sonra kendi kötü huyu, ekşi suratı ve acı sözleri iletir. Onun için, Efdal-ül-halâ'ik aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Hâlık efendimiz: (MÜ'MİN, GÜLER YÜZLÜ, TATLI SÖZLÜ VE İYİ HUYLUDUR...) buyurmuşlardır. Habib-i edib-i Kibriyâ'nın bir diğer Hadis-i şeriflerini de bu vesile ile hatırlatayım: (İÇİNİZDEN ALLAHU TEALÂ'YA EN SEV-
GİLİ OLANINIZ, IYI VE GÜZEL HUYLU OLANINIZDIR...)
buyurulmuştur.
Gözden kaçırılmaması gereken bir gerçeğe de temas etmek yerinde olacaktır. Bu dünya âleminde herkes kendisini iyi huylu ve temiz ahlâklı saymaktadır. Oysa, iyi huy ve güzel ahlâk akılla ölçülemez. Onun tek ve yanılmaz ölçüsü, kulun ahlâk-1 Kur'aniyye ve ahlâk-ı Muhammediyye ile ahlâklanıp ahlâkanamadığını tetkik ve mukayese edebilmektir. Yoksa: (Benim kalbim temiz, huyum ve ahlâkım da güzel...) demekle insanın ne kalbi temiz olur, ne de ahlâkı güzel sayılır. Kıyasla bakalım, sende Ahlâk-ı Kur'aniyyeden ve ahlâk-ı Muhammediyye'den eser var mı, yok mu? Varsa, hemen secde-i şükre kapan, seni bu mümtaz hasletlerden yoksun bırakmaması için Rabbine yalvar. Yoksa, ahlâk-ı Kur'aniyye ve ahlâk-1 Muhammediyye ile ahlâkını tashih etmeğe, hal ve ef'alini düzeltmeğe ve kendini Allah ve Resûlünün tarif ve tavsif buyurdukları iyilik ve güzelliklerle süslemeğe çalış... Insanoğlunun, bu fâni âleme yalnız
boy yükseltmek, kıl ve kılık düzeltmek için geldiğini zannedenler, aldandılar. Ahlâk bakımından yükselmeğe, huy yönünden düzelmeğe geldiklerinin şu'uruna varanlar ve bunun esbabına baş vuranlar kazandılar.
Kur'an-ı aziymi bir göz olarak kabul edecek olursak, o mübarek göz bize herşeyi hakkıyle ve kemaliyle gösterir. Kur'an-ı hakiyme yüz çevirecek olursak —Mâ'azallah— bu âlemde kör olacağımız gibi, âhiret âleminde de kör kalacağımız muhakkaktır. Bu körlüğün, iki âlemde de ne büyük zararlara, kayıplara, acılara ve azaplara mal olacağını akıl sahiplerinin irfan ve iz'anlarına bırakırız.
Enes bin Malik radıyallahu anh rivayet ederler ki, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır:
— Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri, saçlarına ak düştüğü ve kendileri de bunu sabah ve akşam görüp farkettikleri halde, Rabbinden hayâ etmeden isyana devam eden ihtiyarların yüzlerine merhametle nazar ederek: (Ey ihtiyar kulum!..
Yaşın kocaldı, cildin kırıştı, kemiklerin inceldi, sinirlerin gevşedi, sayılı nefeslerin sıklaştı, ecelin sana iyice yaklaştı, dizlerinde derman kalmadı. Hâlâ, utanmadan ve sıkılmadan günah ve isyana devam ediyorsun. Ben, senin Rabbinim ve sana bu yaşlı ve çelimsiz halinle cehennemde azap etmeğe hayâ ediyorum, sen ise yaptıklarına pişman olmuyor ve benden hayâ etmiyorsun...) buyurmaktadır.
Hitab-ı izzeti, muhbir-i sadık efendimizin mübarek lisanı ile duyup öğrenen, sabah ve akşam aynaya bakıp şaçlarına ve sakallarına aklar düştüğünü gören yaşlı kardeşler, sizlere hitabediyorum ve soruyorum:
— Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretlerinin bu hitab-i celiline siz ve biz muhatap olsaydık —Hoş, oluyoruz ya!..- acaba ne yapardık? Şu halde, hiç değilse bundan sonra saçımızdan ve sakalımızdan utanalım ve Rabbimizin itabından korkalım. O, âlemlerin Rabbi ve mürebbisi iken, seni de beni de te'dip edebilmek kudret ve kuvvetine malik bulunduğu halde,
azimize ve zayıflığımıza merhamet buyurarak cehenneminde azap etmekten hayâ eyledigini duyuruyor da, biz bu çelimsizliğimizle ona isyan etmekten ve günah işlemekten hâlâ hayâ etmiyoruz. Kabir denilen o karanlık çukur, bir ejderha gibi olanca dehşet ve vahşetiyle ağzını açmış, seni ve beni yutmağa hazırlanıyor, yılanlar ve çıyanlar nâzik bedenlerimizi kemirmek için yalanıyor, hergün eşten, dosttan, akraba ve ahbaptan bir kaçı o sonu olmayan yolculuğa yollanıyor da yine aklımızı başımıza alamıyoruz, zayıf omuzlarımıza yüklendiğimiz cehennemde bizleri yakacak ateşle ortalıkta dolanıyoruz. Bu korkunç ateşi, nedamet, tövbe ve gözyaşı ile söndürmeğe, hiç olmazsa azaltınağa çalışmıyoruz da, tam tersine yeni yeni günah ve isyanlarla çoğaltmağa, harlandırmaya uğraşıyoruz.
Evet, cehennemde ateş yoktur. Herkes, ateşini buradan götürür:
Vâ'iz, bizi korkutma cehennemde od olmaz;
Yanmağa od'u herkes, buradan iletirler..
Bunun için, cehennemde bizi yakacak ateş mahiyetindeki günah yükümüzü hafifletmeğe gayret etmeliyiz. Son pişmanlık fayda vermez, tövbe edelim, yaptıklarımıza pişman olalım, hakka sığınalım, ibadet ve tâ'atte kusur etmeyelim, Rabbimize hamd-ü senâda bulunalım, namaz kılalım, oruç tutalım, gücümüz yetiyorsa hacca gidelim, zekât verelim, fakirleri, yoksulları sevindirelim, açları ve muhtaçları doyuralım, yetimleri giydirelim, ağlayanların gözyaşlarını silerek onları biraz güldürelim, hâsılı kulluk görevlerimizi hakkıyle ve lâyıkıyle yerine getirmeğe gayret ve himmet edelim. Emr-i bil-mâ'ruf ve nehy-i anil-münker'le hem kendimizi hem de yakınlarımızı koruyup kollayalım, hudud-u ilâhiyye'yi sadakatle hıfzedelim ki, Rabbimizin fazl-ü keremiyle cennetle müjdelenenler zümresine dahil olabilelim.
Ey kardeş!..
Bilmiş ol ki, cennet üç kişiye âşıktır:
1. Mü'minlere selâm vererek güler yüz gösterenlere,