Ara
Menü

Sayfalar 249–255

1.858 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 249–255

(Onlar ki, iftira edildiklerinden habersiz, hür ve afif mü' min kadınlara isnat ve iftira ederler. Dünyada da âhirette de Allahu talâ'nın rahmetinden tardedilmiş, ilâhi lâ'nete uğramışlardır. Onlar için pek büyük bir azap da vardır.)

Evet, hükm-ü celili ilâhi budur ve mutlâka böyle olacaktır.

Biz, hikâyemize devam edelim:

Mâ'sum kadıncağızı, hükmün infaz edileceği yer olan bir mezarlığın yanına getirdiler ve o afifeyi göğsüne kadar bir çukura gömdüler, ilk taşı kayın biraderi olacak hain attı ve hazır bulunanlar da dünya mahkemesinin hükmünü yerine getirebilmek gayretiyle taşlamağa devam ettiler. Iyman ve hayâ ile dopdolu biçare hatun kan revan içinde kaldı ve bir süre sonra o âna kadar dimdik duran başı öne doğru eğildi, nefesinin kesildiğini ve öldüğünü zannettiler ve halka ibret olması için o halde bırakarak herkes işinin gücünün başına döndü.

Akşam olmuş ve hava kararmıştı. Meş'um bir iftiraya uğrayan kadıncağız henüz ölmemişti, inliyordu. Oradan geçen merhametli bir zat, işin farkına vardı ve hatunu oradan çıkararak konağına götürdü, yaralarını ilâçlayarak sardı, günlerce tedaviden sonra kendisine geldi ve başından geçenleri kendisini kurtaran ve iyileştiren zata ağlayarak anlattı. Konak sahibi, bu haliyle onu geri göndermenin uygun olmayacağını düşünerek kendisini alıkoydu ve ev işlerinde eşine yardım etmesini istedi.

Gel gelelim, talihsizlikler zavallı kadıncağızın yakasını bırakmıyordu. İşin iç yüzüne vâkıf bulunan bir zenci köle, sağlığını kazandıkça güzelliği meydana çıkan kadıncağıza göz koydu ve bir fırsatını bularak ona tecavüz etmek istedi. Kadın onu şiddetle reddederek:

— Ben, namusum uğruna bu hallere düştüm, ırz ehli ve evli bir kadınım, benden elini çek, dediyse de dinletemedi. Gözleri dönen zenci köle işi gittikçe azıttı ve kadına:

— Bana teslim olmazsan ben de sana yapacağımı bilirim, tehdidini savurdu. Bu kadarıyla da yetinmeyerek evin hanımına gitti ve:

— Ah benim altun yürekli hanımım, beyefendi bu günah-

kâr kadını evimize neden getirdi biliyor musun? Seni boşayacak ve cnu nikâhlayacak, haberin olsun sadakatim dolayısiyle seni uyardığımı sakın kimseye belli etme, dedi ve o mâ'sumeyi evin beyi ile sevişirlerken gördüğünü yeminlerle temin etti.

Evin hanımı kıskançlıktan deliye dönmüştü. Kocasına:

— Bu evden ya o günahkâr kadın gider ya da ben!... diye diretti. Adamcağız her ne kadar:

— Yapma hanımcığım, vallahi yalan bunlar. Bu hatun afife ve ırz ehlidir ve evlâdım yerindedir. Sen benim karımsın ve çocuklarımın anasısın. Ne o hatun bana varmayı ne de ben onu nikâhıma almayı düşünemeyiz. Biçare, bir iftiraya kurban olmuş, bugün ırz ve iffetini koruyacak kimsesi de yok, dediyse de eşini iknâ edemedi. Evinin barkının yıkılmaması için, hayatını kurtarıp sağlığına kavuşturduğu kadıncağıza biraz para verdi.

ve:

— Kusura bakma kızım, dedi. Görüyorsun ki, olmayacak bir mes'eleden evim yıkılacak, Allahu tealâ sana yardımcı olsun, var başının çaresine bak...

Kendisine ikinci defa iftira eden zenci köle, kapı aralığında ona:

^::

— Bana teslim olmadın ama, seni dışarıda bekleyen yüzlercesi var, diyerek iğrenç fiilini açıkladı. Kadıncağız, Hakka tevekkül ederek nereye ve ne tarafa gideceğini bilmeksizin yola koyuldu. Bir müddet sonra, bir yolun kenarında halkın toplanmış olduğunu gördü ve yanlarına sokuldu. Bir adamcağızı, merkebe ters bindirmişler, herkese teşhir ediyorlardı. Bu cezanın sebebini sordu ve adamın birisine borçlu olduğunu, fakat borcunu ödemediğini, bu yüzden alacaklısının da adamın boynuna (MEDYUN VE MAHCUZ) yaftası asarak kendisini teşhir ettirdiğini öğrendi. Borcu ödendiği takdirde bu cezasının bağışlanıp bağışlanmayacağını sordu ve müsbet cevap alınca, konak sahibinin kendisini uğurlarken verdiği paradan o adamın borcu miktarını ödedi ve borçlu salıverildi. Kadıncağız şaşkın ve fakat mütevekkil yoluna devam ederken, borcunu ödeyerek teşhir edilmekten kurtardığı adamın peşinden geldiğini farketti.

O kimse, kadının yanına yaklaştı ve kendisine teşekkür etti. Kadın da kendisine:

— Ben, bunu Allah rizasıyçün yaptım. Bana yapılan bir iyilik dolayısiyle insanlara borçlanmıştım, seni o cezadan kurtarmakla, insanlığa o borcumu da ödemiş oldum, dedi.

Fakat, tıyneti bozuk adam sinsi sinsi gülümseyerek:

— Sen bu palavraları başkasına anlat, cevabını verdi. Ben, senin beni neden kurtardığını biliyorum. Çünkü, bana âşıksın ve bunun için de benim olacaksın, diyerek tecavüze yeltendi. Kadın:

— Büyüklerimiz, zâlime yardım etme, sonra yardım ettiğin o zâlimin şerrine uğrarsın derlerdi. Bu sözün hak ve gerçek ol.

duğunu bilirdim ama, ne yazık ki senin böyle bir zalim olabileceğini bilemedim. Senin bana yaptığın teklife râm olmaktan ve Rabbime isyandan korkarım, ne senden ve de tehditlerinden kurkmam, dedi ve çekişe çekişe deniz kenarına geldiler. Orada, kereste yüklü bir gemi bulunuyordu. O zâlim adam kadıncağıza:

— Madem ki bana teslim olmadın, ben de seni şimdi bu yemicilere satayım da gör, dedi ve gemicilere dönerek:

— Bu kadın benim cariyemdir, isterseniz size satarım, teklifinde bulundu. Genç ve güzel kadını çok beğenen gemiciler de pazarlık ederek kadını adamdan satın aldılar. Bağırıp çağırmak, istimdat etmek faydasızdı, aynı tevekkülle gemiye doğru giderken, o hain ve zâlim adam kadıncağızın kulağına:

— Bana teslim olmadın ama, sana şimdi yirmi kişi sahip olacak, diye fısıldadı ve paraları aldığı gibi sür'atle oradan uzaklaştı. Kadıncağız, gemicilere cariye olmadığinı, hür ve evli bir kadın olduğunu, ehl-i ırz ve iffetten bir kadına böyle bir müamelenin caiz olamayacağını anlatmak istediyse de dinletemedi. Gerçekten yirmi tane azgın gemicinin arasında kalmıştı. Ne yapacağını ve nasıl kurtulacağını düşünürken, gözlerinden yaşlar boşandı ve ellerini dergâh-ı bârigâh-ı ahadiyyete açarak niyazda bulundu:

— Yâ Rab! Ben âciz bir kulunum, sen ise âcizlerin yegâne melce'i ve yardımcısısın. Sana dayandım, sana güvendim ve şu âna kadar ırzımı, iffetimi ve namusumu korudum. Başıma ge-

len bunca felâket ve musibetlere sabrettim. Sana, hiçbir zaman şikâyette bulunmadım. Ama, artık sana sığınıyor ve senden yardım diliyorum. Benden yardımını esirgeme, bana imdat ve merhamet eyle Allahım...

Mazlûmun duası ile Allahu tealâ. arasında hicap yoktur.

Mazlûm, kâfir dahi olsa Allahu azim-üş-şân yine imdadına yetişir. Netekim, bu mü'mine ve muvahhide hatunun da duası derhal müstecap olmuştu. Kendisini, o zâlimden satın alan gemiciler, bir ânda birbirlerine düşman kesilmişler:

— O kadın benimdir, onu ilk gören ve parayı vermeyi tek lif eden benim...

— Hayır, benimdir ölürüm de onu hiçbirinize kaptırmam.

— Siz, ikiniz de avucunuzu yalayın, kadın benim olacaktır.

Münakaşa ve münaza'asıyla kıyasıya döğüşmeğe başlarışlardı. Düşenler, yaralananlar, kan revan içinde kalanlar, vahşi kurt sürüleri gibi tekrar tekrar birbirlerine saldırıyorlardı. Bu kanlı boğuşma sonunda gemicilerin hepsi ölmüş, yalnız birisi ayakta kalmıştı ki, sendeleyerek kadıncağıza doğru yaklaşırken o da dengesini kaybederek denize yuvarlanmış ve civarda toplanan köpek balıkları tarafından parçalanıvermişti.

Evet, denizlerde ve dağlarda bulunan canavarlar, gözlerin görmediği mikroplar, rüzgâr, ateş, su ve benzerleri Allahiu tealâ'nın ordusudur. Mevlây-1 müte'al, kimi kahredecekse bunlardan veya benzerlerinden birisini o kimseye, o kavme veya o millete musallat eder, o kimseyi, o kavmi ve o milleti helâk eyler.

Mülkün tamamı, Allahu azim-üş-şânın yed-i kudretindedir. Onun iradesi olmaksızın bir yaprak bile kıpırdayamaz. Herşey, onun iradesi ve dilemesiyle olur, herşey onundur... Akıl ve göz sahipleri için bunun böyle olduğu âşikârdır.

Hikâyemize devam edelim:

Kadıncağız, koca gemide yalnız başına kalmıştı. Lâtif bir rüzgâr, gemiyi enginlere doğru çekip götürüyordu. Zira, deniz, rüzgâr ve gemi böyle emir almışlardı. Görünmeyen kuvvetler, gemiyi idare ediyorlardı, senin vücudünü de götürdükleri gibi!..

Böylece, o koca gemi gece gitti, gündüz gitti, gitti de gitti...

Gemi gidedursun; namus ve iffeti uğruna türlü musibetlere ve

belâlara giriftâr olan o pâkizeye Allahu tealâ'ya tevekkülü, kocasına vefa ve sadakati, her türlü meşakkate ve mihnete tahammülü ve sabrı berekâtıyla velilik rütbesi bahş ve ihsan buyuruldu ve taraf-ı ilâhiden kendisine:

— Vasıl olacağın limanın bulunduğu ülkenin hükümdarına bu gemiyi hediye el... Sana bir zaviye vermesini kendisinden iste ve o zaviyede tabiplerin tedaviden âciz kaldıkları hastaların şifa bulmaları için sana ŞAFİ ism-i celilimin tecelliyatını bahşettim. Cüzzâmlı ve baraslı hastaları oku, senin nefesinle onlara şifa ihsan edeceğim. Yalnız, okuduğun hastalara:

— Allahu tealâ'ya karşı işlediğin hangi isyandan ötürü bu derde müptelâ olduğunu söylersen, şifa bulursun. Yalan söyleyecek olursan, şifadan ümidini kes, dersin... Seni, bu rütbeye eriştirdim, benden razı mısın? ilhamı zuhur edince, o âhiret hatunu:

— Yâ Rab!... Senden nasıl razı olmam ki, sen bir kula bir şeyle tecelli ettiğin halde o kul senden razı olmazsa, o kul mudur? niyazında bulundu.

Bir sabah, gemi büyük bir şehrin limanına girerek durdu..

Gemiye gelen memurlar kadından niçin geldiğini ve ne istediğini sordular. Kadın onlara:

— Bu gemi, yükü ile birlikte bu ülkenin sultanına hediyemdir. Kendisine haber iletiniz, lûtfen bu hediyemizi kabul buyursunlar, cevabını verdi.

Mes'eleyi, hükümdara arzettiler. Kadını huzuruna kabul etti, teşekkürden sonra bir arzusu olup olmadığını sordu. O ülkede orman bulunmadığı için, kereste gayet kıymetli sayılıyordu. O cennet hatunu sultana:

— Adaletle saltanatınızda daim olmanızı dilerim, dedi. Bana küçücük bir zaviye yaptırarak vakfetmek lûtfunda bulunursanız, benim için kâfidir.

O zaman, hükümdar kendisine dedi ki:

— Sana o zaviyeyi açmanı emreden, bana da o zaviyeyi yaptırarak hediye etmemi emreyledi.

Sultanın emriyle derhal bir zaviye yapıldı ve o veliyyeye teslim edildi. Yerleşir yerleşmez, kendisine taraf-ı ilâhiden bahş

ve ihsan buyurulan şifa kudretini bütün ülkeye ilân ettirdi. Yüzlerce kör, cüzzâmlı ve hasta zaviyeye akın elmeğe başladılar.

Bu belâ ve musibete neden ve nasıl giriftâr olduklarını dosdoğru söylemek şartiyle şifaya kavuştular, memnun ve mesrur yurtlarına ve yuvalarına döndüler. Anadan doğma kör olanlar, günah işlemediklerini, böyle doğduklarını söylüyorlar, o cennet hatunu:

— Sözün doğru ise, ŞÂFI olan Allahu tealâ sana şifa bahş ve ihsan buyursun, diyor ve BISMILLAH ile gözlerini meshederek hemen gözlerini açıyordu. O zavallılarını karanlık dünyaları, Hakkın nuruyla nurlanıyor ve aydınlanıyordu.

Veliyye, bu işi aldığı emir gereğince daima bir perde arkasında oturarak yapıyordu. Artık, şöhreti yerleştiği ülke sınırlarını da aşmış ve çok uzak ülkelere kadar ulaşmıştı. Çok uzak ülkelerden yıllarca dertlerine derman bulamayan hastalar, akın akın o şehre koşuyor ve şifaya kavuşuyordu.

Biz dönelim, o mübarek hatunun bıraktığı ülkeye:

Kendisine ilk ihanet eden hain kayın birader başta olmak üzere, yalancı şahitlik eden dört mel'un, kadırıcağızı ikinci barınağı olan zatın konağından tasallût ve tecavüzüyle koğulmasına sebebolan zenci köle, kendisini borçlusunun elinden kurtardığı halde onu cariye diye gemicilere satan haydut da cezasız kalmamış ve hepsinin gözleri kör olarak yaptıkları kötülüğün ve haksızlığın azabını daha bu fâni âlemde iken çekmeğe başlamışlardı.

Evet, yapılan kötülük ve haksızlıkların cezası bazen hemen zuhura gelebilir. Fakat, ekseriya te'cil ve te'hir olunur. Fakat, mutlâka cezasız kalmaz ve kötülük edenler ergeç azaba duçar olurlar. Onun için, insanoğlu her zaman tövbe ve istigfar etmeli, salih ameller işlemelidir ki, hasenât seyy'aı giderir:

innel-hasenâti yüzhibnes-seyyi'at...

Hod: 114 (Hasenât büyük günahlardan gayrı seyyi'eleri giderir).

Kadıncağızın kocası, gazadan dönmüş gerçekten arzuladığı GAZİ rütbesini almıştı. Allahu tealâ, gazilerin atlarının ayak tırnaklarının çıkardığı kıvılcıma kasem etmektedir ki, ne büyük bir şeref!

...

Cérb, bor j5 Vel-adiyati dabhan fel-müriyâti kadhen fel-mugiyrati subhen fe-eserne bihi nak'an fe-vasatne bihi cem'an...

El-Adiyat: 1 - 5 (Gaza meydanlarında nefes nefese koşan atlar hakkıyçün, tırnakları ile taştan ateş çıkaran atlar hakkıyçün, sabahleyin baskın eden ve tozu dumana katarak düşman ordusunu yaran atlar hakkıyçün..)

Evet, o koca mü min ve koca gazi yurduna ve yuvasına dönmüş ve kardeşine eşinin ne olduğunu sormuştu. O insanlığın yüz.

karası mel'un, utanmadan ve sıkılmadan ağabeyisine de aynı yalanı tekrarlamış ve yengesinin kötü yola düştüğünü, kendisini zinâ ederken suçüstü yakaladığını, adaletin tahakkuk ve tezahür ederek recmolunmak suretiyle cezayı sezâsını bulduğunu anlatmaktan çekinmemişti. Adamcağız, bu habere şaşmış kalmış: «Fe-sübhanallah! Oysa, iyi bir kadına da benzerdi. Demek şeytana uydu ve cezasını buldu...» diyerek bir daha evlenmek şöyle dursun, kadın lâfını ağzına bile almaksızın, ibadet ve tâ'atine devama başlamıştı. Zâhirde kardeşi ve bâtında düşmanı olan hain kardeşiyle hayatını sürdürmeğe devam ediyordu. O irz ve iffet düşmanı, o kendisine emanet edilen mâ'sume kadına göz koyarak türlü belâ ve musibetlere iten o alçak, elbette cezasız kalmayacaktı ve netekim bir sabah kalkınca gözlerinin kör olduğunu anlamıştı. Evet, görmüyordu ve bu haliyle de yine ağabeyisinin başına belâ olmuştu. Adamcağız, karısının felâketiyle kahrolurken kardeşinin de kör oluvermesi ayrı bir musibetti. Yalnız, o ırz düşmanı müfteri mi? Hayır!... Ona yalancı