Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 243–248
derece kaçınmak aklın ve kulluk görevinin icabıdır. Allahu tealâ'dan korkmayanlar, Rabbil-âlemiyne âsi olanlar her devirde, her yerde mutlâka helâk olmuşlardır. Bunun için, Allahu tealâ' ya ita'atkâr ol ki, rizâyı bâri hakka mûti olanlara bahş ve ihsan buyurulur.
Şeytana tâbi olmayalım, nefs-i hevâya uymayalım. Zira, nefsin kötü ve çirkin arzu ve isteklerine esir olanlar dalâlet bataklıklarında mahv-u helâk olmuşlardır. Ecellerimiz gelmeden, ölüm yakalarımıza yapışmadan, Azrail aleyhisselâmın pençesine düşmeden, hakkın en büyük ihsanı olan hayat ni'meti elimizden gitmeden, işledigimiz bütün günahlara, suçlara ve isyanlara tövbe etmekte acele edelim. Zira, tövbede acele edenler kurtulmuşlar, ebedi saadet ve selâmete ermişlerdir. Akıllarımızı başımıza toplayalım, fırsat varken tövbelerimizi geciktirme.
yelim, bugün, yarın diye savsaklamayalım.
Ey insanlar!…..
Duyun, dinleyin ve iyi anlayın... Allahu talâ'nın kulu iseniz sakın onu unutmayın. Zât-1 ahadiyyetini zikredenleri, Allahu tealâ zikreder. Bunu böylece bilin ve belleyin ki, dünya âhiretin tarlasıdır. Buradan âhirete ne gönderdiysen, orada onu bulacaksın... Bu gönderdiğin, kendi ellerinle takdim ettiğin ister iyman, ister isyan, ister ibadet ve tâ'at, ister cürüm ve kabahat, ister hayır, ister şer, ne alursa olsun yakın bir gelecekte onu bulacak, ya cezanı çekecek veya safa süreceksin... Ömürlerimizin çoğu gitti, azı kaldı... Dikkat et ve ibretle bak, gör ve anlamağa çalış!... Çok az kalan zamanın hayırlı ve mutlu bölümü gayet az, belâ ve musibeti ise pek çok. Görmüyor musun, duymuyor musun? Kötülükler, şerler, zararlar cihana yayıldı. Bu fâni âlemin eza ve cefası, mihnet ve meşakkati ise çoğaldıkça çoğaldı. Önünde sonunda terkedeceğimiz ve sevmediklerimize bırakacağımız dünya hayatına biz ne kadar talip isek, ölüm ve ölüm meleği de bize talip olmaktadır ama, biz bu gerçekten hâlâ gafil bulunuyoruz, başımıza gelecekleri düşünemiyoruz. Sanki, ölüm sırası bize gelmeyecekmiş ve bu dünyayı hiç terketmeyecekmişiz gibi garip ve anlaşılmaz bir umursamazlık, vurdum duymazlık için-
de bocalayıp duruyoruz. Ne var ki, ne gafletimizin ne de umursamazlığımızın hiçbir faydası ve yararı olmayacaktır. İstesek de, istemesek de, beklesek de beklemesek de ölüm ergeç yakamıza yapışacak, âlem-i gayba götürecektir. Orada, ayıplarımız olanca çıplaklığı ile meydana çıkacak, bütün yaptıklarımız açıkanacaktır. Bütün aza ve cevarihimiz, ellerimiz, ayaklarımız, gözlerimiz, kulaklarımız, hatta derilerimiz aleyhimizde tanıklık edeceklerdir. Işte, o günün hâkimini ve mâlikini sakın unutma!...
O günün hâkimi ve mâliki olan Melik-i Cebbâr'dır. O gün, hiç kimse, hiçbir şey yapmaya muktedir olamayacaktır. Zira, o gün Allahu talâ'nın günüdür, hesap günüdür ve hüküm yalnız âlemlerin Rabbinindir.
İnsan, kendi fiil ve hareketleriyle kendisini ya aziz veya zelil ve sefil eder. Dünya ve âhirette aziz olmak isteyenler, Allahu talâ'nın emirlerine harfiyyen dikkat ve riayet etmeli, nehiylerinden şiddetle kaçınmalı ve bu fâni âlemde ahlâk-ı ilâhi ile ve ahlâk-ı Resûl-i zişân ile ahlâklanmağa çalışmalıdır ki, iki cihanda da aziz olabilsin. Bunun aksine hareketler ise, yani Allahu tealâ'nın emirlerine uymamak, nehiylerinden kaçınmamak, günahlardan ve isyanlardan çekinmemek, kötü ve çirkin ahlâkla dilediği gibi yaşamağa özenmek de insanı iki cihanda zelil, rezil ve sefil eder. Günah işleyen, işlediği bu günahı helâl bilmedikçe belki kâfir olmaz ama, ebedi âlemde bu yüzden mahcup ve perişan olabilir.
Din-i mübiyn-i islâm, bi-zâtihi azizdir, izzetlidir. İslâma tutunan ve sarılan da elbette aziz olur. Zira, bi-zâtihi aziz olan, kendisine tutunanı da elbette aziz eder. Netekim, sefile ve zeli le yapışan mutlâka sefil ve zelil olur, bu zillet ve sefaletten kur.
tulamaz. Meselâ, ne kadar zengin olursa olsun, bir kimse eğer tamâ'kâr ve hasis ise, onun bu kötü huyu kendisini halk nazarında hor ve hakir duruma düşürür. Kırk yıl çalışıp didinerek kazanılmış bir mevki ve şeref, nefsine ve şeytana uyması sonucu işleyeceği bir kötülükle bir ânda silinir ve gider.
Şeytan, âbid ve zâhid bir kul olarak yıllarca Rabbine ibadet etmiş ve kendisine göklerin yedi derecesinde dereceler verilmiş iken Hz. Âdem aleyhisselâma secde étmekten çekinmesi gi-
bi bir fiilinden dolayı ilâhi rahmetten koğulmuştur.
Hz. Adem aleyhisselâm (VE ALLEME ADEM-EL-ESMA'E KÜLLEHÂ = Âdemi yarattıktan sonra, bütün eşyanın isimlerini ona öğretti.) âyet-i kerimesiyle derecesi ilân edilmişken, Allahu talâ'nın nehyettiği bir şeye el uzatmak sonucu cennetten çıkarılmış ve bir mihnet ve meşakkat evi olan bu fâni âleme indirilmiştir.
Bu anlattıklarım sana sakın hikâye ve masal gibi gelmesin.
Allahu tealâ'ya karşı işleyeceğin en küçük bir isyan, şeytan gibi ilâhi rahmetten koğulmana, Âdem aleyhisselâm gibi mihnet ve meşakkatlere düşmene sebep olabilir. Yukarıda, bilvesile günahın küçüğü veya büyüğü diye bir şey yoktur demiştik. Tıpkı bunun gibi, Allahu tealâ'ya ibadet ve tâ'atın da küçüğü ve büyüğü yoktur. Ibadet, ibadettir... İsyan, isyandır... Itaat, itaattır... Isyanların, yalnız cezaları küçük veya büyük diye ikiye ayrılır.
Hz. Âdem aleyhisselâm, li-hikmetin Allahu tealâ'nın nehjettiğine el uzattığı için pişman olmuş ve büyük bir nedametle yıllarca tövbe ve istiğfar ettiğinden, tekrar dergâh-ı izzete kabul buyurulmuştur. Öyle ise, bizler de işlediğimiz kötülüklere, günahlara ve isyanlara tövbe ve istiğfar ederek tövbenin tadını ve mağfiretin zevkini tadalım. Şeytan gibi isyana ve tuğyâna devam etmeyelim. Çok basit bile olsa, bir sevap işlemeğe seğirterek gönül rizasıyla sevaplar işlemeğe çalışalım ve alışalım. En küçük ve en basit bir sevabın, bizi cennet-i â'lâya ulaştıracağı gibi, en küçük ve basit bir isyanın da nâra iletebileceğini aman aman unutmayalım. En küçük ve basit bir sevabın, isimlerimizi yücelterek Hâlık ve halk katında sevimli ve sevgili gösterdiği gibi, en küçük ve basit bir suçumuzda bizleri Hâlık ve halk katında zelil ve rezil edebilir. Kerem ve ihsan sahibi, cömert olalım ki, bu güzel hasletlerimiz Halik ve halk: katında güahlarımıza perde olsun. Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz: (Ikram ve ihsanı seven cömert kişilerin, günahlarını söylemeyiniz.) buyurmuşlardır. Ancak, yaptığımız hayır ve yardımları, iyilik ve güzel amelleri desinler diye riyâ ile değil, Allah rizasıyçün yapalım. Yaptığımız iyilikleri, kendilerine yardım ettiğimiz kimselerin başlarına kakarak, onları min-
net ve zillet altında bırakarak iptal etmemeğe de özellikle dikkat edelim. Bu hayır ve iyilikleri hak için yapacak olursak, hak bizleri mahbub eder. Riyâ için yapılacak olursa, belki halk bizim için cömert, eli açık, iyiliksever, hayırsever der ama, âhirette hiçbir nasibimiz kalmaz. Allah için yapılan hayırlar ve iyilikler aslâ kaybolmaz ve sahibini dünya ve âhirette üstün ve yüksek derecelere eriştirir. Zira, Allahu tealâ vâ'dinden döner vâ'dinden dönmez. Hayır ve iyilik yapanlar, önünde sonunda hayra ve iyiliklere erişirler. Netekim, şer ve günah işleyenler de ergeç belâlarını bulurlar. Hayır veya şer işlemek, tıpkı bir tarlaya tohum atmak gibidir. Tarlaya atılan tohumun hemen mahsul vermediği gibi, amellerinin sonucu da zamanla önüne çıkar.
Mâ'na tarlasına atılan tohumlar, eğer kötülük ve şer tohumları ise, o tohumlar daha mahsul vermeden nedamet, gözyaşı ve tövbe ile onu imhaya çalışmalıdır. Eğer, ektiklerin iyilik tohumları ise riyâ, süm'a (Gösteriş, duyulsun ve söylensin diye yapılan işler) ile yahut başa kakarak, minnet altında bırakarak onları ezmemeli, yok etmemelidir. Tam tersine; salih amellerle, şükürle, gözyaşı ve ihlâs ile o tohumları sulamalıdır ki, mahsul ve meyve alınabilsin.
HIKÂYE Vaktiyle bir ülkede iki kardeş vardı. Bunlardan büyüğü âbid, zâhid ve salih bir kimseydi. Allahu talâ'nın emrettiği bütün ibadet ve tâ'ati elinden geldiği ve gücünün yettiği kadar yerine getirmeğe çalışır, nehiylerinden şiddetle kaçınırdı. Yalnız, Allah yolunda gaza etmemişti ve bundan dolayı hatırladıkça üzülürdü. Günlerden birgün, o ülkede gaza ilân olundu ve bütün ehl-i iyman gazaya gitmeğe hazırlandılar. Savaşa gitmeğe bedeni kudret ve takatleri olmayanlar da, hazırlanan gazilere silâh, yiyecek, giyecék veya binecek yardımı yapmak suretiyle cihad ecrinden nasiplerini alınağa çalışıyorlardı. Sözünü ettiğimiz iki kardeşten büyüğü de can ve gönülden arzuladığı gazaya katılarak şehitlik rütbesini ihraz veya hiç olmazsa gazi unvanını alarak Allahu tealâ katındaki derecesini yükseltmek niyyet-i hâlisanesiyle hazırlığını yaptı ve kardeşini yanına çağırarak:
— Ben, gazaya gidiyorum, onun için yengeni sana emanet ediyorum. Eğer, şehit olursam onu son nefesine kadar koru ve kolla, yok gazi olup dönmek nasibimde varsa, ben avdet edinceye kadar bütün ihtiyaçlarını temin et... Namus ve mukaddesatım olan yengeni evvel Allah sana emanet ediyorum, dedi ve islâm gazileriyle cihada iştirak etmek üzere yola çıktı.
Aradan bir zaman geçti, şeytan genç adamı igvâ ve igfale başladı. Yengesi genç ve güzel bir kadındı. Kocası da gazaya gitmiş olduğuna göre pek alâ kendisine râm olabilirdi. Günlerce, fırsat kolladıktan sonra bu kötü niyyetini nihayet yengesine de açıkladı. Namuskâr, ırz ve iffet sahibi ve gazaya giden kocası kadar iymanlı bir kadın olan kadıncağız, bu umulmadık ve beklenmedik çirkin teklif karşısında şaşırıp kalmıştı. Kayın biraderine nasihat etmeyi uygun buldu ve ona:
— Senin teklifinden, Allahu tealâ'ya sığınırım. Kaldı ki, ağabeyin beni sana Allah için emanet etti, hiç emanete hıyanet olur mu? Bu kötü ve çirkin düşünceyi kafandan sil ve at, ben de bunu hiç duymamış ve işitmemiş olayım. Hem, sana söz veriyorum, bu mes'eleden ağabeyine aslâ bahsetmeyeceğime de yemin ederim. Benden elini çek ve bunu unut, ağabeyinin ırzı senin de ırzın demektir. Hem unutma ki, kocam şu ânda din ve devlet düşmanlarının karşısında bulunuyor ve ben bir mücahit karısı olmakla öğünüyorum. Kendine acımıyorsan, bana acı ve böyle çirkin bir fiili ikimize de lâyık görme... Hemen Allahu tealâ'ya tövbe ve istigfar et, o gafur ve rahiymdir, tövbeleri kabul edicidir, umarım ki seni de affeder. Allahu tealâ'dan kork ve hesap gününü de unutma, ne sen teklifte bulunmuş ol, ne de ben bu teklifini duymuş olayım, bunu ikimiz de unutalım ve aramızda bir sır olarak tutalım. Ağabeyin burada yoksa, âlemlerin Rabbi her işimize vâkıftır, dedi.
Fakat, adamın bu haklı ve yerinde öğütlere kulak verecek hali yoktu. Şehvet hırsı bütün benliğini sarmış, ondaki utanma, mahcup olma, vazgeçme duygularını temelinden sarsmıştı. Işi daha da azıttı ve zavallı kadıncağıza:
— Ya teklifime razı olursun, yahut başına gelecekleri sen bilirsin, tehdidiyle gözdağı vermeğe bile kalkıştı.
Biçare hatun, her ne kadar diretti ve:
— Hayır, ben ölürüm de düşman karşısında savaşan kocamın namusuna halel getirmem ve sana hiçbir zaman teslim de olmam, dediyse de mel'un adam:
— O halde sen bilirsin, dedi. Bundan sonra başına gelecekleri sen düşün!...
Yengesi de bu açık tehdit karşısında yılmadı ve:
— Ne yaparsan yap, Rabbim benim intikamımı sende koymaz, herkes yaptığı kötülüğün cezasını ergeç görür, diye kestirip attı.
Yengesinin bu haklı direnişi karşısında, hırsından kuduran hain kayın birader, dört tane yalancı şahit tedarik etti ve kendi ayarındaki bu sefih insanları tanık göstererek kadıya müracaatla zavallı mâ'sum kadıncağızın zinâ ettiğini ileri sürdü. Bunda muvaffak da olarak adaleti de yanılttı ve bu yalancı şahitlerin ifadelerine dayanarak zinâ ettiği iddia ve isbat edilen o mâ' sumenin recmedilmesine, yani yarı beline kadar toprağa gömülerek taş atmak suretiyle öldürülmesine karar aldı.
Islâm şeri'atine göre, başından nikâh geçen kimse ister kadın, ister erkek, zinâ ettiği dört şahitle ispatlandığı takdirde yukarıda anlattığımız şekilde taşlarla öldürülür, başından nikâh geçmemişse yüz değnek vurulur ve halka teşhir edilirdi.
Yalancı şahitlik ederek dünya mahkemesinde mâ'sum ve afif bir kadını zinâ gibi çok ağır bir suçla itham eden gafiller ve hainler, asıl büyük adalet gününde, huzur-u ilâhide ve o mahkeme-i kübrâ'da kendilerini mahkûm ettirdiklerinin farkında değillerdi. Zira, ehl-i ırz ve iffetten olan bir kadına zinâ isnâd ettek kebâ'ir dediğimiz büyük günahlardandır ve bunu irtikâp edenler, dünya ve âhirette Allahu talâ'nın lâ'netine uğrarlar:
Innelleziyne yermin-el muhsanat-il gafilât-ll mü'minâti I0'inu fid-dünya vel-âhireti ve lehüm azabün azlym...
En-Nor: 23