Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 235–242
Ey âşık-ı sadık, ey hak ve hakikate talip!...
Bilmiş ol ki, insanlar dört kısımdırlar:
1.
Insan-1 hayvani (yani, insan suretindeki hayvan demektir.)
Insan-1 şeytani (Yani, insan suretindeki şeytan demektir.)
3. Insan-ı ruhani.
4. Insan-ı rahmani.
Insan, kendisinin hangi derece veya derekede bulunduğunu anlamak ve öğrenmek isterse, bu tasnife dikkatle ve ibretle bakmalıdır. Şimdi, elimden geldiği ve gücümün yettiği kadar sizlere bu dört derece insanın vasıflarını ve sıfatlarını açıklamaga çalışacağım:
İNSAN-I-HAYVANİ: Her kim, başkalarının ırz, iffet ve namusuna şehvetle bakar ve rastgele herkesin ırz ve iffetiyle oynamak istersé, her kim dünya için haksız yere öfkelenirse ve dünyaya haris olursa, utanma (Hayâ) duygularını bir kenara atıp yaşayabilmek için her türlü alçaklığı, zilleti, denaati irtikâp eder, hiyle ve hud'aya baş vurursa, tamâ'kâr olursa ister hacı, ister hoca, ister bey, ister paşa, ister şeyh, ister padişah hangi rütbe ve mertebede bulunursa bulunsun, o kimse surette insan gibi görünen ve fakat aslında hayvandan farkı olmayan ve hatta dalâlet ve kötülük bakımından hayvandan da aşağı ve bayağı olan bir mahlûktur. Bu sıfat, kâfirlerin sıfatlarıdır. Bunlar, nefs-i emmâre ehlidirler. Nefs-i emmâre ehli olanlar da, yaşayış bakımından tıpkı hayvanlar gibidirler ve fakat dalâlet yönünden hayvandan da aşağı durumdadırlar:
Ula ike kel-en'âmi bel-hüm edal...
El-Â'raf: 179 (Onlar, dört ayaklı hayvanlar gibidir ve belki hayvanlardan da sapık ve şaşkın...)
Nâdanı terketmeden, yârânı arzularsın, Hayvanı sen geçmeden, insanı arzularsın...
Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbeh, Sen nefsini bilmeden, sübhanı arzularsın...
Sen bu evin kapısın henüz bulup açmadan, Içindeki kenz-i bi-pâyânı arzularsın...
Taşra üfürmekle yalınlanır mı ocak?
Yüzün Hakka dönmeden, ihsanı arzularsın...
Dağlar gibi kuşatmış tenbellik gâhi seni, Günahını bilmeden, gufranı arzularsın..:
Cevizin yeşil kabını bilmeğe tat bulunmaz, Zâhir ile ey fakih, Kur'anı arzularsın..
İşrâb içmeden, serhuş-u mest olmadan, Nice Hakkın emrine fermanı arzularsın...
Gurbet ele düşmeden, mihnete sataşmadan, Kebap olup pişmeden, püryânı arzularsın...
Yabandasın evin yok, bir yanmış ocağın yok, Issız dağın başında, mihmanı arzularsın...
Bostanı, bağı gezdim, hıyarını bulmadım, Sen sükût ağacından rümmânı arzularsın...
Başsız bir kabak gibi bir tekerleme söz ile, Yunus'leyin Niyazi Irfanı arzularsın...
Insan-ı hayvani sınıfına dahil bulunan ve bu sınıfın sıfatlarıyla sıfatlanan kimseler, bu kötü ve çirkin ahlâklarını tashih ve islâh etmezlerse, mü min olduklarını iddia etseler dahi — Ne' ûzü-billah — âkibetlerinden korkulur.
İNSAN-I-ŞEYTANI: Suretleri insan ve fakat ahlâkları şeytan olan bu güruh da şu sıfatlarla muttasıftırlar. Hiyle, hased ve idlâl (Halkı dalâlete iletmek) yolu ile insanları fenalığa ve Allahu tealâ'ya isyana teşvik ederler. Mü'minlerle, alay ederler.
Bunlar, dalâlet ve insanları isyana teşvik bakımından cin şeytanından daha fazla idlâl edicidir. Zira, cin şeytanı ISTI'AZE yani Allahu tealâ'ya sığınmakla insanın yanından kaçarlar. Insan suretindeki bu şeytanlar ise, her surette görünürler ve isti'aze olunrnakla da kaçmazlar. Bunların ve benzerlerinin şerlerinden
Hafız-ı hakiki olan Allahu sünhanehu ve tealâ'ya sığınırız.
Bu menfur ve merdud güruh da ehl-i nâr olup, bu sıfatlar ile sıfatlananlar eğer nedamet ve tövbe etmezlerse, mahşer günü şeytanlarla birlikte cehenneme sevkolunacaklardır:
..
Siti.
Vo iza halev ilâ şeyâtıynihim kalû innâ mâ'aküm innemâ nahnü müstehzi'ûn...
El-Bakara: 14 (Onlar şeytanları ile, kendilerini aldatan dostları ile yalnız başlarına kaldıkları zaman biz sizinle beraberiz, biz ancak mü' minlerle istihza edicileriz, derler.)
INSAN-I-RUHANI: Hem suretleri, hem de siyretleri insan olup Allahu talâ'nın men'ettiklerinden kaçınan, emirlerine canla ve başla sarılan, ahlâklarını peygamberler ahlâkı ile olgun.
laştıran ve güzelleştiren, Hz. Âdem'in tevazu'u, Hz. İdris'in zikir ve tesbihi, Hz. Nuh'un sabır ve tahammülü, Hz. Ibrahim'in sehaveti, Hz. Ismail'in teslimiyyeti, Hz. Musa'nın şecaati, Hz.
Harun'un hilmiyyeti, Hz. Davud'un şükrüi, Hz. İsa'nın kanaati ilé sıfatlanan, mahlükat-ı ilâhiyye şefkat ve ınerhamet besleyen hasılı ahlâk-ı Kur'aniyye ve ahlâk-ı Muhammediyye ile tahallûk eyleyen zümredir ki, bunlar cennet ehlinin sıfatlarıdır.
İNSAN-I-RAHMANI: Fi Mak'ad-ı sıdk'a erişerek mazhar-1 zât olan kutlu ve mutlu kişilerdir.
Tahallaku bi-ahlakillahi ve ahlâk-r Resûlillah...
(Allahu tealâ'nın ve Resûl-ü müctebâ'nın ahlâklarıyla alzlâklanınız.)
Hadis-i şerifinin sırrına mazhar olmuşlardır. Şu halde, mü' minler için gaye ve hedef, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sel-
lern efendimizin bu Hadis-i şerifleriyle işaret buyurdukları Allah ve Resûlünün ahlâkı ile ahlâklanmağa çalışmak, rahmani sıfatlarla sıfatlanmaktır ki, bunlar elbette ehl-i cennettir. Insan-1 Rahmani, yukarıdanberi saydığımız üstün ve mümtaz haslet ve sıfatlara sahip bulunan, müşfik, merhametli, herkese iyi ve güzel muamele eden, yaratandan ötürü her yaratılanı sayıp seven Hakkın yarattıklarında güzel veya çirkin diye ayırım yapmayan, güzelliğin veya çirkinliğin altındaki sırları keşfeden, güzele ve güzelliğe, lâtife ve letafete kendi arzu ve isteklerinin zorlamasıyla değil, hakkın emri olduğu için meyleden, çirkini ve çirkinliği yine hakkın emriyle kötü gören ve böyle bilendir. Hak, bu kimselere yakın olduğu gibi, bunlar da kendilerini hakka iletirler. hakkı kendilerinde bulurlar, hakta kendilerini yok ederler ve bunun sonunda da hak ile beka bulur ve ebediyyete ererler.
Olan müstagrak-ü envâr vahdet-i nûrdan söyler, Tecelli nûruna vasıl olanlar Tür'dan söyler, ENEL-HAK nüktesin pir-i ledünni halleder amma, Geh-i dâr-1 tehayyürden, geh-i Mansur'dan söyler...
Bu zümrenin ahlâkı, insanın kemaline işaret olup insanlığın en üstün ve yüce mertebesidir ki, bu rütbeyi ihraz edenlere INSAN-I-RAHMANI ve o kutlu kişilere de INSAN-I-KAMIL denilir. Insan-ı kâmilin başı, reisi, örneği ve önderi Seyyid-ül-Ebrâr aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Gaffâr efendimiz hazretleridir.
Binaenaleyh, bu yüce makama erişebilmek saadet ve bahtiyarlığına nail ve mazhar olanlar, her bakımdan Nebiyyi zişânın mirasçıları ve halifeleridirler. Bu sebeple Allahu talâ'nın halifeleri olarak Hakkın esrarını keşfeder, mest-ü hayran olurlar.
Ey âşık-ı sadık!..
Yüz suhuf ve dört semavi kitap, taraf-ı ilâhiyyeden peygamberler vasıtasiyle kullara tebliğ edilmiş ve bu kitaplarla mü'minlere müjde ve beşeret ve kâfirlere korku ve felâket haberi verilmiştir. Bu semavi kitaplardan Zebur, Hz. Davud aleyhisselâma, Tevrat Hz. Musa aleyhisselâma, Incil Hz. Isa aleyhisselâma ve Kur'an-ı azim-ül-bürhan Nebi'ler serveri, veliler rehberi, âşık
ve sadıkların önderi ve âhir zaman peygamberi olan ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Habib-i Hüdâ ve şefi-i rûz-i ceza efendimize indirilmiştir ki, semavi kitapların sonuncusu ve efdalidir. Şeyh Ilâhi kaddesallahu sırrahul-âli efendimiz buyurmuşlardır ki:
— Semavi kitapların, bu şekilde nüzul etmelerinde büyük ibretler vardır. Neden, evvelâ Zebur, daha sonra Tevrat ve onu takiben Incil ve nihayet son kitap olan Kur'an-ı kerim son peygamber olan Habib-i edib-i Kibriyâ efendimize nâzil olmuştur?
Zira, Zebur'da yalnız şeri'at vardır. Tevrat'ta ise tarikat, Incil' de hakikat ve nihayet Kur' an-ı aziymde mâ'rifetullah vardır ki bütün semavi kitaplar cem ve hatmolunmuştur.
Şu var ki, gerek Zebur ve gerekse Tevrat ve Incil; Davud, Musa ve Isa aleyhimüsselâma Allahu tealâ'rın inzâl buyurduğu şekillerini muhafaza etmemektedirler. Hepsi de tahrif olunmuştur. Bahusus, Kur'an-ı kerimin nüzuliyle gerek yüz suhufun ve gerekse daha önceki dört semavi kitapların hükümleri nesholunmuş, kaldırılmıştır. Binaenaleyh, bugün şeriat, tarikat, hâkikat ve mâ'rifet makamları Kur'an-ı azim-ül-bürhan ile sabittir.
Sadreddin-i Konevi kuddise sırruh efendimiz buyurmuşlardır ki Fatihâ-i şerifede:
»
lyyake na büdü (Ancak sana ibadet ederiz.)
makam-ı şeriate ve:
İyyâke nesta'ıyn (Ancak senden yardım dileriz.)
makam-ı tarikate ve:
ihdinas-sırat-el-müstakiym..
(Bizi rizayı ilâhine iletecek o dosdoğru yola, hidayetine ilet.)
Makam-ı hakikate ve:
Sirat-elleziyne en'amte aleyhim (O riza ve hidayet yolu ki, kendilerine ni'metler bahş ve ihsan buyurduklarının yoludur.)
Makam-ı mârifetullah'a işarettir. Yani, bu dört âyet-i kerime şeri'at, tarikat, hakikat ve mâ'rifetin tam kendisidir.
Şeri'at, işitmek ve vücudu ile hizmettir. Tarikat, işittiğini ihlâs ile işlemek, kalbiyle huzur-u hazrette olduğunu bilmektir.
Hakikat, ruhla hakka kurbiyyettir. Mâ'rifet ise, sır ile hakka vuslâttır.
Demek oluyor ki, vücutla yapılan ibadete ŞERI'AT, kalp ile yapılan ibadete yani huzur-u murakabede TARİKAT, ruhla edilen huzura HAKIKAT, ahlâk-1 hasene ile tezyin olunan gönüle ve müşahede-i hakikiyye ile elde edilen tecelliyât ve makamata MÂ'RİFETULLAH denilir. Allahu tealâ'ya yapılan bütün ibadetlerde, bu dört mertebe sabittir ve bunlara müşahede ve dikkat edilmesi lâzımdır.
Meselâ, namazın şeri'atı yani vücudun vazifeleri kıyam, kıraat, rükû, sücûd, tesbih ve teşehhüddür. Namazın tarikati yani kalbin vazifesi tefekkür, hudû ve huşû'dur. Namazın hakikati yani ruhun vazifesi ise mükâşefe ve müşahededir. Namazın mâ' rifeti yani sırrın vazifesi de keremgâh-ı ilâhiyye mi'râc ederek fenâfillâh ve beka-billâh'tır.
Zekâtın şeri'atı yani vücudun vazifesi elle malı vermektir.
Zekâtın tarikatı yani kalbin vazifesi sehvettir, daha doğrusu o malı seve seve vermektir. Zekâtın hakikatı, yani.
i. ruhun vazifesi malı Allahu talâ'nın rizası için vermektir. Zekâtın mâ'rifeti
yani sırrın vazifesi, vücudu hak yolunda bezletmek, mahveyle mektir.
Oruçta da, bu dört mes'ele şöyle müşahede edilir:
1. Orucun şeri'atı yani vücudun orucu, nefsi yemekten, içmekten ve cinsi münasebette bulunmaktan men'etmektir.
2. Orucun tarikatı yani kalbin orucu ise, kalbi her türlü şeytani vesveselerden tathir etmektir.
3. Orucun hakikatı, yani ruhun orucu da, ruhu bütün kötü ve çirkin huylardan arındırmaktır.
4. Orucun mâ'rifeti yani sırrın orucu ise, Allahu tealâ dan gayrına muhabbet nazarıyla bakmamak, mâsivâyı terketmek ve yalnız Mevlâyı müte'al hazretlerine bağlanıp muhabbet etmektir.
Bu açıklamaları yaparken, bir uyarma yapmak gerekiyor.
Gerek namaz ve zekâtın, gerekse orucun hem şeri'atlerine, hem tarikatlerine, hem de hakikatlerine aynı ânda riayet etmekle, bunların mâri'fetlerine erişmek mümkün olabilir. Bu husus, kesinlikle bilinmeli ve yanlış anlaşılmaya aslâ yer vermemelidir.
Hac ibadetinde de bu dört mes'ele şöyle müşahede edilir:
1. Haccın şeri'atı yani vücudun haccı mikatta ihrama girmek, Arafat'ta vakfeye durmak ve belirli şartlarla Beytullah'ı tavaf etmektir.
2. Haccın tarikatı yani kalbin haccı nefsin organı olan vücudu yedi hicaptan (U'cub, kibir, gazap, riyâ, hased, hubbu cah ve hubbu mal) kurtarmaktır.
3. Haccın hakikati, yani ruhun haccı ise ruhu safaya getirmek ve bütün çirkin ve kötü sıfatlardan arındırmaktır.
4. Haccın mâ'rifeti yani sırrın haccı müşahede-i zata vuslât ve envâr-i sıfat olmaktır.
Şu gerçeği bir kere daha dikkatinize sunarım:
Şeri'at kemale ermedikçe, tarikat sırrı doğmaz. Çünkü, şeriat tarikatın, hakikatın ve mâ'rifetin temelidir. Temelsiz bir binanın sağlam olmayacağı muhakkak olduğuna göre, şeri'atsız tarikat, hakikat ve mâ'rifet de sağlam olmaz. Bu noktadan ha- Envar-ül-Kulab, cilt 2 - F
: 16
reket edilecek olursa, şeriat kemale ermedikçe tarikat sırrı doğmayacağı gibi, tarikat kemale ermedikçe de hakikate vasıl olunmaz. Hakikat kemale ermeyince de mâ'rifet nuruna ulaşmak aslâ mümkün değildir.
Bir kimse, şeri'ata taallük etmeden nefs makamında kalırsa, o şeriatsız kimsede şirk. küfür, büyük günahlar ve isyanlar zuhura gelir. Bu çirkin ve kötü sıfatlar ise, Allahu tealâ ile kul arasında hicap (Perde) olacağından o kimsenin Hakka vuslâtı mümkün ve mutasavver değildir. Evet, bu çirkin sıfatlar kulu hicapta bırakır. Bu hicabı yırtmak için de o kulun Allahu tealâ'ya ortak koşmayı bırakarak tevhide, küfrü bırakarak islâma, isyanı bırakarak itaate, günahı bırakarak tövbeye gelmesi gerekir. Kişi, bu hicabı ancak böylece yırtabilir ve ancak bundan sonra vuslât makamına erişebilir.
Bir de HICAB-I-NURANİ vardır ki, Eyyub peygamber aleyhisselâmın maruz kaldığı belâ ve meşakkate sabretmesi ve bu sabrının bir mesel gibi söylenerek dillere destan olması neticesi, Allahu zül-celâl vel-cemal ile arasında nurani bir hicap hasıl olmuştur.
Bunun için, tarikatle mütehallik olmayan kalp âfetleri hicabında kalır. Hakikatle muhakkik olmayanın ruhu da ahlâk-1 zulmani hicabında kalır. Mâ'rifetullah vasıtasiyle hayırla şerri, akla, karayı seçemeyen HAKKAL-YAKİN hakkı bilmez. Hakkıyle hakkı bilmeyen ise hicap ve hayalde kalır.
Ey cemale âşık ve rizaya talip olan kardeşim:
Bütün hicapları geçerek vasıl-ı didâr olabilmek için, her mertebenin hakkını hakka vermek gerektir. Her mertebenin ibadetlerini tam ve kâmil bir ihlâs ile eda ve ifa etmeden rizaya talip ve didâra vasıl olmak kabil değildir. Allahu sübhanehu ve tealâ, cümlemize tevfikini refik eyleyerek bizleri vasıl-ı cennet-i zat olmağa muvaffak buyursun. (Âmin bi-hürmeti seyyid-il mürseliyn.)
Ey mü min ve muvahhid kardeşim!
Allahu tealâ'dan kork, Allahu tealâ'dan korkanlar feyz-i ilâhiyye nail olurlar. Allahu tealâ'ya ortak koşmaktan, şirk ve küfürden, ateşten kaçar gibi kaçmak, günah ve isyanlardan son