Ara
Menü

Sayfalar 228–234

1.872 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 228–234

de meleklerden daha kıymetli, cennet ve cemale lâyık olur. Kendilerini bu kötü huylardan arındıramayan ve bunları yerli yerince kullanamayanlar ise, iki cihanda da Haktan uzak kalırlar, yaşayışta hayvan gibi, dalâlet ve sefahatte hayvanlardan da daha aşağı mertebede bulunurlar.

Şu hale göre, dünya nedir? Dünya hayatını sevmek nedir?

Şimdi, gücüm yettiğince sizlere bunları da açıklamağa çalışa.

yım.

Dünya, sadece mal, mülk, para, kasa, servet, şehvet, kadın, kumaş, köşk, villâ, saray, han, hamam, apartman değildir. Kulu, haktan alıkoyan, kulun Rabbini zikir ve şükür etmesine engel olan, kula kulluk görevlerini kısmen veya tamamen unuttırran ne varsa işte o dünyadır. Bütün cihan tapulu mülkün olsa, bütün dünyanın karalarıyla, denizleriyle, ormanlarıyla, dağlarıyla ve hayvanlarıyla tamamı emrinde ve tasarrufunda bulunsa, eğer seni haktan alıkoymuyor, Rabbini zikir ve şükretmene engel olmuyor, sana kulluk makamını ve görevlerini unutturmuyorsa, sahip ve malik olduğun o dünya dolusu mal ve mülkün gerçek sahibi olan Mevlâ'nı tanıyor, birgün ona döneceğini ve burada yaptıklarının hesabını vereceğini biliyor ve buna inanıyorsan, sen gerçekten kutlu ve mutlu bir insan, gerçekten kâmil bir müslümansın. Zira, sahip ve malik olduğun mal ve mülkün sana emanet olduğunun şu'uruna varmış, dünyaperestlikten kendini kurtarmış, iymanın ve islâmın nuruyla nurlanmış bir insan-ı kâmilsin demektir. Mâ'azallah, bunun zıddı olarak malın, evlâdın, paranın, makamın tamamiyle ve kayıtsız, şartsız kendine ait olduğunu sanıyorsan, hemen haber vereyim ki aldanıyorsun. Çünkü, bütün benim dediğin şeyler senin için bir fitne olmuş ve seni Haktan alıkoymuştur. Hele, Rabbini de tanıyamadın, bilemedin ve bulamadınsa o zaman sana cidden ve hakikaten acımak gerekir, bu gibiler iki cihanda da helâk olmuşlardır. Netice itibariyle, SIFAT-I-MEZMUME dediğimiz bu kötü ve çirkin, zemmedilmiş sıfatlar yerli yerince kullanılırsa SIFAT-I-MEMDUHE yani öğülmüş ve beğenilmiş sıfatlar olurlar.

Yukarıda, bu kötü ve çirkin huylardan birisi de HIRS'tır

demiştik. Fakat, dünyayı terkederek âhirete haris olursan, yani hırsın âhiret âlemindeki ni'metlere taallük ederse, bunu da yerli yerince kullanmış ve nârını nur etmiş olursun.

Gazabın, yani öfken din kardeşine ve Hak yoldaşına değil de din düşmanlarına, savaş alanında Allah ve Resûlü ile mukaddesat düşmanlarına yönelmiş bulunursa, bu kötü sıfat iyi ve güzel bir sıfat haline gelir.

Şehvetini, senin için meşrû olan helâlinden başkasına kullanmazsan, bu çirkin sıfat da iyi ve güzel bir sıfat haline dönüşür.

Kibirli olanlar, bu kibirlerini din kardeşlerine değil de kibirlenen ve böbürlenen kimselere yöneltirlerse, bu sıfat kendileri için bir sadaka olur. Bunun zıddı olarak, tevâzu sahiplerine karşı kibirli davrananların Allahu tealâ yüzlerini ve burunlarını yerlere sürter ve bu çeşit kibirli kişiyi rezil ve zelil eder.

Kibirlilerin ve kâfirlerin halleri neye benzer bilir misiniz? Herhangi bir suçtan dolayı devlet kuvvetlerince aranan, adaletin henüz yakasına yapışamadığı kanun kaçakları gibidirler. Bunlar, ölümleriyle ilâhi adaletin eline geçerler ve mutlâka lâyık oldukları cezayı çekerler. Bazı kibirliler de, ölümlerinden önce bile azapları tâ'cil olunarak daha dünya hayatında iken bir mu.

sibete uğramak suretiyle cezalarını burada çekmeğe başlarlar.

Ahir yine hâk olur bu tenler, Bilmem neye kibreder, edenler?

Aziz din kardeşlerim ve Hak yoldaşlarım!...

Aklın başında ise, ölüm yakana yapışmadan küfrünü iymana, iymanını iykana, kibrini tevazu ve vekara, kötü ve çirkin huylarını iyi ve güzel ahlâka tebdil ve tahvil etmeğe çalış... Küfrün sonu, azap ve nedamet, kibrin sonu zillet ve şeytaniyyettir.

Şeytan, Adem aleyhisselâma secde etmekten kibirlendiği ve kendisini ondan yüksek gördüğü için rahmet-i ilâhiyyeden kovulmadı mı? Evet, kibirliye karşı kibirlenmek sadaka olduğu gibi tevazû sahiplerine karşı kibirlenmek en büyük günahtır. Gerçi, bu sıfatlar bütün insanlarda bulunur ama, bunları kâfirler Allahu tealâ'ya ve Allah'ın kullarına karşı kullanırlar. Kalpleri iy-

man nurlarıyla nurlanmış ve arınmış mü'minler ise bunları ancak ve yalnız kendi nefislerine, Allah düşmanlarına karşı kullanırlar. Mü'min ile kâfirin farkı da işte budur.

Mü'minin hırsı, bâki ve ebedi âhiret âleminde ilâhi rizaya nail olabilmek, cennet ve cemal hırsıdır. Kâfirde ise, aynı hırs bâki olmayan, gelip geçici ve elden çıkıcı olan fâni dünya hırsıdır. Mü'minler, bu hırsla Rabbine iyman, ibadet ve tâ'atte bulunurlar, iyman, ibadet ve tâ'ate doymazlar. Onların hırsı ne güzel ne iyi bir hırstır. Bu iyi ve güzel hırs, mü'minlerin iyman nurlarını artırır, tâ'at ve ibadetlerini fazlalaştırır ve onları rizayı ilâhiyye, rıdvana, cennet ve cemale ulaştırır ki, böylesine bir hırs elbette memduh ve mergubtur.

Kâfirler ise dünyaya doymazlar, dünya hayatına kanmazlar, çalarlar, çırparlar, toplarlar, dinmeyen bir hirs ve sönmeyen bir ihtiras ile yalnız kendilerini düşünürler. Bu uğurda, namuslarını vicdaniarını, mukaddesatlarını feda etmekten çekinmezler, hak ve hukuk tanımazlar, kendileri için herşeyi mübah görürler, hâsılı bu fâni ve gelip geçici ve elden çıkıcı dünya için âhiretlerini ve âkibetlerini hiç düşünmezler. Sonunda da elleri boş, âhirete yarayacak hiçbir amelleri bulunmaksızın göçer, giderler. Işledikleri çok ağır günah yükleri sırtlarında, elleri ve ayakları zincirde, yüzleri kara, halleri maskara mahcup ve perişan hakkettikleri cezayı çekmek üzere muvakkaten kabir tevkifhanesine ve oradan da cehennem hapishanesine sevk olunurlar.

Kâfirler, şehvetlerini başkalarının ırz ve namuslarını kirletmekte kullanırlar. Mü'minler ise, şehvetlerini yalnız meşrû olan ehillerine ve yerlerini alacak mü'min evlâtlar yetiştirmekte kullanırlar. Kendi ırz ve iffetleri kadar, başkalarının namuslarını ve haysiyetlerini de korur ve kollarlar. Bu itibarla, kâfir bir bakıma hayvanlar gibidir. Mü'min ise, bu hali ile meleklerden bile üstün olur.

Kâfirler, öfkelerini hasımlarının üstünde söndürmeğe çalışırlar. Mü'minler ise öfkelerini Hak düşmanlarına, din ve mukaddesat düşmanlarına saklar ve orada kullanırlar. Mü'minler, bir mü'min kardeşlerine öfkelenseler bile yumruğunu veya kılı-

cını o mü'min kardeşlerine değil, kendi nefislerine vurarak gazaplarını teskin ederler.

Mü'minler, dünyayı sevmezler. Allahu tealâ ve Resûl-ü müctebâ'yı severler. Ahiret hayatını, her hal ve kârda dünya hayatına tercih ederler.

Mü'minler, intikam almağa da tenezzül etmezler. Kimseye ve hiçbir şeye hased de etmezler. Kâfirler ise, intikam alabilmek için fırsat arar, böyle bir fırsat eline geçmezse bir vesile bulur, öc almaktan gurur ve huzur duyar. Kâfir, hased edicidir. Mü' min; affedicidir, şefkat ve merhamet sahibidir. İymanın kemalinin ahlâk güzelliği ve yüksekliği ile mümkün olacağını bilir.

Ahlâkı çirkin ve kötü huylu kimselerde iyman nurunun az olduğunu öğrenmiştir. Allahu Talâ'nın iyman nurunu halk buyurduğunda, onun ahlâk nuru ile kuvvetlendiğini, bunun aksine çirkin ve kötü ahlâk ile de iyman nurunun zayıfladığını daha çocukluk çağından itibaren bellemiştir.

Evet, muhterem kardeşlerim! İyman nurunu, bir fenerdeki muma benzetecek olursak, eğer fenerin camları kirliyse içinde yanan mumun ışığı dışarıdan gayet zayıf ve kifayetsiz görün düğü gibi, fenerin camları temizlenmiş ve parlatılmışsa mumun ışığı da daha berrak ve parlak olarak akseder. Binaenaleyh, günahkâr olanların iyınanları da, tıpkı fenerdeki is ve pas gibi iynanın nurunu gayet az ve zayıf gösterir. Günahlardan arınan.

lar ise, camları silinmiş ve temizlenmiş fener camı gibi iymanlarının nurunu harice daha berrak ve parlak aksettirirler. Ne var ki, zifiri karanlıkta ne kadar az da olsa, kirli ve isli bir fenerden çıkan ışık farkedilir ve işe yarar, insana önünü ve yolunu gösterir. Oysa, küfür zulmetinde kalanlar, bundan da yoksundurlar. Fenerlerinde mum olmadığı gibi, camları da gayet pis ve kirlidir, hiçbir işe yaramaz ve sahibini mutlâka bir çukura veya hendeğe yuvarlar. Bahusus, fenerinde mum olduğu halde camları kirli olanın birgün aklı başına gelir ve o camları temizlerse, yolu ve yönü tabiatiyle daha da aydınlanır. Bu ise elbette günahlardan tövbe yolu ile arınıp paklanmak demek olur.

Esasen, mü'minlerde iyman nurunun görünmesi lâzımdır ve şarttır. İyınan nurunun görünmesi de, halk arasında iyi, güzel

ve temiz ahlâkı ile temayüz etmesine bağlıdır.

Bu sebeple, Allah ve Resülünün ahlâklarıyla ahlâklanan kişiler, Allahu tealâ'ya ve Resûl-ü müctebâ'ya yakın olurlar. Yine bu sebeple iyman ehli temiz ve güzel ahlâklı olur. Iyi ve güzel ahlâk, sahibini iymansız olarak göçmekten korur ve kurtarır.

Mü'minler, âhirete iyman ile güçerler, cennet hulleleri biçerler, sırattan yıldırım gibi geçerler, Kevser şarabından kana kana içerler ve Fİ MAK'AD-I SIDK'a erişirler, Rabbileri ile buluşurlar, âşıklar ile sevişirler, salihlerle görüşürler.

Bir mü'minin, iymanının kemale ermesi için Âdem aleyhisselâmın tevazu'una sahip olması gerekir. Âdem aleyhisselâm, tevazu sahibi idi, tevazu sahibi olanlar da gerçek âdem olanlardır.

Bir mü'minin, Idris aleyhisselâm gibi Allahu tealâ'yı zikir ve tesbih etmesi gerekir.

Bir mü'minin, Nuh aleyhisselâm gibi tahammül sahibi olması gerekir. Mü'minler, her türlü musibete karşı tahammüllü, ibadet ve tâ'atte sabırlı olmalıdırlar.

Bir mü'minin, İbrahim aleyhisselâm gibi sehavet sahibi olması gerekir. Mü'minler, cömert, iyiliksever, ikram etmeği görev bilir olmalıdırlar. Ibrahim aleyh-is-salâtü ves-selâm efendimiz, Allah yoluna binlerce koyun, sığır ve deve kurban etmiş, açları ve muhtaçları doyurmuş, garipleri ve misafirleri kayırmıştır. Bununla da yetinmeyerek nefsini Hak yoluna fedadan çekinmemiş, ciğerpâre evlâdı, yani oğlu İsmail aleyhisselâmı Hak yoluna kurban etmek fedakârlığını göstermiş ve böylelikle taraf-ı ilâhiyyeden HALILIYYET kazanmış ve MUHSİN rütbesini ihraz ederek pek yüce bir mükâtata hak kazanmıştır.

Bir mü'minin, İsmail aleyhisselâm gibi teslimiyyet sahibi olması gerekir. Zira, Allahu tealâ'ya tam ve mutlâk bir teslimiyyet müminlerin şi'arı olmalıdır.

Bir mu minin, Musa aleyhisselâm gibi şecaat, Harun aleyhisselâm gibi hilmiyyet, Davud aleyhisselâm gibi şükür sahibi, Isa aleyhisselâm gibi kanaat sahibi olması gerekir.

Nihayet, bir mü'minin Efdal-ül-halâ'ik aleyhi ve salâvatullah-il Hâlık efendimiz gibi ahlâk-ı hamide, ahlâk-ı hasene sahibi olması gerekir. Yukarıdanberi saydığımız mümtaz hasletlere

sahip olabilmenin yegâne çaresi ve yolu, iyi ve güzel ahlâk sahibi olmaktır ki bu üstün ve yüksek ahlâk seviyesinin cem'olduğu zal-ı akdes Habib-i Edib-i Kibriyâ efendimiz hazretleridir.

Resûl-ü zişân, MEKÂRIM-ÜL-AHLÂK dediğimiz en üstün ve en yüksek ahlâk seviyyesini tamamlamak üzere taraf-ı ilâhi'den gönderildiğini, Hadis-i şeriflerinde beyan buyurmuşlardır. Mü' minlere lâyık ve lâzım olan, onun gösterdiği bu nurlu ve hayırlı yoldan ayrılmamak, onun üstün ahlâkı ile ahlâklanmağa çalışmak ve her zaman, her yerde onu örnek tutmağa alışmaktır.

Zira, ahlâk-1 Muhammedi ile ahlâklanan kimseler, bütün peygamberlerin ahlâkları ile ahlâklanmış olurlar. Bütün peygamberân-ı izam ise, Allahu talâ'nın ahlâkı ile ahlâklandıklarından dolayı Hakkın sevgili kulları olmuşlardır. Netekim, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerinin sevgilileri ve dostları olan Hak velileri için korku ve üzüntü olmadığımı da Kitab-ı keriminde açıkça beyan ve ilân buyurmaktadır.

Iyi ve güzel ahlâkın menşe'i ikidir. Biri HİLM ve diğeri TEVAZU'dur. Bu iki üstün haslet ve sıfata malik olanlar, diğer bütün güzel ahlâk umdelerine de sahip olurlar. HİLM ve TEVA- ZU ana - baba gibidirler. Ana ve babanın cem'inden evlâtlar zuhura geldiği gibi, bu iki üstün ahlâka sahip olanlarda da diğer bütün güzel ahlâklar zuhura gelir.

Ne kat'ı rütbe-i ulyâ, ne cem'i mal iledir, Felekte ehl-i dilin rif ati kemal iledir...

HİKÂYE Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin torunlarından ve cennet gençlerinden olup Ehl-i beyt-i Mustafa'dan şehid-i sâni Hz. İmam-ı Hasan Müctebâ radıyallahu anh efendimiz, misafirleriyle yemek yerlerken, hizmet eden cariyelerden birisi çorba kâsesini Hazret-i imamın üstüne döküvermişti. Canı yandığı için birden ayağa fırlayan Hz. Hasan'ın kendisini döverğini zanneden cariye, şu âyet-i kerimeyi okuyuverdi:

Elleziyne yünfikune fis-serrâ-i ved-darrâ-i vel-kâzımıyn-el-gayza vel-âfiyne an-in-nâs vallahu yuhibbül-muhsiniyn..

Al-i-Imran: 134 (O müttekiler ki varlıkta da, yoklukta da infak ederler. Zarar gördükleri kimselere muktedir oldukları halde intikama kalkışmaz ve öfkelerini yenerler ve insanların suçlarını affeder, bağışlarlar….. Allahu tealâ, iyilik ve ihsan edenleri sever.)

Hazret-i imam, gülümseyerek cariyesine:

— Ofkemi yendim, buyurdu.

Cariye, (VEL-AFIYNE AN-IN-NAS = Insanların suçlarını affeder ve bağışlarlar) âyet-i kerimesini okuyunca:

— Seni affettim, buyurdular.

Cariye, okumaya devam elti: (VALLAHU YUHİBBÜL-MUH- SINIYN = Allahu tealâ, iyilik ve ihsan edenleri sever.) âyetini kuyunca da:

— Seni azad ettim ve hürriyetini sana bağışladım, buyurdular.

Evlâd-ı Resûle yakışan asalet ve necabeti gördün mü? Sen de, özür dileyenleri ve hata edenleri affeyle ki, âhirette Hz.

Imam-ı Hasan radıyallahu anha komşu olabilesin. Özür dileyeni ve suçluyu bağışlayanı, Allahu tealâ bağışlar. Işlenilen hata ve haksızlıkları affedeni, Allahu tealâ affeder. Affeyle ki, affolunasın. Infak eyle, başkalarına da yedir ki, Allahu tealâ da sana en az on katını bahş ve ihsan buyursun. Yarın, o büyük ceza gününde Allah azze ve celle, bu fâni dünya âleminde bir din kardeşinin bir suçunu bağışlayanın yetmiş suçunu bağışlayacaktır.

Din kardeşinin bir ayıbını örtersen, Allahu tealâ senin yetmiş ayıbını örtecektir. Affedici ve örtücü ol ki, Gaffar ve Settâr olan Allahu zül-celâl vel-cemal hazretleri senin de suçlarını setretsin ve seni affina ve merhametine lâyık kılsın.