Ara
Menü

Sayfalar 221–227

1.696 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 221–227

Yapılan tövbelerin kabul olunup olunmadığı da şöyle anlaşılır. Evvelce, yani tövbe ve nedametinden önce nefsinin hoşlanarak işlediği kötülükleri ve günahları hatırladığında bunları çirkin görür ve kendi kendisine (Eyvah, yazıklar olsun bana..

Ne korkunç kötülükler işlemişim..) diyerek onları gayet çirkin ve kötü bulur, Allah korkusuyla kalbi titreyerek, gözlerinden yaşlar dökülürse, o suçları ve kötülükleri işlediğine gerçekten ve samimiyetle pişman olursa, bu haller onun tövbesinin kabul buyurulduğuna ve kendisinin rüşde eriştiğine işaret ve alâmettir. Iyınan edenlerin, iyman ve islâmı, Allahu teâlâ ve Resûl-ü müctebâ'yı seven kimselerin kalpleri bu nurlarla parladığı zaman, o kimseye Allah ve Resûlüne karşı küfür, günah ve isyan gayet çirkin görünür ki, bu âyet-i kerime bize bu gerçeği olanca açıklığı ile beyan buyurmaktadır:

Va'lem0 enne fiyküm ResOlallah lev yutiy-üküm fi kesirin min-el-emri le-anittum ve lâkin'Allahe habbebe ileyk-ümül-iymane ve zeyyenehu fi kulabiküm ve kerrehe ileyküm-ül-küfre vel-füsuka vel-ısyân ulâ'ike hüm-ür-râşidûn….

El-Hucurât: 7 (Ve bilin ki, aranızda Allahu tâlâ'nın Resûl-ü zişâm var.

Eğer, o bir çok işlerde size itaat etseydi, siz elbette mihnet ve helâke düşerdiniz. Fakat, Allahu teâlâ size iymanı sevdirdi ve kalplerinizde onu açık âyetler ve kesin delillerle süsledi. Ve size küfrü, günahları ve isyanı çirkin gösterdi. Işte, iymanlarını süsleyerek ve küfürden tamamiyle arınarak rüştünü bulanlar, bunlardır.)

Imanlarında rüşt sahibi olanların üstünlüklerini gördünüz mü? Onlar, Allahu. teâlâ'nın sevgilisi olmuşlar ve velileri

arasına girmişlerdir. Onun için de iyi ile fenayı, akla karayı, zulmetle nuru ayırdedebilecek erginliğe eriştiklerinden, eşyanın aslını aynen Allah ve Resûlünün gördüğü şekilde görürler, güzeli güzel ve çirkini çirkin bilirler ve hiçbir zaman güzele çirkin ve çirkine güzel demezler. Bu rüşte erişerek hak nazarı ile kâ'inata bakanların ise, Allahu teâlâ'ya karşı işlenecek küfrü, isyanı ve günahı çirkin görmeleri tabii ve âşikârdır. Zira, onların kalpleri hakka iyman ve iykan ile süslenmiş, aşkullah, şevkullah ve muhabbet-i Resûlüllah ile bezenmiş olduğundan güzeli ve çirkini rahatlıkla ayırdederler, nur ile zulmeti hiçbir zaman birbirine karıştırmazlar.

Dahası da var; tövbe ederek günah ve isyanlardan nefislerini arındıranlar, bir başka deyimle tövbeleriyle bâtınlarını pâk edenler, zâhirlerini de tathir ederek, salih ameller işleyerek Hakkın sevgilisi olurlar:

Innallahe yuhibbüt-tevvabiyne ve yuhibbül-mutatahhiriyn...

El-Bakara: 222 (Allahu teâlâ, günahlarından tövbe edenleri sever, kötülük ve kirliliklerden arınanları da sever.)

Allahu tâlâ'nın sevgilileri de, kendilerinin Rabbilerini ve Rabbilerinin de kendilerini sevdiğini bilerek, sevdikleri Allahu teâlâ'ya karşı isyan ve kendilerine bahş ve ihsan buyurulan bu ni'mete küfran edemezler.

Kalpleri iyman ile süslenmeyen kişilerin ise, Allahu teâlâ' ya karşı isyan etmeleri muhakkaktır. Zira, kalpleri iyman ile süsleneyenler, iykan ile nurlanmayanlar, bu isyan ve tuğyânlarını belki fark dahi edemezler. Meğer ki, Mevlâyı müte'al inayet ve hidayet buyursun.

Kâfirler, âsiler ve cahiller tıpkı bir kör gibidirler. Bu körlük, baş gözü görmeyen noksan uzuvlu amâ gibi de değildir. Insanda, iki çeşit görme hassası vardır. Birisi GÖZ ve diğeri

KALB'dir. Baş gözüne BASAR ve kalp gözüne de BASIRET denilir. Kâfirlerin baş gözleri görse de, gördüğünü fark ve temyiz edebilmekten âcizdir. Zira, baş gözüyle bakmakla bir çok şeyler görülemez. Eğer, baş gözü ile herşey görülebilse ve hakikatleri anlaşılabilseydi, hayvanların da bir çok sırlara vâkıf olmaları gerekirdi. Kâfirlerin baş gözleri bakmakla göremediği gibi, kalp gözleri de kördür, onunla da göremezler. Meselâ, kâfir ölenlere bakar ama, günün birisinde kendisinin de öleceğini düşünemez. Oysa, ölüm çok yakın ve hayat gayet kısadır.

Ey âşık-ı sadıklar!..

Uyanalım ve gafleti terkedelim. Ölüm günü, ayrılık demi çok yaklaşmıştır. Buna rağmen bir çoğumuz hâlâ gaflet içinde yüzmekte ve Allahu teâlâ'ya ibadet ve tâ'atte tenbellik etmekteyiz. Hiç şaşmayınız ve şaşırmayınız, ecellerimiz çok yaklaştığı halde, Rabbimize karşı isyan ve nisyanda, hata ve günahtayız. O korkulu günlerin arefesinde olduğumuzu unutuyor, kâfirler ve günahkârlar gibi Allahu teâlâ'ya isyan ve tuğyanda devam ediyoruz. Çoğumuz, sanki hiç ölmeyecekmişcesine veya dünyada baki ve ebedî kalacakmışcasına derlenip toparlanamıyor, bu konuda Allahu azim-üş-şân ile ahd-ü peymanımız varmış gibi bir vurdum duymazlık içinde bocalayıp gidiyoruz...

Hayır... Hayır... Vallahi, mes'ele bizim zannettiğimiz gibi değil!.. Gaflet ve gevşekliğin ise, hiç zamanı değil... Olümü unutmuş olsak dahi, o yine bize yakındır ve bir gün gelip bizi bu dünyadan alıp götürecektir. Gafletimizin, tenbelliğimizin, gevşekliğimizin ve umursamazlığımızın bize hiçbir hayrı ve yararı olmayacaktır. Ergeç, bu fâni âlemden göçeceğiz, malik olduğumuzu zannettiğimiz bütün ni'metleri bırakacağız, maldan, mülkten, makamdan, rütbeden ve en önemlisi candan ayrılacağız. Bizden önce de nice gafiller geldiler, hiç ölmeyeceklerini ve bu dünyada ebediyyen kalacaklarını sandılar ama, yanıldıklarına değmedi ve bir gün apansız ecel onları bu dünya yüzünden silip süpürdü. Bakıyoruz, görüyoruz ve duyuyoruz ama, ibret alamıyor ve gafletten uyanamıyoruz. Yarın, kabirlerimizden kalkarak yerlerin ve göklerin ve yerlerle gökler arasında-

ki herşeyin sahib-i hakikisi olan Allahu zül-celâl vel-kemâl hazretlerine hesap vereceğimizi acaba neden düşünemiyoruz?

korkunç ânı düşünmekten aciz miyiz? Hakkın huzuruna vardığımızda, defterleri sollarından veya arkalarından verilenlerin, yakaları zebanilere teslim edilenlerin, zelil ve perişan cehenneme sürülenlerin durumuna düşmekten neden korkmuyoruz?

Bugün muhasebe-i vakti eyledin zâyi, Yarın, mesâ'il-i rûz-i hesabı neylersin?

Evet kardeşlerim; düşünsek de, düşünmesek de, iyman etsek de, etmesek de bu emr-i aziym aynen böyle olacaktır. Kıyamet günü olup bitecekleri, Muhbir-i sadık aleyhi salâvatullah-ilhâlık efendimiz bütün tafsilât ve teferruatiyle haber vermiştir.

Bunları, dedelerimizden, ninelerimizden, ana ve babalarımızdan, hocalarımızdan def'alarca dinledik ve öğrendik. Fakat, ne.

ye yarar ki kötülüklerden, haksızlıklardan, hırslardan, hasetlerden, fitne ve fesatlardan bir türlü yakalarımızı kurtaramıyoruz. Millet fertleri, anlaşılmaz hased duygularıyla birbirinden nefret eder hale geldi. Her, türlü fuhşiyyât, rezalet, sefahat aldı yürüdü. Yüzlerden hayâ ve gözlerden ibret tamamiyle silindi. Kalpler karardı ve nazargâh-ı ilâhî olan o kutsal uzvumuzdan Allah korkusu kalktı. Doymayan bir göz, kanmayan bir ağız, tamah, hased, kin, tul-ü emel salgın bir hastalık gibi her yana kol saldı. Hemcinslerimiz olan âdemoğullarına karşı sevgi ve saygı şoyle dursun, şetkat ve merhamet bile kalmadı.

Ne küçük büyüğünü sayıyor, ne büyük küçugunu sevıyor. Hayır hasenât dersen hiç arama... Hattâ, müslüman olduğunu iddia eden ve beş vakit namazını kılan zengin, sermaye sahibi, tüccar zekâtını vermiyor. Verenler, yok denecek kadar az... Zekât veenlerden, daha doğrusu zekâtla mükellef olanlardan bazıları devlete vergi verdiğini ileri sürerek Allahu tâlâ'nın fakir mü' minin hakkı olarak vasıflandırdığı zekâtı vermemek için çareler ve fetvalar arıyorlar. Arsa ve arazi alarak bu yoldan zekâtlarını kaçırmak istiyorlar. Hayrat yapanlar, bu hayırları sırf hal-

ka gösteriş için, desinler diye yapıyorlar. Siyaset cami ve mescitlere kadar girdi. Bazı politikacılar, yalnız milletvekili ve bakan olabilmek hırs ve emeliyle ve büyük gösterilerle cami-i şeriflere gidiyorlar. Bir defa seçildikten sonra, ne cami kalıyor ne cemaat!.. Bid'atlar alabildiğine çoğaldı ve arttı, yaygın hale geldi. Fitne ve fesat heryerde kol geziyor. Emanet mal, bir ganimet haline getirildi. Emanete riayet zaten az idi, şimdi büsbütün yok oldu. Ihanetler ise çoğaldıkça çoğaldı ve evlerimize kadar sokuldu. Hâlâ uyanamıyoruz, hâlâ ayılamıyoruz!.. Allahu teâlâ' nın gazabının ansızın üzerimize inecek kadar yakınlaştığını farkedemeyecek hale geldik. Kimse ölümünü ve ölüm sonrasını düşünemiyor. Kimse, bu dünyada ettiği kötülüklerin hesabını bir gün vereceğini aklına bile getirmiyor.

Ey ehl-i iyman!..

Uyanalım artık, uyanalım ve ibret alalım. Allahu tealâ, bizlere merhamet buyursun, bizlere adliyle değil affıyla muamele eylesin. Zira, adlini tatbik edecek olursa, inanınız buna hiç, ama hiçbirimiz dayanamayız. Ilâhi gazabı üzerimize inmeden, ölüm sırası bize gelmeden, iş işten geçmeden âhiretimiz için hazırlanalım. Salih ameller işleyerek âhiret azığımızı çoğaltalım. Tövbe ederek günah yükümüzü azaltalım, yaptıklarımız ve ettiklerimiz kıyamet gününün sahibi ve bütün bu âlemlerin müstakillen mâliki olan Melik-i Cebbâr'a arzolunmadan, sonsuza kadar gizli kalacağını sandığımız sırlarımız açıklanmadan, ayıplarımız olanca çirkinliğiyle meydana çıkmadan, kısas ve hesap günü gelip çatmadan, malışer halkı önünde azarlanıp, itilip kakılmadan, nâra girmeden aklımızı başımıza devşirelim. Derlenip toparlanalım, kötülüklerden, haksızlıklardan, isyanlardan ve tuğyânlardan el çekelim, insan olalım, müslüman olalım, iymanımıza ve islâmımıza yakışır fiil ve hareketlerde bulunalım.

Unutmayalım ki, kıyamet günü güneş başlarımızın ucuna iyice yaklaştırılıp beyinlerimiz kafa taslarımız içinde kaynayacak, hasımlarımız, hakkını yediklerimiz, malına tecavüz ettiklerimiz yakalarımıza yapışıp bizlerden dâvacı olacak, el ve ayaklarımız Envâr-ül-Kuld's, cilt 2 — F: 15

zincirlere vurulacak, nefislerimiz ve ruhlarımız helâk olacak, korkunç bir azaba duçar olacağız. O halde, fırsat elde iken Allah ve Resûlüne dönelim, Hak yoluna yönelelim, bir nefesi dahi ganimet bilelim ve boş geçirmeyelim, necata, felâha erelim Yoksa, ölümden sonra ağlayıp sızlamanın, pişman olarak yanıp yakınmanın hiçbir hayrı ve yararı olmayacaktır.

Yârı bil, agyârı bil aklın başında var iken, Bu fırsatı kaçırma, fırsat elinde var iken...

Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, bir Hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

1) Geçmişteki işlediği günahı unutmak ki o günah Allah katında mahfuzdur.

2) Geçmişte işlediği sevabı unutmamak ve hatırında tutmaktir.

3) Dünya nimetlerinde kendinden yüce olanı nazarı itibara almaktır.

4) Dinde kendinden dûn olana bakmaktır ki, bunlar şekavet alâmetidir.

Bu sıfatlarda olan kimse için Allahu Zül Celâl benim rızamı istemeyip dünyayı isteyen şu kulu terk ettim demektedir.

Diğer şekâvet alâmeti de dört haldir:

1) Allah korkusuyla yaş dökmeyen göz.

2) Merhamet ve şefkatten yoksun katı bir kalp.

3) Dünya hayatına karşı sonsuz bir hırs.

4) Olümü düşünmeden, âhireti hatırlamadan yalnız dünya hayatına ve alâyişine kapılmak.

Ey ehli iyman seadet alâmeti de dörttür.

1) Geçmiş günahlarını unutmamak, bu günahlarına daima tövbe ve nedamet etmektir.

2) Yaptığı iyiliği ve hayrı ve hasenatı unutmaktır.

3) Dinde kendinden yücesini nazarı itibara almaktır.

4) Dünya nimetlerinde kendinden dûn olan fukaraya bakarak Allaha şükür etmektir.

Bu sıfatlarla sıfatlanan kutlu kulda Allah rızasına nâil olacağı gün gibi aşikârdır. Biz gelelim şekâvet alâmetlerine.

Allahu tealâ ve tekaddes hazretleri, KÜFÜR zulmetini halk buyurunca, bu müthiş zulmet haktan kuvvet istedi. Allahu sübhanehu ve tealâ, işte o zaman kötü huyları halk ve icat buyurarak, küfür zulmetine bu kötü huylarla kuvvet verdi. Kötü huyun başı nefistir. Nefsin unsurları ateş ile havadır. Ateşte, mazarrat, hırs, öfke, şehvet, kibir ve hased hasletleri vardır. Hava da ise mekir ve hiyle, tûl-ü emel ve cimrilik gibi kötülükler gizlidir, ki bunların herbiri Allahu talâ'nın kötülediği, Resûlü müctebâ'nın yerdiği ve kınadığı çirkin haslet ve sıfatlardır. Bütün hataların ve suçların başı, dünyayı sevmektir. Ikincisi ise şehvettir ki, bütün çirkin huyların sebebi vücuddur. Bütün diğer kötü huy ve ahlâklar, bu iki büyük kötülükten meydana gelirler, değişik kollara ayrılırlar. Zira, dünyayı sevmek İLLET-İ BA' ISE şehvet de ILLET-I-FA'ILE'dir. Dünyayı sevmek, şehvete sebep olur, şehvet te intikam ile ilgili ve ilişkilidir. İntikamdan gazap yani öfke sıfatı zuhura gelir. Şehvet, cem'etmeğe, toplamağa taallük ederse HIRS sıfatı zuhura gelir. Şehvet, kendisini yüksek görmeğe ve beğenmeğe taallûk ederse KİBİR sıfatı zuhura gelir. Bunların hepsi de sahibini helâk eden illetlerdir. Bilindiği gibi zerre kadar kibiri olan cennete giremez. Şehvet, izale-i ni'mete taallûk ederse, HASED olur. Sözü uzatmayalım; bu iki sıfattan behemehal kurtulmalıdır. Bunları mümkün olabildiği kadar islâh etmeğe çalışarak yerli yerinde kullanmağa alışanlar, her iki kötü ve çirkin huydan da kurtulurlar, selâmete ererler. Bunları islâh edemeyenler ise, iki cihanda da helâk olup giderler ves-selâm.

Nefis toprağından, ruh cevherini kurtarabilen, ind-i ilâhi-

Sayfalar 221–227 · Envârü’l-Kulûb II — tarikat.org