Ara
Menü

Sayfalar 198–205

1.777 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 198–205

Özetlemek gerekirse, iymansız gitmeğe sebebolabilecek günahlar şöyle sıralanabilir: Yaramaz ve çirkin itikat, zayıf iyman, dokuz azasının hepsiyle günah işlemek, doğruluktan ayrılmak, gözleri hıyanette, ağzı yalan ve gıybette olmak, kötü sözler kullanarak ulu -orta sövüp saymak, haram yemek, kulakları ile dedi - kodular, dünya ve âhirete yaramayan boş, faydasız ve anlamsız sözler dinlemek, elleri hıyanette ve ayakları günah ve isyan yollarında kullanmak, zinâ, fuhuş ve saire gibi kötülük ve ahlâksızlıklara devam etmek, vücudünü haram lokma ile beslemek, kalbi hased ve fesatla dolu olmak insanın iymanını yitirmesine sebebolabilir. (Ne'û-zü-billâh).

Ayrıca, günahlarda israr ve tövbe etmemek, islâm ni'metine şükretmemek, iymansız âhirete gitmekten korkmamak, insanlara ve hayvanlara haksız yere zulmetmek, sünnet üzere okunan Ezan-ı Muhammediyye hürmet etmemek, anaya, babaya ve hocaya (Ilim öğrendiği zata) şeriate aykırı olmayan yerlerde ve işlerde âsi olmak ve sözlerini tutmamak (Şeriate aykırı işlerde hiç kimseye itaat gerekmez. Zira, Allahu teâlâ'ya isyanda, kula itaat yoktur. Allahu tâlâ'nın emirlerine boyun eğmek ve ona hiçbir veçhile isyan etmemek ise, iymanın ve islâmın gereğidir.) Eğriye, doğruya çok yemin etmek, namaza gereken kıymet ve ehemmiyeti vermemek, içki içmek ve içkiye tövbe edememek, yalnız müslümanlara değil, bütün insanlara, bütün yaratılmışlara eza ve cefa etmek, evliyâlık taslayarak halka kendisini böyle tanıtınağa çalışmak, işlediği günahları küçümsemek ve çoğunu unutmak, kendisini beğenmek, u'cube kapılmak, kendisinden başkasını beğenmemek, kendisini büyük bir âlim sayarak ilmini çok bilmek ve ilmine güvenmek, insanlar arasında birisinden diğerine, bir meclisten başkasına söz götürüp getirmek ve bu hali ile insanlar arasına fitne ve nifak sokmak, halkı birbirinden ayırıp parçalamak ve yekdiğerine düşman eylemek, hased etmek, şer'a muhalif olmayan yerde hocasına karşı çıkmak, ona sövüp saymak ve el kaldırmak, yalancılığı âdet haline getirmek ve mütemadiyyen yalan söylemek, verdiği sözünde durmamak, ahdini bozmaktır ki, Mevlâyı müte'al

cümlemizi bu ve benzeri kötü ve çirkin huylardan, durumlardan, davranışlardan korusun. Çünkü, bütün bu kötü ve çirkin huylar, kişinin iymansız âhirete gitmesinin en açık seçik sebepleridir.

Şu var ki, bir mü min iymansız âhirete göçmesine sebebolabilen bu çeşit suç ve kötülüklerinden ötürü pişmanlık duyar ve tövbe ederse, bu tövbesi kabul buyurulur. Ancak, yalnız tövbe ile kalmamalı salih ameller, iyi ve faydalı işler de yapmalıdır. Zira hasenât seyy'atı giderir. Hatta, bazan hasenât seyyi'atı gidermekle de kalmaz, bütün o seyy'atı hasenata tebdil eder.

Bunun için de imanının çok kuvvetli ve sağlam olması, dürüst bir itikada sahip bulunması, işlediği bütün suç ve günahlarına tam bir ihlâs ile tövbe ederek bir daha o suç ve kötülüklere dönmemesi, ibadet ve tâ'at konusunda titizlik göstermesi ve son nefesine kadar kulluk görevlerine bağlı kalması gerekir. Aklının başında, vicdanının ve sağduyusunun da yerinde olduğunu iddia eden kimselere de lâyık olan şüphesiz budur.

Müslümanım diyen kişi şartı nedir bilse gerek, Hakkın buyruğunu tutup beş vakit namaz kılsa gerek...

Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretlerinin rahmetine, hidayet ve keremine nihayet yoktur. Rahmetinin, gazabını geçtiğini beyan ve ilân buyurmuştur. Binaenaleyh, zât-1 ülûhiyyetine el açanı boş çevirmez, kapısına iltica edeni mahrum göndermez ve ne kadar âsi ve günahkâr dahi olsa rahmetine müstegrak ey..

ler. Rahmetinden ümitlerini kesenler, zararda ve ziyanda kalırlar. O Kerim'dir, O Rahim'dir, O Gafur'dur, O Gaffâr'dır. Kişi, yüz bin kerre tövbesini bozmuş olsa dahi onun rahmetinden ümidini kesmemelidir. Gerçi, tövbesinden dönmek yakışık almaz ama, insan olarak böyle bir zaafa düşenler yine de Rabbine rücû etmeli ve ondan mağfiret dilenmelidir. Kulun günahları dağlar kadar büyük, yerler ve gökler kadar yaygın, denizin dalgaları kadar engin bile olsa, Rahmet ve mağfiret-i ilâhiyye hepsinden geniş ve engindir. Yerlere, göklere, dağlara ve deniz-

lere nihayet bir sınır vardır ama, Rahmet-i ilâhiyye'nin sınırı ve nihayeti yoktur.

HİKÂYE Hz. Musa aleyhisselâm zamanında âsi ve günahkâr bir kimse vardı. Yaptıklarına pişman olur, suçlarına ve günahlarına tövbe eder, fakat yine tövbesini bozarak Rabbine isyan eder ve günah deryasına dalardı.

Allah celle celâlühu, Hz. Musa aleyhisselâma vahyedip buyurdu:

— Yâ Musa!.. O kuluma emrimi tebliğ eyle... Bir daha, giinahlarına tövbe ettiği halde, tövbesini bozmamağa ve ahdinde durmağa çalışsın. Eğer tövbesini bozacak olursa, onun tövbelerini kabul etmem ve kendisine şiddetli bir azapla ceza veririm.

Hz. Musa aleyhisselâm, bu emr-i celil-i ilâhiyyi o kula tebliğ etti ve vazifesini de yerine getirmiş oldu. Aradan zaman geçti, li-kaza'in o kimse yine tövbe ettiği bir günahına avdet etti ve tövbesini bozdu. Îsyan ve nisyana döndü.

Allahu teâlâ ve tekaddes hazretleri, yine Musa aleyhisselâma vahyedip buyurdu:

— Yâ Musa!.. O kuluma son ihtarımdır. Günahlarına tövbe etsin ve tövbesinde sadık olsun. Yoksa, kendisine gazap eder ve bundan böyle aslâ mağfiret etmem.

Hz. Musa aleyhisselâm, emr-i ilâhiyyi yine o günahkâr kula tebliğ eyledi ve ona Hakkın son ihtarını bildirdi. O âsi kul, fevkalâde mahzun, mükedder ve perişan oldu, ağlayıp sızlayarak, inleyip döğünerek sahralara düştü. Günlerce yemedi ve içmedi, sahrada ve tenha bir yerde ellerini dergâh-1 bârigâh-1 ahadiyyete açarak niyazda bulundu:

— Yâ Rab! Emrini tebellüğ ettim, fakat bu tebliğine akıl erdiremedim. Rahmetin mi tükendi ilâhi? Işlediğim günah ve mâ'siyyet zâtına zarar ve sıfatına noksan mı getirdi? Ben, töv-

belerimi senin affına, mağfiretine, Rahman, Rahiym ve Gaffâr sıfatına sığınarak ve güvenerek bozmuş olabilirim. Hazine-i ilâhiyyende affın mı tükendi? Kullarına karşı — Hâşâ — cimrileştin mi? Hangi günah, senin affından ve rahmetinden büyük olabilir? Beni affetmeyeceğini, bağışlamayacağını tebliğ buyurmuşsun. Sana sığınan, sana güvenen, senin kapına gelen kulunu nasıl olur da affetmezsin? Kula yakışan hata ve mâ siyyet ve sana lâyık olan da rahmet ve mağfirettir. Rahmet, mağfiret ve atâ, senin kadim sıfatlarındır. Günah ise kulun hadis sıfatıdır.

Benim, hadis olan sıfatım, senin kadim olan sıfatına galip mi geldi? Kullarını rahmetinden kovar ve me'yus bırakırsan, kimden merhamet dilenebilirler? Kimden af ve mağfiret ümit edebilirler? Kimin kapısına gidip sığınabilirler? Ilâhi!.. Bana, muhakkak azap edeceksen, bütün günahkâr kullarının da günahlarını ve isyanlarını bana yüklet. Sonsuz rahmetine ihtiyacım olmasına rağmen, bütün günahkâr kullarına nefsimi feda ettim.

Onlara azap etme, bana azap et, onları yakma, beni yak...

O günahkâr kulun bu âh-u feryadı üzerine, arş-ı Rahman titredi, Rahmet-i ilâhi cûş-u huruşa geldi ve Cenab-1 Erham-er- Râhimiyn Hz. Musa aleyhisselâma vahyedip buyurdu:

— Yâ Musa! O kuluma söyle, ben kullarıma cümleden merhametliyim. Eğer, kullarımın günahları yerlerle gökler arasını doldurmuş bile olsa, Rahmet-i ilâhiyyem herşeyi vâsidir, herşeyden ziyadedir. O benim, affıma ve mağfiretime inanıp iy.

man ettiğine, kudret-i kâmile sahibi olduğumu hakkıyle ve lâyıkiyle bildiğine ve bana döndüğüne göre, kendisini affıma ve mağfiretime lâyık kıldım, onu bağışladım.

Muhtefidir ayıp ve noksan içinde sırrı mağfiret, Perde-i bâtında zâhir oldu settâr-el-uyub...

Buhari-i şerifte, bu Hadis-i şerif ile biz günahkârlara büyük bir müjde haberi verilmektedir:

asitt ablE sie Ebu Hureyre radıyallahu anh, iki cihan serverinden rivayet ederek buyurmuştur ki:

— Bir kul, bir günah işler ve fakat hemen pişman olarak Rabbinden affını niyaz eylerse, Allahu azim-üş-şân: (Kulum, günahını affedecek Rabbi olduğunu bildi mi? Bana affı ve mağfireti için yalvardı mı? Öyle ise, ben de o kulumu affederim...)

buyurur. O kul, Allahu tâlâ'nın dilediği kadar pâk ve temiz kalır. Sonra, yine bir günah işler ve fakat hemen Rabbine rücû ve niyaz eyler. Allah celle celâlühu: (Kulum, günahını affedecek Rabbi olduğunu bildiği ve yalvarıp yakardığı için, onu affedip bağışladım...) buyurur. O günahkâr kul, yine Allahu teâlânın dilediği kadar tertemiz kalır ve fakat sonunda yine bir günah işler. Yine tövbe eder, yalvarır, yakarır ve Allahu azim-üşşân da o kulunu günahlarını affedecek Rabbi olduğunu bildiği

- 203 -ve kendisine yalvarıp yakardığı için bağışlar, bütün günahlarından arındırır.

Kul, günah işlemeğe devam etmekle beraber tövbeyi de ihmal etmemelidir. Tövbe ve istiğfarın faydaları pek çoktur.

Tövbeler faydasız ve karşılıksız kalmaz. Bu Hadis-i şerifte, işlenilen günahlara ebedî tövbe, pişmanlık ve günahlardan tamamiyle vazgeçmek kaydı yoktur. Herhangi bir suç ve günah işleyen kişi, Rabbinden affını ve mnağfiretini niyaz ederse, Allahu teâlâ dilerse affeder, dilerse azap eder.

Ehl-i sünnet imamlarının ictihatlarına göre, Allahu teâlâ'.

nın varlığına ve birliğine inanıp iyman eden kişiyi, işlediği suç veya günah şirkten gayrı ne olursa olsun, kerem ve ihsanı ile affeder. Yalnız, şirki yani zât-ı ahadiyyetine ortak koşulmasını affetmez. Diğer, bütün suç ve günahları dilerse affeder ve ilk cennete girenlerle birlikte cennetine koyar. Dilerse, suçu miktarınca azap eder ve iymanı sebebiyle cennetine lâyık görür.

Demek oluyor ki, temiz bir iyman, hâlis bir itikat ve tam bir inanç en büyük ibadet ve hayırdır. İnsan, böyle bir iyman devletine nail olursa, elbette affı ilâhiyye de nail olur.

Hz. Mevlâna Celâlüddin-i Rumi (Kuddise sırruh) bu sebepledir ki:

(Yüz bin günah işlemiş, yüz bin defa tövbeni bozmuş bile olsan yine gel, bizim dergâhımız ümitsizlik kapısı değildir) buyurmuştur.

Dergâh kapısı, Hak kapısıdır.

Can olur şehr-i vücuda talib-i canân olan, Tekke-i irfana gelsin, sırrıma agâh olan;

Dört mezhep müttefiktir âyet-i iymanda, Menzil-i iykan olur ser mezheb-i Nu'man olan..

Bu vesile ile açıklamak yerinde olur ki, her salih amel de iymanın bir şubesidir. Yani, iymanı muhafaza edebilmek, ibadet ve tâ'at ve â'mal-i saliha işlemekle kabildir. Yukarıda, iymanın yetmiş küsur şube olduğunu, a'lâsının LÂ İLÂHE İLLAL.

- 20.4 - LAH demek ve ednâsının da yollardan halka eziyyet verecek. şeyleri gidermek olduğunu belirtmiştik. Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz Hadis-i şeriflerinde bunu beyan buyumaktadırlar:

Aziz kardeşim:

Bilindiği gibi, cehennemin yedi tabaka olmasının sebebi, KEBA'IR dediğimiz günahların yedi uzvumuzdan zuhura gelmesindendir. Bu yedi tabaka cehennemin herbirisi on dereke olduğundan cem'an yetmiş derekeye bâliğ olur. Cehennem derekelerinin yetmiş olmasının sırrı ve hikmeti de, iyman şubelerinin mukabili olmasındandır. İyman şubelerinin hepsini işleyen yedi uzvunu, Allahu tâlâ'nın menhiyyatından, yani yasakladığı hususlardan korumak bahtiyarlığına erişenler, yedi tabaka olan cehennemin yetmiş derekesinden kendilerini kurtarmış olurlar.

Buna karşılık, cennet-i â'lânın da sekiz olmasının sebebi, Cenab-ı Rabbil-âlemiynin sıfât-ı zâtiyyesinin sekiz olmasındandır. Binaenaleyh, her kim sıfat-ı ilâhiyyeyi ikrar ederse, mü'mindir ve muvahhiddir. Mü'min ve muvahhid olanlar da ehl-i cennettir. Böylelikle Hak celle ve alâ, sekiz sıfât-ı ilâhiyyesini ikrar ve tasdik eden mü'min ve muvahhidleri mükâfatlandırmış olur.

ALLAH lâfz-1 celili ile, esmâ-i hüsnânın yüze baliğ olması, cennet derecelerinin de hikmeten yüz derece olmasını iktiza eder. Bunun için, yüz esmâ-i ilâhiyyeyi sekiz sıfât-ı zâtiyye ile ikrar ederse elbette ehl-i cennet olur. Kendisine, sekiz cennet ve sekiz cennetin yüz derecesi atâ ve ihsan buyurulur.

Allahu teâlâ'yı inkâr eden, tabiatiyle yüz esmâ-i ilâhiyyeyi

de red ve inkâr edeceğinden, bu kabil münkir ve kâfirlere cehennemde yüz türlü azap olunur.

Bir Hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır:

Allahu teâlâ, zât-1 ahadiyyetini inkâr eden kâfirlere kabir lerinde yüz adet cehennem yılanı musallat eder ve o kâfire bu yılanlar azabederler.

Bizler, mü min ve muvahhid olarak böyle korkunç bir âkibetten yine Rabbimize sığınmakla beraber, biliriz ki bu kâfirleie böylece azap olunması, esmâ-i hüsnâ sayısına mukabil olan inkârları sebebiyledir.

Cennet-i â'lâ, iyman sebebiyle ve Cenab-1 Hakkın lûtüf ve keremiyledir. Cennet ni'met ve dereceleri de, ibadet ve ahlâk-ı haseneye mukabildir. Bu sebeple, mü'minlerin dünya hayatında iken yumuşak huylu, halim, tatlı sözlü, güler yüzlü olmaları ve tevazu sahibi bulunmaları hasebiyle, bu iyi ve güzel huylarına mukabil âhiret âleminde Allahu teâlâ kendilerine şöyle vâ'ad buyurmaktadır:

Innallahe yüdhllulleziyne amend ve amil-us-salihati cennatin tecrly min tahtihel enhârü yuhallevne fiha min esavire min zehebin ve lü'lo ve libasühüm fiha harlr...

El-Hac: 23 (Allahu teâlâ, mü'min olup da salih ameller işleyenleri, ağaçlarının altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Onlar, orada altun ve inci bileziklerle süslenirler ve elbiseleri de ipektir.)

Sayfalar 198–205 · Envârü’l-Kulûb II — tarikat.org