Ara
Menü

Sayfalar 530–535

1.646 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 530–535

yık yayık şarkı gevelıyor, bır başkası agıza alınmaz sozler- Le uluorta soyleniyor. Hasıll, oyle bir rezalet, oyle igrenç bır hal ki, görmeden bilmeğe ve anlamağa imkân ve ihtimal yok..

Mezeler dökülüp saçılmış, o nefis yiyecekler birbirine karışmış, kedilerle insanlar aynı kaplardan yalanıyorlar, bir keşadam, iğrendı, tiksindi, insanlığından utandı ve geldigi geni sessizce oradan çıkarak kendisini dışarıya, temiz havaya attı.

Her günahın evveli tatlı ve nihayeti acı olduğu gibi, içkinin de başlangıcı tatlı gibi görünür ama, sonu gerçekten acı ve iğrençtir. Denilebilir ki, içki sofrası günahla geçirilen hayatın en canlı bir nümunesidir. Zira, içki sofrasında başlangıçta herşey yerli yerinde, bütün yiyecekler göz alıcı ve iştiha açıcı gibi görünür. Fakat, sonunda hepsi birbirine karışır. Çirkin ve cidden çok iğrenç bir hal alır. Ustelik, kafalar dumanlandıktan ve akıllar başlardan gittikten sonra, kavgalar ve küfürler başlar ve ekseriya düşmanlık ve hatta yaralama veya katillik ile sonuçlanır.

Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri, Kur'an-ı aziminde:

HOsla Ya eyühelleziyne menu innemel-hamrü vel-meysirü vel-ensâbi vel.

ezlânü ricsün min amel-iş-şeytani fectenibulü le'allekün tüfliun innemi yirid-üş-şeylanii en yuki-a beyneküm-ü-adavete vel bağdâ'e fil-hamri vel-meysiri ve yasuddeküm an zirillâhi ve an-is-salâti fehel entim müntehur...

El-Mâ'ide: 90 - 91 (Ey iyman edenler! Şarap, kumar, tapınmak için dikilmiş olan taşlar, fal için kullamılanı oklar, seytanm pis ve mur-

dar işlerindendir. O halde, onlardan kaçıınız ki felâh bulasınız. Şeytan, şarap ve kumarla sırf aranıza düşmanlık ve kin salmak ve sizi Allahu teâlâ'yı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık, vazgeçtiniz değil mi? (Vazgeçin..)

buyurmaktadır.

Burada, bir hususu dikkatinize sunmak isterim:

Bu âyet-i celilenin başında İÇKÎ ve KUMAR, PUT ve FAL zikrolunduktan sonra, IÇKİ ve KUMAR'ın tekrarlanması ve hatırlatılması bu iki kötü alışkanlığın özellikle men'edildigını, onların kotülük ve çırkınlıgını bız gafillere beyan etmek maksadına mâ'tuftur. Tapınmak için dikilen putlarla, fal bakmak için atılan oklar da şeytanın pis ve murdar işlerindendir ve kesin olarak yasaklanmıştır. İçki ve kumarın iki defa zikrolunması da açıkça gösteriyor ki, bunların tümünün kötü ve çirkin fiil ve davranışlar olduklarına, kesinlikle haram kılındıklarına ve Müslümanlara yasaklandıklarına dikkatimizi çekmek içindir. Evet, putlar ve fal da şeytanın fiillerindendir ve onlardan şiddetle nefretle kaçınmal, sakınmak gerekir. Ne var ki, bunlardan kaçınmak ve sakırmak ne kadar gerekliyse, içki ve kumardan da bunlara güre iki defa daha şiddet ve nefretle kaçınmak ve sakınmak gereklidir. Ancak, bunların tümünden kaçınıp sakınmakla kurtulabileceğimiz, felâha ve necâta erebileceğimiz böylece ilân ve beyan buyurulmaktadır.

İçki ve kumar, bu âyet-i kerime ile şiddetle men'edilmiştir. Dikkat ve ibretle tetkik edilecek olursa, bütün ilâhî teklifler akıl sahipleri içindir. İçki ise, yukarıdanheri anlatmağa çalıştığımız gibi, aklı giderir ve kazan insanı bir hayvan derekesine kadar indirir. Hattâ, bir çok ahvalüe hayvandan da aşağı durumlara düşürür ve uzun yıllar çalışılıp kazanılan şeref ve itibarı, haysiyet ve vekarı bir ânda mahveder ve dünyayı bir zindan hayatına döndürür.

Zâhir serhoşlugunun hali ve akibeti budur. Ancak, diinya serhoşluğu, ekseriya içki serhoşluğundan daha da fenadır.

Içki, insanı hayvanlaştırır demiştik. Gerçekten de öyledir: Şarap ve saire gibi içkiler, cesaret bakımından insanı kaplana, gülmek ve güldürmek bakırından maymuna, ağzından çıkanı kulağı işitmemek bakımından papağana, düşüncesizce zulüm bakımından akrep ve yılana, iyi ile kötüyü ayırdedememek hakımından sırtlana, necis yemek bakımından da domuz ve köpeğe benzetir.

Afyon, esrar, eroin vesaire gibi uyuşturucu maddeler de insanı korkaklık bakımından fareye benzetir.

Sırası gelmişken, bir gerçeği gözönüne koymak isterim.

Bazı kimselere rastlıyoruz ki:

— Efendim, Kur'an-i kerimde yalnız şarap men'edilmiş ve haramdır denilmiştir. Rakı, votka, viski ve benzeri diger içkilerin haram olduğuna dair bir kayıt ve işaret yoktur, diyorlar.

Böyle söyleyenler ve böyle düşünenler büyük ve korkunç bir hataya düştüklerini unutmamalıdırlar. Zira, HAMR herşeyden önce şarap ve serhoşluk veren her türlü içki anlamına gelir. Sonra, aynı kelimeden üreyen TAHAMMÜR sözcüğü de ekşime, mayalanma, bazı uzvi maddelerin kendiliğinden kabarıp köpürmesi (Fermantation) demektir ki, bu tâbirin içine de serhoşluk veren bütün içkiler, hatta günü geçmiş şıra ve boza bile girer. Binaenaleyh, hamr yalnız şaraptır hükmüne varmak korkunç bir yanılmadır, bil'akis rakı da, votka da, viski de, konyak da hülâsa serhoşluk veren ne kadar içki varsa, hepsi de HAMR sınıfına dahildir ve kesin olarak haramdır.

Kaldı ki, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, (SERHOŞLUK VEREN HER İÇKİ HARAMDIR.) buyurmak suretiyle bu nevi tartışmaları ve çekişmeleri on dört asır önce bir tarafa atmışlardır. Harama helâl ve helâle haram diyen —Allah korusun— islâmdan çıkar. Haram olan şeyleri içer veya kullanırken BİSMILLAH demek dahi haramdır ve haram olan nesneleri kullanırken besmele çeken de dinden çıkar:

Mü'minlerin annesi Hz. A'işe Sıddiyka radıyallahu anhüma rivayet ediyor:

Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize sordular:

— Yâ Resûlallah! Yemen halkı, baldan ve hurmadan bir çeşit içki yapıyorlar ve ona NERIZ diyorlar. Bu içkinin içilmesi, helâl midir, yoksa haram mıdır?

Efendimiz, saadetle şu cevabı verdiler:

— Serhoşluk veren her içki haramdır.

Şu halde, aklımızı başımıza alalım ve kendiliğimizden bilir - bilmez hükme varmayalım. Allah ve Resûlünün HARAM buyurduğuna, helâldir demek, kişiyi iymandan ve islâmdan çıkarır:

Yes'elûneke an-il-hamri vel-meysir kul fihimâ ismün kebiyrün ve menâfiu lin-nâsi ve ismühümâ ekbere min nef'ihimâ...

El-Bakara: 21')

Habibim Ahmed, Resûlüm ya Muhammed! Sana, sarabı ve kumarı sorarlar. De ki: «İkisinde de hem büyük günah, hem de insanlara bazı menfaatler vardır. Fakat günahı, menfaatlerinden daha büyüktür.»

Bu âyet-i kerimedeki (BAZI MENFAATLER) tâbiri de bazılarını yanıltmaktadır. Zira, bazı menfaatler vardır denilmesinden murad l, bu menfaatlerin zâhiren menfaat gibi görünmelerinden ileri gelmektedir. Oysa, gerek içkide ve gerekse kumardaki menfaat, bir tarafın felâketi ile neticelenir.

Bunun için, zararı yararından fazladır. Bunun için, günahı sağlayacağı menfaatten çok daha büyüktür. Düşününüz, kumar oynayan iki kişiden birisi kazanır ve büyük bir menfaat saglar. Oysa, kaybeden taraf herşeyini kaybeder ve çok büyük zarara uğrar. İçki yapan ve içki satan para kazanır ve menfaat sağlar. Oysa, içki içen hem parasını, hem sıhhatini ve hem de yukarıdanberi izaha, çalıştığımız veçhile bir çok mâ'nevi değerlerini ve hasletlerini kaybeder. Görülüyor ki, içkide de, kumarda da bir taraf bazı menfaatler sağlarken, öteki taraf büyük zararlara uğramaktadır. Şu halde, bir taraf mutlâka felakete sürüklenmektedir. Ancak, bu felâketi irfan ve basiret sahibi olanlar görebilmektedirler. Içki içen ve kumar oynayan, aslâ iflâh olmaz. Her ikisinin de sonu pişmanlık ve zarardır. Içki masalarında bir çok insanlar mâ'nen veya maddeten helâk olmuşlar, kumar yüzünden bir çok kimseler mallarından, mülklerinden, haysiyet ve şereflerinden mahrum kalmışlardır. Aynı sofrada içki içen iki kişiden birisinin mezara ve diğerinin hapishaneye girdikleri çok görülmüştür. Içki ve kumar yüzünden nice arkadaşlıklar bozulmuş, nice dostluklar düşmanlığa dönüşmüştür. Nice güzellikler, içki ve kumarla çirkinleşmiş, bir çok temiz ve ne-

zih vicdanlar bu yüzden kirlenmiştir. Kumar iptilâsı yüzünden nice ocaklar sönmüş, aile yuvaları yıkılmış, çoluk çocuk sefil ve perişan ortalıkta kalmış, nice mâmurlar harap olmuştur.

Gelelim hikâyemize:

Olümünden sonra genç ve tecrübesiz oğlunun başına gelebilecekleri sezen baba, sevgili evlâdını bu belâlardan kurtarabilmek için ona meyhaneye gece yarısına bir saat kala gitmesini vasiyyet etmiş ve genç adam babasının dediği gibi yaparak, içkinin insanları ne hallere düşürdüğünü gözleriyle görerek igrenmiş ve tiksinmiş ve o zamana kadar olduğu gibi, ondan sonra da ağzına içki koymamak azim ve kararıyla meyhaneden çıkmıştı.

Babası, eğlence yerlerine gitmek isterse sabaha karşı gitmesını vasıyyet edıyordu. Genç adam, bunda muhakkak bir hikmet oldugunu düşünerek, aynı gece sabaha karşı o neviden bir batakhaneye ugradı. Daha kapıya vardıgı zaman içeriden bir inleme ve ağlama duydu. Bir kadın sesi, hem hıçkırıyor ve hem de kendisini bu hallere düşürene acı acı beddua ediyordu. Bir ev kadını, iyi bir anne, şerefli ve temiz bir isim taşıyan afif bir zevce olamadığına yanıp yakınıyor, bu zillet içinde yaşamaktansa ölmeği tercih ettiğini söyleyerek inliyordu. O talihsiz kadıncağız, kim bilir nereden kopmuş gelmiş, hangi hain ve zâlimin iğfaline kapılmış ve sonunda bu mezbeleliğe düşürülmüştü. Evet, yüzünü göremiyor, yalnız sesini işitebiliyordu. O biçare, kim bilir hangi gül bahçesinden menhus bir el tarafindan koparılmış, bir kez koklanıldıktan sonra getirilmiş ve bu çöplüge atılmıştı? Onu bu hale düşürenlerde, Allah korkusu olsaydı, o zalimler peygamberden utansaydı, onu bu acıklı duruma duşururler mıydı! Netsının uşağı ve şeytanın eşeği olan bir canavar, basit bir zevk uğrunda ona kıymış ve sonra da silkeleyip başından atıvermişti. Elbette, o inleyen ve ağlayan kadıncağızın da ak sakallı bir dedesi, kınalı saçlı bir ninesi, onu sevip okşamağa kıyamayan bir anası ve babası vardı. Onu, bu sevgi ve şefkat ocağından koparıp almışlar ve getirip bu batakhanenin çamurları içine atmışlardı. Böylelikle o biçarenin hem dünyasını, hem de âhiretini yıkmışlardı.

Hac seferlerimin birisinde, Ankara'da bir otelde bir gece misafir olmak zorunda kalmıştım. Gece yarısı, bir takım sesler, aglayıp inlemeler ve beddualar duydum. Perde perde

yükselen bu iniltileri istemeyerek dinledim. Bir kadın sesi hıçkırıyor ve hazin hazin sızlanıyordu:

— Bizi, bu sefalet ve rezalete düşürdün, etimi ve kanımı satıp para kazanıyorsun. Ustelik hakkımı da vermiyorsun. Dilerim Allah'tan senin de evlâtların bu sefalet ve rezalet bataklıgına düşsünler, diyordu.

Birden gayet şiddetli bir tokat sesi kulaklarımda patladı, bana vurulmuş gibi irkildim. O zâlim herif kim idiyse, biçare kadıncağızı dövüyordu. Bana öyle geldi ki, bu tokat ona degil, bana, o otelde bulunanların hepsine, hatta bütün Müslüman - Türk milletinin yüzüne inmişti. Allahu azim-üşşân, şahidimdir, bu olayı her hatırlayışımda, hac bedeli olan parayı o kadıncağıza vererek o zavallıyı o zalim herifin elinden kurtarmadıgıma hâlâ hayıflanırım. Fakat, ben bütün samimiyetime rağmen böyle bir kadına nasıl yaklaşabilir ve nasıl para verebilirdim? Bu milleti bu hallere getirenlere yüzbinlerce lâ'net!..

Bu kötülüklere göz yumanlar, bu zâlimleri koruyup kollayanlar, acaba günün birinde kendi evlâtlarının, kendi kızlarının ve torunlarının da fuhuş bataklıklarına düşürülebileceğini hiç akıllarına getirmezler mi?

Her neyse, hikâyenin sonunu da size anlatayım:

Kapıyı çaldı ve içeriye girdi. O zavallı kadıncağız mümkün olabildiği kadar kendisine çeki-düzen vererek ve gözyaşlarını silerek kendisine (Sefa geldiniz..) dedi. Genç adam, kapı önünde dinledikleri ve düşündükleriyle öylesine etkilenmişti ki, o talihsiz kadına şehvetle değil, tam tersine derin bir şefkatle bakıyor ve içinden ona acıyordu. Adeta oraya geldigine pişman olmuştu. Ani bir kararla kalktı ve kendisini dışarı attı. Böyle kötü bir işe niyetlendiginden dolayı Allahu teâlâ'ya tövbe ve istiğfar ederek oradan uzaklaştı ve o felâketzede kadıncağızın da o bataklıktan kurtulması için niyazda bulundu.

HİKAYE Mürşidim rivayet buyurmuştur:

Tokat velilerinden bir zat-ı akdes, günlerden birgün genel evlerden birisine girer. Orada bulunan kızlar hazretten utanarak birer köşeye saklanırlar. Yalnız birisi orta yerde kalıverir ve ne yapacağını, ne diyeceğini bilmez halde başını önüne eğer ve bekler. Hazret-i şeyh, o kızcağıza yaklaşır

Sayfalar 530–535 · Envârü’l-Kulûb I — tarikat.org