Ara
Menü

Sayfalar 512–517

1.789 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 512–517

Şu halde, kullukta daim olmamız gerekir. Şayanı kabul olsa da, olmasa da birgün yaptıklarımız kaybolmaz ve onümüze çıkarılıverir. Kula, kulluk gerekir. Ibadet ve tâ'ate devam edelim ve bundan hiç yılmayalım ve bıkmayalım. Hiç hatırdan çıkarmayalım ki, Rabbimize seksen yıl ibadet edebilsek, gündüzleri oruç tutsak ve geceleri sabahlara kadar namaz kılsak, yine de Allahu tâlâ'nın bizlere bahş ve ihsan buyurduğu bir ni'metin şükrünü hakkıyle eda etmiş olamayız.

Bunu, böylece bilmeli ve bellemelidir. Insanoglu, kabil olsa da dogduğu günden ölecegi güne kadar başını secdeden kaldırmasa, başının üzerindeki uzuvlarının hakkını ödemiş olabilir mi sanıyorsunuz? Yine bir insan, doğduğu günden ölecegi güne kadar oruç tutsa, bedenindeki uzuvlarının hakkını ödeyebilir mi? Demek oluyor ki, 50 - 60 yıl ibadet etmemiz son nefeste bir kez LÂ ILÂHE îLLALLAH diyebilmek, iyman ile âhirete göçebilmek içindir. Zira, son sözü kelime-i tevhid olan mutlâka cennete dahil olur. Yaptığımız ibadetlerin şayanı kabul olup olmadığını bilemeyişimiz dahi, ibadet ve tâ'ate devam etmemizi saglamak için Rabbimizin bahş ve ihsan buyurduğu bir yüce ni'mettir. Zira, kesin olarak kabul buyurulduğunu bilmemiz halinde —Allah korusun— böyle bir bilinç ve güvenç, bizleri ibadetten alıkoymaz mıydı?

Onun için, ibadet ve tâ'atten aslâ geri durmayalım. Recep ayında hak tarlasına ibadet tohumlarını ekelim, şaban ayında onu göz yaşlarımızla sulayalım ve ramazan ayında da amellerimiz meyve vermege başlayacağından onları derelim.

Böyle yaparsak, ibadetin hazzına ve şu'uruna varırız. Eğer, ibadetin tadını almaktan nasibimiz varsa, kullar için Allahu teâlâ'ya kulluk ve ibadet etmekten daha tatlı, dahit lezzetli, daha zevkli bir şey düşünülemez. Allahu sübhanehu ve teâlâ, hepimize bu tadı tattırsın ve bu zevk ve lezzetten bizleri de hissedar eylesin (Amin yâ Mu'in..)

Ey Hakkın rizasına talip olan âşıklar ve sadıklar:

Recep ayının bir ismi de TÖVBE AYI'dır demiştik. Bu mübarek ayda günah ve isyanlara tövbe etmek, kötü ve çirkin alışkanlıkları terkeylemek ve onlardan tamamiyle kurtulmak mümkün olur. Tövbelerinde sebat edemeyen kişiler için dahi, Allahu teâlâ bu mübarek Receb-i şerif hürmetine azim ve sebat ihsan buyurur ve tövbeleri kabule mazhar olarak onları o çirkin ve kötü huylarından ve alışkanlıklarından kurtarır. Tecrübe ile sabittir ki, Recep ayında edilen tövbeler kabul buyurulnuş ve pek kısa bir zaman içinde tesiri-

ni göstermiştir.

Öyle bir kimse düşününüz ki, bir başka kimseye karşı herhangi bir küstahlıkta bulunmuş ve ona karşı büyük bir kabahat işlemiştir. Fakat, sonradan yaptığına pişman olmuş ve o kabahati işledigi kimsenin kapısına gitmiş, ona özürler dilemiş ve hatta ellerine ve ayaklarına kapanarak ve gözyaşları dökerek, suçunun bağışlanması ve kendisinin affolunmas1 için yalvarıp yakarmıştır. Elbet ve elbet, o kapısına vardığı zat, kendi cinsinden olduğu halde özürler dileyerek, gerçekten pişman olduğunu belli ederek bağışlanmasını ve affolunmasını dileyeni reddedemez ve onu mutlâka bağışlar ve affeder değil mi?

Recep ayı, âlemlerin rabbinin ayıdır. Bir kimse, Rabbine karşı işledigi isyan ve suçlarına pişman olarak ona secde eylese, affını ve magfiretini dilese, bir daha böyle bir suç ve günah işlemeyecegine söz vererek tövbe etse, aslâ şüphe yoktur ki, Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri de onun tövbesini kabul ve kendisini af ve mağfiret buyurur. Zira, affetmemek Allahu teâlâ'nın şânından değildir. Kaldı ki, Kur'an-ı azim-ül-bürhanda GAFFAR yani bağışlayıcı olduğunu açıkça beyan ve ilân buyurmaktadır:

Ve imiy le-gaffârün limen tâbe...

Tâ - Hâ: 8} Ve muhakkak ki, ben azim-üş-şân tövbe edeniere karşı bağışlayıcı ve yarlıgayıcıyım.

Evet, Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretleri, tövbe edildiği takdirde işlenilen günah ve isyanları affedeceğini ve o kulunu mağfiret buyuracağını böylece bildirmektedir. Bunun içindir ki, Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz de, Hadis-i şeriflerinde:

Et-Tâ'ihü min-ez-zenbi kemen la zenbe leh...

Envâr-Ül-Kulüb, Cit 1 - F: 33

(Günahına tövbe eden, o günahı hiç işlememiş gibi olur.)

buyurmuşlardır. Yeter ki, kul tövbesinde sadık ve samimî ve tövbe ettikten sonra da bir daha işlememeğe azimli ve sebatlı olsun.

Recep ayının her gecesinde bir münâdi şöyle seslenir:

— Bize tövbe eden yok mu, tövbesini kabul edeyim.. Onu, af ve magfiretimle şâd edeyim.. Benden isteyen yok mu, bütün istediklerini ve dilediklerini vereyim.. Benden cennetimi isteyen yok mu, onu cennet ve cemalimle şereflendireyim..

Hiç şüphe yok ki, bu nidayı ancak ve yalnız kendilerine tevfik-i ilâhî nasibolanlar işitebilirler. Bu nidaya, cennet ve cemalde nasibi bulunanlar icabet edebilirler.

Ey gaflet uykusunda pinekleyen gafil! Artık uyan, gafleti ve pineklemeği bırak, beline hizmet ve ibadet kemerini kuşan, ömrünün çoğu gitti, azı kaldı. Bu nidaya kulak ver, bu nidayı duymaya çalış…. Rizayı ilâhiyye er, cennete gir, cemali gör.. Saçına ve sakalına beyazlar düştü, sinirlerin gevşedi, kuvvet ve kudretin azaldı, buna mukabil isyan ve suçların çogaldı, hâlâ Rabbine tövbe etmeyecek misin? Hâlâ, ibadet ve tâ'ate gelmeyecek misin? Suçlarına ve isyanlarına tövbe etmeyenlerin pişman olacakları, ağlayıp inleyecekleri, başlarına vurup döğünecekleri vakitler yaklaşıyor. Karanlık kabirler, seni ve beni bekliyor. Duymuyor musun, işitmiyor musun, kabir ne diyor:

— Ben karanlıklar eviyim. Ben yalnızlıklar ve yalnızlar eviyim. Ben amel sandığıyım, yılan, çıyan yuvasıyım. u karanlık çukur, ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur olur. Burasını aydınlatmak sizin elinizdedir. Kabrin, nuru ve ışığı ibadettir. Burada, yalnız kalmak istemiyorsanız kendinize iyi arkadaşlar getiriniz. Burasının en iyi arkadaşları salih amellerdir. Nice padişahlar, o muhteşem saraylarından alınarak benim daracık dıvarlarım arasına yerleştirildiler. Nice kuş tüyü yastıkları yün veya pamuk kaba şilteleri begenmeyenler, atlas yorganlar altında nazik bedenleri incinenler, benim bağrımda kara topraklara bulandılar. Dünya ni'metlerini begenmeyenler, sofralarında türlü türlü nefis yiyecekler bulundurarak kendilerini besleyenler, şimdi burada yılanlara, çıyanlara, akreplere, kurtlara ve böceklere yem oldular. O besili vücutları, şimdi bu hayvancıklar kemiriyorlar. Doymayan gözlerini toprak doldurdu.

Haklı haksız herkese sıktıkları o inci dişler darmadağın oldu.

Hakka rükû ve secde etmeyen beller, toprak altında zilletle egrildi ve egildi. Dünyaya sıgmayanlar, şimdi bir iki metre kare tutmayan bir çukura sığıverdiler. Ey insanlar, hepiniz, evet istisnasız hepiniz bana geleceksiniz, benim kucağıma atılacaksınız, önünde sonunda sizi ben misafir edecegim. Bunları düşünerek kötü ve çirkin huylarınızı ve alışkanlıklarınız1 bırakın, tövbe edin, hayırlı ve yararlı işler işleyin, hakka kulluk edin ki, ben de size cennet bahçelerinden bir bahçe olayım.

Ey benim kardeşim:

Duyabiliyor musun bunları? Anlayabiliyor musun mezarın söylediklerini? Hergün, dostlarından ve yakınlarından, akrabalarından, ahbap ve ihvânından birisini getirip ellerinle gömdüğün o çukurların, o karanlık ve yalnızlık evinin dilinden anlayabiliyor musun? Gözünde ibret ve basiret, başında akıl, fikir ve düşünme ni'meti yok mu? Birgün, bizleri de evlât ve yâlimizden, sevdiklerimizden ayıracaklar ve mahşerde buluşmak üzere mezar denilen o amel sandıgına kapatacakardır. Bütün malımız ve mülkümüz, kasamız ve kesemiz, rütbemiz ve makamımız elimizden alınacak, dünya hayatında biriktirdiğimiz altunların, gümüşlerin, paraların, liraların orada bize hiçbir faydası olmayacak, yanılıp da yanımızdan geçeceklerin birer Fâtihalarına muhtaç kalacağız. Şu kimselere el sürdürmediğimiz sinemizde unulmadık yaralar açılacak, göğüslerimiz dökülüp saçılacak, el, ayak, gövde, bacak, kafa, kol, karın, sırt birbirlerinden ayrılacak, bir sivri sinegin, bir tahta kurusu veya pirenin ısırmasına tahammül edemeyen nazik bedenimize yılanlar ve çıyanlar doluşacak.. O azap ve iztiraba nasıl katlanacagız, nasıl dayanacağız? Bir kıbrit alevine tutamadıgımız parmağımızın ucundan başlayarak bütün cesedimizi kaplayacak cehennem ateşine nasıl tahammül edeceğiz?

Insaf ile düşünelim ve itiraf edelim: Dünya hayatında, Rabbimize sayısız isyanlarda bulunduk. O, bizi kahır ve helâk etmedi. Ona karşı çeşitli günahlar işledik, rızkımızı kesip aç bırakmadı. Mühlet verdi, imhâl etti ama ihmal etmeyecektir.

Binaenaleyh, tovbeye gelelim, hak yoluna dönelim, hakkı ve hakikati görelim. Rabbimiz bizleri tövbeye çağırıyor, zât-1 ülûhiyyetine karşı işlediğimiz suçlardan ötürü affına ve mağfiretine dâvet ediyor, ihsan ve inayetine talip olmamızı emrediyor. Hatırı sayılır birisinin düğünü veya cenazesi olsa, ne olur ne olmaz der, işimizi gücümüzü bırakıp onun davetine

koşarız. O hatırı sayılır kimse, dünyada senin belli bir kaç müşkılini ya halleder, ya etmez. Oysa, Allah Teâlâ ve tekaddes hazretlerine her an, her netes muhtacız. Hem, bu ihtıyaçlarımız yalnız dünya hayatında degil, âhirette, kıyamette, mahserde, hesapta, mizanda, sıratta eksilmeden devam edecektir. Rabbimizi seversek, o da bizi sever. Ona karşı âsi olduğumuz takdirde, yine bizden vazgeçmez, aman dilersek affeder. O kerem sahibidir, o bağışlayıcıdır, o affedicidir, o ihsan sahibidir, o Rahman ve Rahiym'dir: Kullarının âsilerini bile affeder, ayıplarını setreder. Salihlerin derecelerini yükseltir:

HİKÂYE Zinnûn-i Mısri hazretleri nakledip haber veriyor:

Günlerden birgün, kırlık bir yerde namaz kılıyordum.

Önümden hızla bir akrep gelip geçti. O kadar sür'atli hareket ediyordu ki, dikkat ve merakımı çekti. Namazımı bitirip selâm verdikten sonra o akrebi düşünmekten kendimi alamadım. Böylesine bir hızla nereden gelip nereye gidiyordu acaba? Onun, emr-i ilâhî ile bir yere gittiği ilham ile bana bildirilince, peşine düştüm ve akrebe yetişerek onu izlemege başladım. Akrep, bir akarsuyun yanına vardı ve o ânda rüzgârın savurup önüne getirdiği irice bir yaprağın üzerine atladı ve bir sal gibi o yaprakla karşı kıyıya geçti. Ben de yüzerek suyu geçtim ve takibe devam ettim. Karşıda geniş dalları etrafa gölge saçan bir ağaç vardı ve altında bir adamcağız uyuyordu. Ulmaya ki bu akrep bu kadar sür'atle bu adamı sokmağa gelsin demege kalmadan, dehşetle farkettım kı, uyuyan adamın başı ucunda iri bir kobra yılanı duruyor ve ona saldırmak için âdeta fırsat kolluyordu. Akrep aynı hızla ağaca tırmanmaga başladı ve yılanın başı hizasına kadar çıkti ve birden kendisini boşluğa bırakarak yılanın başına kondu ve o koca yılanı sokarak hemen oracıkta öldürdü, geldigi yere dogru dönerek aynı hızla uzaklaştı ve gitti. Kendi kendime şaşırıp kaldım ve derin derin düşüncelere daldım:

— Bu yatan kişi, Allahu tâlâ'nın ne kadar sevdiği bir kul olmalı ki, Mevlâyı müte'al hazretleri onu o zalim yılanın serrinden kurtarmak ve korumak için o akrebi görevlendirdi, diyordum ki, Cenab-ı vâcib-il vücud ve sahib-il kerem-i velcûd; yönsüz, sessiz, harfsiz ve sözsüz:

— Yâ Zinnûn! buyurdu. O kişi, sevdigim kullarırndan değildir. O âsi ve günahkâr bir kuldur. Irade-i ilâhiyyeme aykırı olarak içki içmiş ve orada sızmıştı. Buna rağmen, o âsi ve zalim kulumu yılanın şerrinden korudum. Zira, gerçek koruyucu ancak benim, âsi kullarımı dahi yerine göre korur, kollar ve kurtarırım.

Uyuyan kişiyi uyandırdım ve akrebin sokup öldürdüğü iri yılanı göstererek olup bitenleri kendisine anlattım. Allahu tâlâ'nın bu ihsan ve inayetine karşı onu tövbeye dâvet ettimn.

Önce büyük bir şaşkınlık geçirdi ve sonra kendisini toparlayarak ağlamağa ve döğünmeğe başladı ve gözyaşları arasında bana:

— Benim gibi âsi ve zalim kulunu dahi koruyup kollayan yüce Mevla, zât-ı ülühiyyetine itaat ettigim takdirde elbette daha büyük ihsanlarda bulunacaktır, dedi, derhal tövbe ve istigfar etti ve ârifler menziline erişti.

HİKÂYE Bazı kimseler, ağaçlıklı bir su kenarında çalgı calıp içki içiyorlar ve kendi avuntularına göre eğleniyoriardı. O kadar ki, bunların çalıp söyleşmeleri ve gülüp oynaşmaları, etraftan gelip geçenlerin ilgi ve dikkatlerini çekiyordu. Bunlardan birisi dinî bir gayretle Allah için gazap etti ve Mâ'ruf-u Kerhi kuddise sırruh hazretlerine bu mâ'siyyet meclisini göstererek:

— Ya Şeyh! dedi. Bu kötü kişilere beddua eyle..

Hazret-i Şeyh, mübarek ellerini kaldırdı ve o içki meclisinde bulunanların duyabilecekleri yüksek bir sesle niyazda bulundu:

— Ilâhî! Bu kullarını dünya âleminde böyle şen ve şâtır kıldığın gibi, âhirette de şen ve şâtır eyle!..

Dua ve niyazı bir ânda müstecap oluvermişti. O içki meclisinde bulunan günahkârlar, yalnız serhoşluktan ayılmakla kalmadılar, gaflet uykusundan da uyandılar, sanki o fâsıkların fıskı salâha ve cürümleri felâha tebdil olunmuştu. Ellerindeki kadehleri ve içki şişelerini yere vurup kırdılar, sazlarını parçalayıp yaktılar ve hemen tövbekâr oldular. Böylece, âhiretleri ma'mur, mâ'siyetle kararan gönülleri mesrur oldular ve gerçekten ebedî âlemde de şen ve şâtır olacak ibadet ve tâ'at yolunu buldular.

Mâ'ruf-u Kerhi hazretlerinin kabr-i münevverleri Bağ-

Sayfalar 512–517 · Envârü’l-Kulûb I — tarikat.org