Ara
Menü

Sayfalar 490–495

1.816 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 490–495

Şeyh Adli efendi, kahvesinden bir yudum çekerek gülümser ve:

— Öyledir oğul öyledir, buyurur. Beni yakan, benden oldu!..

Gülçiçek hanımla, Derviş Mehmed'i evlendirirler ve onlar da mes'ut ve müreffeh kir ömür sürerler.

Ey tâlib-i hak:

Dil, gerçekten dünyanın tatlı şeyi oldugu gibi, aynı dil aynı zamanda dünyanın en acı şeyidir. Dil, dertlere dermandır. Dil, tercüman-1 esrar-, Rahman'dır. Dil, sırrın anahtarıdır. Dil, iymanın ve islâmın nişânıdır. Dil, tefsir-i Kur'an ve nâkil-i chadis-i Resûl-ü Rahman'dır. Dil, cennetin de anahtarıdır.

Fakat, aynı dil bazan öldürücü bir zehirdir. Dil, cemiyetleri toplar ve cemiyetleri dağıtır. Dil incitir, dil yaralar. Dil, gönül yapar. Dil, gönül yıkar. Meziyetleri saymakla, yazmakla tükenmeyeceği gibi kabahat ve mâ'siyyetleri de anlatmakla bitmez.

Onun içindir ki, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:

(Iki et parçasına sahip olunuz. Zira, bu iki et parçası insanı â'lâyı ılliyyine yükselttiği gibi, esfel-es-sâfiliyn'e de gönderir. Bu iki et parçası, saltanat tahtına ve şeref kürsülerine çıkardığı gibi, insanı sehpaya ve darağacına kadar da iletir.

Biri, iki çene arasında ve diğeri iki but arasında bulunan bu iki et parçasına dikkat edin ve onları hakkiyle ve lâyıkiyle koruyun. Onları, iyi ve doğru kullananlar, iki cihanda aziz olurlar. Kötüye kullananlar da, yine iki cihanda rezil ve zelil olurlar.) buyurmuşlardır.

Bu sebeple, gerçek ve hâlis Müslüman o kişidir ki, Müsümanlar onun elinden ve dilinden emin olurlar. Gerçek ve hâlis Müslüman, mahlûkat-ı ilâhiyyeyi elleriyle ve dilleriyle incitmezler. Onlar, hatta bir yeşil yaprağı dahi dalından koparamazlar. Onlar, bu yeşil yaprağın da canlı oldugunu ve kendi dili ve haliyle Hakkı zikir ve tesbih ettigini, onun da bu âleme vazife ile getirildiğini düşünür ve bilirler. Kaldı ki, bâtıl bir şey yaratılmamıştır. Herşeyin, zatı güzel, belki sıfatı çirkindir.

HİKAYE Bütün tebaasının şerrinden yaka silktigi zâlim bir hükümdar, birgün halka hitap ederken yüzüne bir kara sinek konar. O müstebit adam sinegin konmasından rahatsız olur, eliyle kovalar, sinek yine konar, bir daha, bir daha, sineği bir türlü def'edemez. Hükümdar, kızar ve sinirlenir ve huzurunda bulunan alimlerden Dahhâk'e dönerek:

— Bu pis hayvanın yaratılmasındakı hikmet ve keramet nedir ki, Allahu teâlâ bu müz'ic mahlûku halketti? diye sorar.

Dahhak, hiç düşünmeden taşı gedigine koyar:

— Bunu bilmeyecek ne var a devletli? der. Sizin gibi zâlim ve kibirlilerin kibrinizi kırmak için, onlara azlerini bildirmek için, Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretleri sinekleri halk ve icat buyurmuştur.

Evet efendiler:

Mahlükatın en şereflisi, en üstünü ve en mükemmeli olan insanlara hükmeden zâlimler, bir sineğe söz geçiremez ve onunla baş edemezler. Uysa, sınek yaratılanlar içınde en kücuklerınden ve en çelimsizlerindendir. Ne var ki, zalimlere karşı Allahu azim-üş-şânın bir ordusudur. Tanrı'lık dâvasına kalkışan Nemrud'u bir topal sivri sinek helâk etmedi mi? Onun, muazzam ve muhteşem ordusunu, Allahu tâlâ'nın bir ordusu olan sivri sinekler dağıtıp bozguna uğratmadı mı? Bâtıl bir şey yaradılmadıgına açık bır delll!

Ilim diyoruz, fen diyoruz, teknik diyoruz. Evet, bunlar da insan toplumları için lüzumlu ve faydalı unsurlardır. Bunların kıymet ve ehemmiyetlerini inkâr etmiyoruz. Yalnız, düşünemiyoruz ki, gözle görülmeyecek kadar küçücük, mini mini bir mikrop bazan insan topluluklarını topyekûn yere seriyor da, ilim ve tıp buna bir çare bulamıyor. Daha, ilmin ve tıbbın adlarını bilemediği ve varlıklarını göremediği bir çok virüsler ve mikroplar bulunduğunu saklayabilir miyiz?

Şunu iyi bilmeli ve bellemelidir ki, bâtıl hiçbir şey yaratılmamıştır. Herşeyin, en küçük zerreye kadar herşeyin bir vazifesi ve gereği vardır. Onlar, o gözle görünmeyen mahlûklar bu vazifelerini yerli yerince ve hakkıyle yaparlar. Akıl sahipleri için bu âyetler kâfi degil midir?

Dedi hakiyın: «Bilmediğim nesne kalmadı!»

Dünyayı bildi biçare, kendini bilmedi..

HIKÂYE İrfan ve iz'anı kıt ve kısır, bir şeye aklı ermez ve haddini bilmez bektaşilerden birisinin ensesini bir böcek ısırır. Ne olduğunu anlamak ve ısırılan yeri kaşımak için el atınca, bir böcegin ezildigini farkederek elini koklar ve tahta kurusu olduğunu anlar. Kokusundan iğrenip tiksinerek o yarım aklıyle Allahu teâlâ'ya karşı küstahlıkta bulunur:

— Hey Tanrım! der. Şunu yaratmışsın ama, hiç kokusunu koklamaz mısın?

Aradan zaman geçer. Bektaşinin ensesinde bir yara peyda olur. Kapısını aşındırmadık hekim, baş vurmadık eczacı bırakmaz ama, yarası da bir türlü iyi olmaz, mütemadiyyen akar durur. Ne yapacağını, ne edecegini şaşırmış, iztirap içinde dolaşırken, günlerden bir gün bir tabib-i hakka rastlar. O mübarek zat kendisinden ensesini niçin bağladığını sorar ve bektaşi de durumunu ona anlatır. O tabib-i hâzık, yarasını muayene ettikten sonra kendisine şu tavsiyede bulunur:

— Evlât, on tane tahta kurusu yakalar ve onları biraz su ile yutarsın. Bir o kadarını da ezip güzelce yarana bağlarsın.

Kısa zamanda yaran iyi olur ve hiçbir şeyin kalmaz.

Bektaşi, sillenin nereden geldigini derhal anlar ve tarif edilen ilâcı da yaparak gerçekten iyileşir. Bir süre sonra, bizim bektaşi bir deniz yolculuğuna çıkar ve bindiği gemi yarı yolda şiddetli bir fırtınaya yakalanır. Bir ölüm-kalım telâşı ve heyecanı başlar. Yolcular duaya, niyaza, ricaya başlarlar.

Kimi tekbir getirir, kimi salâvat-1 şerife çeker, kimisi secdeye kapanır, vel-hasılı geminin içinde bir karışıklıktır gider. Bektaşi, hiç oralı olmaz ve bir kenara çekilerek büyük bir sabır, sükûn ve tevekkül içinde etrafını temaşa eder.

Uzatmayalım, fırtına biraz yatışır. Bozulan sinirler düzelir, akıllar başlara gelir, kurtulduklarından dolayı harnd-ü senâ ve birbirlerini kutladıktan sonra bektaşiye sorarlar:

— Erenler, o kargaşalık içinde hepimiz bir türlü dua ve niyaz ettigimiz sırada, sen bir kenara çekilmiş, büyük bir tevekkülle etrafı seyrediyordun. Senin içine hiç korku düşmedi mi, Hiç olmazsa bizim korku ve telâşımız seni heyecanlandırmadı mı? Nasıl oldu da bu derece sâkin ve sabırlı olabildin?

derler. Bektaşi kendilerine şöyle cevap verir:

— Ben, dua ve niyaz ile de olsa, Allahu tâlâ'nın işine karışmaya tövbe ettim. Bir kerre onun işine karışacak oldum,

kokusundan igrendigim ve tiksindigim tahta kurularını yedirmek suretiyle beni cezalandırdı, der.

Evet, insan diline sahip olmalıdır. Söz, bir tohumdur. O dil dediğimiz küçücük et parçası, bir çok kimselerin su-i hâtimesine, yani âhirete iymansız göçmesine sebep olmuştur.

Bazı akılsızlar, Cenab-1 hakkın herbirisinde derin sırlar ve hikmetler bulunan ef'al-i ilâhisini, kendi kıt ve kısır akıllarıyla ölçmege, hâşâ estagfirullah noksanlık görmege, o noksan görüşleriyle de hükümler vermeğe meylederler. Oysa, orların noksanlık gibi gördükleri, kendi noksanlıklarıdır. Yani, bu temayülleri ile kendi sakat ve noksan görüşlerini bizzat itirai etmiş ve açıklamış olurlar.

Ef'al-i ilâhiyyede ve mahlükat-ilâhiyyede —Hâşâ— noksanlık gören bu bakar körler, bu sakat görüşlerinin cezasını mutiâka ve pek acı olarak göreceklerdir. Bektaşinin başına gelenleri, hikâye gibi okuyup geçmemelidir.

Allahu teâlâ'yı ve onun ef'al-i ilâhiyyesindeki sırları sen ve ben nasıl anlayabiliriz? Anladığımızı zannettiklerimiz, ekseriya anlayamadığımızın ifadesidir. O, öyle bir Allah'tır ki, her emrinde aziz ve galiptir. Görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen bütün âlemleri bir KUN (OL!) emriyle zuhura getirmiştir, bir emriyle de kahır ve helâk edecektir. Görenler ve bilenler için, her ân halk ve icat eylemekte ve bir ândan çok kısa bir sürede de kahır ve helâk etmektedir. Esmâ'sının tecelliyatı her ân erbabına tecelli etmektedir. Irfan, iz'an ve basiret sahipleri için, bunun böyle olageldiği âşikârdır.

Imam-ı Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimiz buyuruyorlar ki:

-- Insan, insanın keyfiyet ve mahiyetini idrak edebilmekten âciz bulunduğu halde, nasıl olur da ulüvvü izzet ve kemal-i kudret ve azamet sahibi olan, kendisini yaratan Hâlik-i â'zamın, ol cebbâr-ı zi-kademin keyfiyetini anlayabilir? Ef'alindeki sırlara vakıf olabilir? Bütün kâ'inat ve mükevvenâtın, bütün mahlükat ve mevcudatın mucidi ve hâliki bizzat zât-ı ülühiyyetidir. O, hayat-ı ebediyye ve ezeliyye ile hay'dir, diridir. Şu halde, yaratılması sonradan olan ve hayatı fâni bulunan insan, bu aczi ve zaafı ile kudret-i külliyye olan kaviyyü azizi ve onun ef'alindeki sırları idrak ve ihata edebilir mi?

Ey aklım başımda diyen fâni! Görecek gözün ve düşünebilecek aklın varsa, bu kâ'inatın nasıl halk ve icat olunduğuna ibretle bak.. Okuyabilirsen, neler görecek ve neler okuyacaksın.. Işte, o zaman neler anlayacak ve nelerin farkına varacak-

sın.. Sakın ha, görebildigin okuyabıldigin, sezebildigin, anlayabildiğin kadar da sanma!.. Ancak, nasibin kadar, irfan ve iz'anın kadar görür, okur, sezer ve anlarsın.. Bu kâ'inatın satırlarının ve dizilerinin künh-ü hakikatine vakıf olabilmek için derin derin düşün.. Çünkü, her gören okuyamadı, her okuyan anlayamadı, her anlayan da anlatamadı.. Mutlâka okuyan anladı, mutlâka bakan gördü, mutlâka düşünen düşündü ve buldu..

Dünya hayatında da böyle değil midir? Her çalışan zengin olmaz. Fakat, mutlâka çalışan zengin olur. Her iyman eden hakkı bulamadı, mutlâka iyman edenler hakkı buldular, hak rizasına erdiler.. Evet, düşün, derin derin, uzun uzun düşün..

Zira, bu gördüğün âlemin herbiri göklerden mele-i â'lâdan sana varıncaya kadar ibret verici dersler, risâleler, kitaplardır. Okuyup anlayabilene bu dersler, bu risale ve kitaplar ve bu mübarek levhalar, kâ'inatı temaşa edici olan levha-i vücuda yazıldı. İyi bil ki, Hak'tan gayrı nesne yok!..

sl dog re-eunemâ tüvellû le-semme vechullah...

El-Bakar: 11;

(Ne tarafa yönelirseniz, namazda onu kıble edinmenize riza gösterir.)

ALLAH de!.. ALLAH demekle de kalma! Zira, çölde susuzluktan bunalan kişi SU. SU.. demekle suyu elde etmiş olamaz..

Bil, bul, ol!.. Bilmeden bulamazsın, bulmadan olamazsın, olmadan göremezsin.. (Este'izübillâh, Vücuhün yevme-izin nâdiratün ilâ Rabbihâ nâzirah = O gün nice yüzler ter-ü tazedir, pırıl pırıl parıldar, zira Rablerine nazar kılarlar..) sırrı bu âlemde iken zuhura gelsin.. Zira, dünya hayatında â'ma (Kör)

olanın âhirette de kör olacağı muhakkaktır. Bilmez misin ki:

(Este'izübillâh, Ve men kâne fi hâzihi â'mâ fe-hüve fil-âhireti â'mâ ve edallü sebiylâ = Kim bu dünyada kör olursa, âhirette de kördür ve yolca daha şaşkındır.) buyurulmuştur. Burada hakkı göremeyen gafil, âhirette de göremez. Burada kör olan, âhirette de kördür demek, baş gözleri görmeyen körler demek değildir. Bu âyet-i kerime, baş gözleri gördüğü halde,

kalp gözleri kör olanlar içindir. Allah için Allah de, hakki kendinde bul, gafiller gibi göklerde ve dışarıda arama.. O, her yere hazır ve nâzırdır. O'nun, kahr-ü galebesi ve lûtf-ü ihsanı herşeyi muhittir. O'nu zikredeni, o zikreder. O'na yürüyene,.

o koşarak gelir. O'na tövbe edene rahmeti boldur. O'nu isteyene, o zâtını ve didarını gösterir. O halde, zikre ve tevhide devam et.. Geceler, ömürleri toplar ve dagitır. Gece ile gündüz bir makas gibidir. Ömür kumaşını doğrar durur. Kısa geceler, heyecan ve endişe ile uzundur. Uzun geceler de neş'e ve sürur ile kısadır. Hakkı severek ve onunla sohbet ederek mesrur ol ki, uzun geceler sana kısa gelsin.. Onun, azamet ve celâlini düşün ve son nefesinden kaygulan ki, kısa geceler sana.

uzun gelsin. Neş'e ve sürur içinde geçen hayat, çabuk gelir geçer. Mihnet ve meşakkat dolu bir hayat ise uzun gelicidir.

Kabir ve cehennem azabına düçar olursan, bu azap kısacık bile olsa, sana çok uzun gelecektir. Gel, sen haktan gafil olma, zikre, tevhide devam et, namazla niyazla mesgul ol.. Ağayanların gözyaşlarını sil, içinde bulunduğun ni'metlerin kıymetini bil.. U'cubu, riyâyı, hasedi, öfkeyi terket.. Aczini, hiçligini bil, kaviyyi bil, bul, ol.. Ona muhtaçsın, ondan geldin, yine ona döneceksin.. Onu sev, onun huzuruna varmayı çirkin görme, mal ve mülkünü helâlden kazan, hak yola sarfeyle. Unutma ki, imtihanın dördüncü sorusu maldan olacaktır. Mal, salih insan elinde ne kadar güzeldir. Mal, günahkâr insanın elinde ne kadar kötü bir belâdır.

HİKÂYE Abbasi halifelerinden Harun-er-Reşid, ulu bir sultan, şarka ve garba sahib-i ferman idi. O da öldü, sen de, ben de ölecegiz. Harun-er-Reşid'in, bazı icraatından insanların yalanyanlış bildiklerini tarihler kaydetmiştir. Hakikatini de defter-i â'malinde yazılı bulunduğu halde, hesap vermek için boynunda asılmış vaziyette beklemektedir.

Tarih okumalı, hata ve savaba düşenlerin hallerinden anlamalıdır. Onlardan ibret almalıdır ve insan olan bunlara bakarak kendisini islâha çalışmalıdır. Tarihlerde okuyup geçtiklerimiz,istikbalde bizim de başımıza gelebilir. Yoksa, başkalarının kusurlarını, hata ve noksanlarını görüp okuduğu halde, kendi eksikliklerini düzeltemeyen zavallılardan olmak hüner degildir. Başkalarının kusurlarını ayıplayan, herşeyden