Ara
Menü

Sayfalar 483–489

1.884 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 483–489

HİKAYE Ustad-1 muhteremim ve mürşid-i mükerremim olan zatın peder-i âlileri (Allahu teâlâ, onların ruhlarını takdis buyursun.) bir toplantıda sohbet ederlerken, o devrin saray hekimlerinden yüksek rütbeli bir zat şöyle bir mütalâa ileri sürer:

— Efendim, günümüzde tıp ilmi hayli ilerlemiş ve bir çok illetlere çare bulmuştur. Binaenaleyh, çagımızda hastalara okumakla degil, tıp ilmiyle devâ aramak gerekir. Artık, okunmaga gelenleri doktora göndermelidir, der.

Bu fikrini açıklarken de okuyanı ve okutanı istihfaf eden bir tavır takınır. Oysa, her hasta okunmaz ve çoğu zaman tıbbın el çektiği hastalar okunur. Sonra, ârifler bilirler ki, mide ülseri, mesâne veya akciğer kanseri gibi hastalıklarla, kopan kol veya parmak, kırılan el ve ayak okumakla, nefes etmekle tedavi edilemez. Okumak ve okunmak daha ziyade ruh hastalarına, gönül sıkıntılarına, iç darlığına müptelâ olanlara şifa verir.

Kendisine cevap veren bulunmadığını gören hekim, işi azıtır ve ileri geri konuşarak mâ'neviyyat ve mukaddesata dil uzatmaya kadar varır ve işte o zaman bu haddini bilmez zata haddini bildirmek vâcip olduğundan, efendi kendisini yukarıdan aşağı süzer ve:

- Doktor bey! der, kalıp kıyafetine bakılınca, insan gibi görünüyorsun ama, o pek ögündügün tahsilin ve ilmin seni adam edememiş. Haddini bil ve aklının ermedigi mese'lelerde fikir beyanına kalkışma be eşşek herif!

Ortalığı birden derin bir sessizlik kaplar. O yüksek rütbeli hekimin rengi sararır, morarır, eli ve ayağı titremeğe başlar. Bu hakarete mukabele etmeğe cür'et edemez, zira karşısında yaşlı ve nurlu bir zat-ı şerif vardır. Ama, bunu yutmağa da haysiyeti elvermez ve ne yapması gerektigini tasarlarken, fendi gayet tatlı ve yumuşak bir sesle:

— Ne oldu doktor bey oglum? diye sorar. Renginiz sarardı, elleriniz ve ayaklarınız titremege başladı, renkten renge girdiniz..

Doktor, birden boşanır:

— Nasıl titremesin? der. Durup dururken bana hakaret ettiniz.

Efendi, temin eder:

— Estagtirullah evlât, der. Hakaret içın degil, seni uyarmak ve ne kadar yanlış düşündüğünü sana ispatlamak için kasden öyle konuştum. Sen, bir doktorsun ve ilim adamısın.

Bak, ben sana ne hap yutturdum, ne iğne yaptım, ne de sinirlerini bozacak bir ilâç verdim. Sana söyledigim insan sözü idi ve bu kadar tesir etti, elin ayağın titredi, rengin degişti, hal den hale girdin. Insan kelâmı, bir insanı bu hale getirirse, Allah kelâmının tesiri olmaz mı dersin? Meğer ki, Allah kelâmını söyleyecek temiz bir agız olsun, bilmem anlatabildim mi?

Doktor, hatasını anlar ve pişman olur. Efendinin ellerini öperek affını niyaz eder, kucaklaşıp anlaşırlar.

Evet, bir insan sözü başka bir insanı bu kadar etkilerse, Allah kelâmı tesir eder mi, etmez mi, bunu da sizler düşününüz. Biz gelelim Şeyh Adli efendinin kıssasına:

Evet, Sultan Ahmed Han'ın kızı bir nefeste iyi olur ama, bu arada iç hazinedar kalfa da şeyh Adli efensiyi görür görmez ona âşık olur. Eh, gönül bu ya!.. Olur mu olur, aşk memduhtur, güzeldir ama, hayvanî olmamalıdır. Aşksız gönül, şeytan evidir.

Ey gönül! Geç gayrıdan, aşka eyle iktidâ;

Leylâ'yı sevmeden, Mevlâ bulunmaz..

Mevlâyı sever ve Leylâye bulur. Mevla'sız Leylâyı sevenle ise, belâyı bulur.

Bütün madde ve mahlûkat, çift yaratılmıştır:

Sübhanellezi halâk-el-ezvâce killehâ...

Yâ-sin: 34 (Noksan sıfatlardan münezzeh ve kemal sıfatlarıyla muttasıf bulunan Allahu zül-celâl vel-kemal, herşeyi çitt olarali yaratmıştır.)

Vücut ve ruh bakımlarından tek olarak yaratılan, herşeyi ekmel ve mükemmel, mebde-i kâ'inat, müntehâ-i âlem-i meycudat, hâtem-ül-Enbiyâ, Melce-i fukara, sahib-i mi'râc, sahib-i mû'cizat, malik-i Kur'an, sahib-i burhanı vel-ihsan, olan Re-

sül-ü zişân aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Mennân efendimiz hazretleridir. O, yek ve tek yaratılmıştır. Bu âlem, bir benzerini ne görmüştür, ne de görecektir. Esrar-1 Muhammediyye'ye eren, kendi çapında erdi. Hakikat-ı Muhammediyye'yi gören, kendi çapında gördü. Cinsiyyette âdem ve hılkıyyette sebeb-i hilkat-i Adem'dir, sebeb-i hilkat-i âlemdir. O, mücrimlere şâfi, mü'minlere kâfi ve âşıklara vâfidir. Hüviyette hak, didar-1 mutlâktır. Siyreti hak, sureti hak, gönül beyti hak ve sadri arş-istevâ'dır. Bir misli, bir benzeri yaratılmamıştır, yaatılmayacaktır.

Evet, bütün madde ve mâna âlemi birbirine âşıktır. Kâ'inat, aşk ile kurulmuş ve aşk yüzünden akan gözyaşlarıyla yugurulmuştur. Bunun böyle oldugu erbabına malûm ve ehl-i basirete ayandır.

Yandım kül oldum, düşeli aşka...

Dosta kul oldum, düşeli aşka...

Yârimi bildim, arayıp buldum, Bilmem ne oldum, düşeli aşka...

Sem'a uyandı, âşıklar yandı, Nura boyandı, düşeli aşka...

Başımı verdim, vasina erdim, Didârı gördüm, düşeli aşka..

Başım kurbandır, sinem uyandır, Ciğer püryandır, düşeli aşka...

Verdim ben canı, akıttım kanı, Buldum cananı, düşeli aşka...

Özüm uyardım, huzura vardım, Yaramı sardım, düşeli aşka...

Pervane misal, hembezm-i visâl, Geçti sinnü-sâl, düşeli aşka...

Edem'in ahdı, terketti tahtı, Değişti bahtı, düşeli aşka...

Mansur'un dârı, aşk oldu kârı, Yok etti varı, düşeli aşka...

Aşkın esiri, yoktur iksiri, Neyler mesiri, düşeli aşka..

AŞKİ yol buldu, yine kul oldu, Yâr ile doldu, düşeli aşka..

Sözü galiba uzattık, Şeyh Adli efendinin hikâyesine devam edelim:

Iç hazınedar kalta, şeyh Adlı etendının aşkıyla sararıp solmaga, yanan yurecıgıne hergun bıraz daha aşk ateşı dolmağa devam ededursun, mes'ele Sultan Ahmed Han'a duyurulur. Padişah, şeyh yüzü görmüş ve mürşit eli tutmuş bir insandır. Halden anlar, hele aşk hâletini iyi bilir bir zat-1 şeriftir.

Sözü buraya getirmişken, bir Hadis-i şerifi nakletmeden geçemeyecegim. Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri: (Bir kimse, aşk illetine düçar olsa ve fakat bu sırrını saklayarak bu dertten ölürse, şehit olarak âhirete intikal eder.) buyurmuşlardır. Islâm dini, sevgi ve aşk dinidir.

Sevmek ve sevilmek, cidden ve hakikaten ne kadar güzeldir.

Allah Teâlâ ve Resül-ü müctebâ da güzeldirler. Kur'an ve islâm da güzeldirler. Allahu azim-üş-şân, güzeldir ve güzeli sever. Hemen ilâve edelim ki, hayvanî aşkın dinimizde ve dersimizde yeri yoktur.

Evet, Sultan Ahmed Han, Şeyh Adli efendiye haber salar ve kendisini saraya dâvet eder. Şeyh efendi saraya teşrif eder. Padişah, hal hatır sorduktan ve bir süre sohbet ettikten sonra, asıl mes'eleye temas etmeden sorar:

— Şeyh efendi, aşktan anlar mısınız?

Adli efendi, düşünmeden cevap verir:

— Sultanım, biz aşk üstadıyız. Hem talim ettik, hem de talim ettiriyoruz.

Bunun üzerine, padişah işi şeyh efendiye açar ve iç hazinedar kalfanın kendisine âşık olduğunu, bir hastalık derecesine varan bu ümitsiz aşk yüzünden sararıp solduğunu anlatır ve bir çare bulunmazsa, bu yüzden ölebileceğini iymâ eder.

Şeyh efendi:

— Zât-1 hümayunlarına göre çaresi nedir? diye sorar ve padişah:

— Çaresi, zât-ı fazilânelerinin malûmudur, cevabını verir ve aralarında şöyle bir konuşma olur:

— Ben, bu yaşıma geldim, henüz dünya evine girmedim.

Madem ki, mes'ele böyle oldu, Allah'ın emriyle evlenelim. Ancak, bizim hayat seviyyemiz malûm-u seniyyeleridir. Acaba, hazinedar hanım buna tahammül edebilirler mi? Bizde, bir lokma ve bir hırkadan başka bir şey bulunmaz.

Gerçekten Şeyh Adli efendi, bir çok emsali gibi dünya malına kıymet ve ehemmiyet vermeyen bir gönül eridir. Padişahın kızını nefes ederek şifaya kavuşturduğu gün, kendisine atiyye-i şahane olarak ihsan edilen parayı, Beyazıt'ta işkembe çorbacılığı yapan ve uzun zamandır borcunu ödeyemeyen bir Bulgara vermiş ve onu borcundan kurtarmıştır. Sırtına giydirilen kıymetli kürkü de, üzerinde hiçbir giyeceği bulunmayan bir fakire hediye edivermiştir. Bu sebeple, padişaha endişesini samimiyetle açıklar ve der ki:

— Sultanım, iç hazinedar kalfayı şu şartla nikâhıma alırim. Mangır (Yani para) ve eşya istemem. Dügün de yapamam. Sırtındaki elbisesiyle nikâhını kıydırır ve elinden tutar alır, götürürüm.

Hazinedar kalfaya, şeyh efendinin bu şartları aynen bildirilir ve o da bunları canına minnet bilerek kabul eder, padişahın emriyle saray imamı orada nikâhlarını kıyar, şeyh Adli efendi halilesinin elini tutar ve Topkapı Sarayından yaya olarak yola çıkarlar. Yürüye yürüye Koca Mustafa Paşa'ya Sünbül Sinan hazretlerinin zaviyesine varırlar. Tevekkeli dememişler: Saltanat sultanlara bend-ü kayd imiş, dervişler eski bir aba içinde sultan imiş.. Gerçekten, Sünbül Sinan âsitanesine varır varmaz, iç hazinedar kalfa sultan hanım oluvermiş, sırtındaki ferace ile ayağındaki ayakkabıları bile fakirlere verilmek üzere zevci Şeyh Adli efendiye teslim etmiş ve:

— Rabbime hamd-ü senâlar olsun, ben aradığımı buldum, muradıma erdim, görmek istediğimi gördüm, bu ferace ve ayakkabılar bundan böyle bana gerekmez. Bu ilâhî saraya canlı girdim, inşâ'allah buradan cansız olarak çıkarım, der.

Bir yıl sonra, kendilerine ayın on dördü gibi bir kız çocuğu ihsan buyurulur. Hazinedar kalfanın, şeyh Adli efendiye olan aşkının ilk meyvesi olduğundan ismini Gülçiçek koyarlar. Kızcağız büyüdükçe güzelleşir, güzelleştikçe namı dillere destan ve bir gören ona hayran olur. On beş yaşına vardığı yıl, sadrazam, vezirler, âlimler nikâhına talip olurlar. Şeyh efendi, halilesini karşısına alır ve ona:

— Yavrumuzun güzelliginin, bizim de kendisinin de başımıza bir felâket getirmesinden endişe ediyorum. Malûm ya, balığın eti halkı kendisine düşman etmiştir. Tilkinin ve sansarın kürkleri de, onların başlarını yemiştir. Bir çok hükümdarların başlarını da, saltanat hırsı götürmüştür. Yavrumuzu evlendirelim, ama talibi pek çok. Hangisine versek, ötekiler bize düşman kesilecekler. Benim ise, ne mesleğim ne de meşrebim itibariyle düşmanlığa tahammülüm yoktur. Ben, şöyle bir çare düşünüyorum, bilmem sen ne dersin? Kızımıza talip olanlara ilân edeyim. Kendilerine üç soru soracağimı, bu sorularımın her üçüne veya hiç değilse ikisine cevap verebilene kızımı nikâhlayacağımı bildireyim.

Refikası, boynunu bükerek:

— Siz bilirsiniz efendim, cevabıyla işi şeyh efendiye bırakır. Adli efendi, kızına tâlip olanlara haber salar ve sor?larıyla şartını bildirir. Bu üç soru şu şekilde tertip edilmiştir:

BİRİNCİ SORU: Kızımı nikâhlamak isteyenler, bana dünyanın en tatlı şeyini getirecektir.

Damat namzetleri, kabiliyet ve istidatlarına ve kendi akıllarına göre, dünyanın en tatlı şeyi olduğunu sandıkları nesneleri bir paket halinde ve üzerinde kendi isim ve imzaları olmak üzere şeyh efendiye takdim ederler. Şeyh efendi, gelen paketleri açar, kimisinde bal, kimisinde baklava, kimisinde şekerleme ve benzeri akla gelebilen ne kadar tatlı şey varsa meydana çıkar. Şeyh efendi, üzerinde kendi dervişlerinden Mehmed'in imzası bulunan paketi en sonunda açar ve o paketten de sögüş halinde haşlanmış koyun dili çıkar. Şeyh Adli efendi Derviş Mehmed'i çagırtır ve ona:

— Ben, dünyanın en tatlı şeyinin getirilmesini istemiştim.

Oysa, sen bana bir dil göndermişsin. Bunun sebebini bana söyleyebilir misin? diye sorar. Derviş Mehmed, boynunu büker ve:

— Şeyhim, der. Malüm-u mürşidâneleridir ki, dünyada en tatlı şey dildir. Dilden tatlı hiçbir şey yoktur.

Şeyh efendi, derviş Mehmed'i takdir ve tebrik eder:

— Aferin oglum, bu sorunun cevabını hakkiyle vermişsin.

IKINCI SORU: Kızımı nikâhlamak isteyenler, bana dünyanın en acı şeyi neyse onu getireceklerdir.

Yine bir çok paketler gelir ve bunlardan da akia gelebilen ne kadar acı şey varsa çıkar ve en sonunda derviş Mehmed'in paketinde yine bir haşlanmış koyun dili bulunduğıı görülür. Şeyh efendi, dervişini çağırarak:

— Ben, acı bir şey gönderilmesini istemiştim. Sen yine.

dil göndermişsin, bu ne iştir? diye sorar. Derviş Mehmed, edeple cevap verir:

— Efendim, malûm-u ârifaneleridir ki, dünyada en acı şey yine dildir.

Şeyh efendi gülümser:

— Damatlıgı hakettin ama, üçüncü soruyu da sorayım, hak yerini bulsun, der ve derviş Mehmed'e kendisine bir kahve pişirmesini emreder. Derviş Mehmed, kahveyi pişirmek için suyu kaynatırken, şeyh efendi de UÇUNCU SORU'yu sorar:

— Suyun tesbihini duydun mu?

Zira, dünya ve ukbâda Allahu azim-üş-şânı zikr-ü tesbih etmeyen hiçbir nesne yoktur. Fakat, derviş Mehmed bu soruya cevap veremez. Kendi kendisine düşünür:

— Acaba, kaynayan suyun tesbihi nedir?

Derviş Mehmed, ne cevap vereceğini düşündursun, onların konuşmalarını gizlice dinleyen Gülçiçek, damat namzedinin imdadına yetişir ve ona vereceği cevabı usulca fısıldar.

Zira, bu hadiseden bir süre önce, kendisi babası Şeyh Adli efendiye kahve pişirirken, aralarında şöyle bir konuşma olmuş ve o gün Gülçiçek bu sorunun cevabını babasından ögrenmiştir. Kahvenin suyunu kaynatırken Gülçiçek sormuş:

— Babacığım, lûtfen bana söyler misiniz, kaynayan su yun tesbihi nedir, — Kızağızım, kaynayan suyun tesbihi beni yakan, beni kaynatan bendendir.

— Anlayamadım babacığım, lûtfen biraz açıklar mısınız'?

— Yağmur yağar, küçük filizler, hasıl olur, bunlar büyür, önce fidan ve sonra ağaç olurlar. Zamanla, ağaçlar kömür, kömürler ateş olur, suyu kaynatır ve yakar. Demek ki, kaynayan su sudan ateş, ateşten su halkeden Hazret-i Allah'ı tesbih ediyor.

Evet, Gülçiçek bir süre önce muhterem babası Şeyhı Adli efendiden öğrendiklerini, usulca Derviş Mehmed'e fısıldar.

Kahvesini pişirip kendisine sunan Derviş Mehmed'e şeyh efendi tekrar sorar.

— Kaynayan suyun ne ile tesbih ettiğini duyabildin mi evlât?

Derviş Mehmed, az önce Gülçiçek'ten öğrendiği şeyleri açıklar:

— Şeyhim, der. Suyun tesbihi, beni yakan, beni kaynatan bendendir.

Sayfalar 483–489 · Envârü’l-Kulûb I — tarikat.org