Ara
Menü

Sayfalar 455–460

1.740 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 455–460

kı, öyle ulu bir muhabbettir ki, bir kulun kalbine girerse, ateş düşmüş gibi alâmetleri zahir olur. Bu öyle bir aşk ateşidir ki, od ve amber misali âşıkın her zerresine nüfuz eder ve bütün azalarından güzel bir koku etrafa yayılır. Onların iradeleri ellerinden gider ve aşk yolunda Mansur gibi berdar olmaktan bile çekinmezler.

Allahu teâlâ ve tekaddes hazretleri, insanı bir katre meniden halk eylemiştir. Kudret-i ilâhiyesinin en büyük delili ve şahidi yine insandır. Kadir-i Kayyûm olan Allahu zül-celâl vel-kemal hazretlerinin, kudret, hikmet ve azametini farkedebilmek için, o bir katre meniyi ve sonra ondan hasıl olan insanı kâmili gözönüne getirmek kâfidir. O bir katre meniyi, ana rahminde kudret fırçasıyla kana, daha sonra kan pıhtısına tebdil buyuran ve nihayet ona kuvvetli kemikler, mafsallar veren, akıllara durgunluk veren bir sinir sistemiyle bütün insan vücudunu donatan, çepçevre en uç noktasına kadar damarlar döşeyerek kanı dolaştıran, bütün bunları et ve deri ile kuşatan, sonra o cesedi ruh-u sultani ile dirilten ve ona dil verıp konuşturan, goz verıp gorduren, kulak verıp duyuran, el verip tutturan, ayar verıp yuruten, beyın verıp şaşmaz ve şaşırmaz bir intizamla bu mekanizmayı idare ettiren, tefekkür ve idrak verip hak ve hakikati öğreten Allahu azim-üşsân, insan adını verdigi o mümtaz ve müstesnâ mahlükun rahat yaşaması için yerleri, gökleri, yerler ve gökler arasındaki herşeyi biz âciz ve günahkâr kullarına hasr-ü tahsis eylemiş, üzerinde yaşadığımız bu dünyayı denizler, daglar, dereler, nehirler, renk renk, cins cins ağaçlar ve çiçeklerle süslemiş ve bütün bu ni'metlere karşı da kendisine kulluk etmemizi emir ve ferman buyurmuştur. Evet; Allah azze ve celle insanı en ‘âmil, en mütekâmil, bütün mahlûkatın en kudretlisi, en güzeli ve en akıllısı olarak halk ve icad buyurmuştur. Netekim mahbubu olan Habib-i edibini de insandan seçmiştir.

se büCNitbi Lekad halâknel insane fi ahseni takriym...

Et-Tiyn: 4 Meal-i münifi: Biz, insanı en güzel bir biçimde halk ettik.

Peki, bütün bu gayret ve himmetler, bütün bu ilâhî ni'metler boşuna mıdır? Insanoğlunun, bütün bu himmet ve ni'metlere teşekkürü nasıl olacaktır? Bu soruların cevapları gayet sade ve açıktır. Allahu teâlâ herşeyi insan için ve insanı da kendisi için halk ve icat buyurduğunu Habib-i edibi vasıtasiyle lûtfen ve keremen inzâl buyurduğu kitab-ı mübiyninde açıkça beyan ve ilân buyurmaktadır. Demek oluyor ki, insanın teşekkürü de, kulluk ve ibadete lâyık ve müstehak Allahu azim-üş-şândan gayrı hiçbir ilâh olmadığını bilmesi ve buna sadakat ve samimiyetle inanması, onun varlığına ve birliğine tam ve kâmil bir inançla iyman etmesiyle mümkündür.

Böyle bir iyman ve iykan ise, aşk ve muhabbet kapılarını açar. Hakkın munabbetine talıp olanlar ise, onu bilmege, onu bulmaga, onunla olmaga talip ve ragip olurlar.

Bir dilde iki yâre muhabbet sığmıyor, Halvetsaray-ı vahdete kesret sığmıyor..

hükmü gereğince, artık kalplerine Allahu tâlâ'nın aşk ve muhabbetinden gayrı hiçbir şey sokmazlar ve o vahdetsaray-1 aşkta haktan başka hiçbir şey bırakmazlar. Bu aşk ve muhabbete engel olabilecek ne varsa hepsini silkeleyip atarlar, kalplerini ve kalıplarını kelimenin tam mânasıyla temizler ve arındırırlar, ki mâ'şuk orada mihman olabilsin. Mâsi vadan arınmış o tertemiz kalplerinin burcuna livâyı Muhammediyye'yi dikerler, aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlüllah ile dolu ve süslü olanlar elbette ve elbette vâsıl-1 ilâllah olurlar:

Biz ârif-i agâhız, biz âşık-ı billâhız;

Mâşuk ile hemrâhız, müştak-ı cemaliz biz..

Ne tâlib-i dünyayız, ne ragıb-ı ukbâyız;

Biz âşık-ı Mevla'yız, müştak-ı cemaliz biz..

sırrına ererler. Yoksa, kalbe aşk-ı Muhammedi nakşolunmaz, agyâr kalpten sürülüp çıkarılmazsa, yâr o kalbe tenezzül buyurmaz. O kalbe ilhamat-ı ilâhisini duyurmaz.

Şu halde, zâhirlerimiz insan nakşıyle nakşolunduğu gibi, kalperimize de nakş-ı muhabbet-i ilâhiyye nakşolunmazsa, ve o nakıştan nur-u Ahmediyye tulû etmezse hiçbir yere varamayız, maksuda eremeyiz, yollarda kalır ve perişan oluruz.

Hz. Ahmed'e tutunmadan, Ahad'a vuslât yoktur. Muhammedi bilmeyenin, muhabbetten nasibi olamaz. Bunu, böylece bilmek gerektir.

HİKÂYE Şeyh-i şüyuh-u agâh, ârif-i billâh, Hallâc-1 Mansur kuddise sirruh hükm-ü takdir-i ezeli üzere zindanda mahbus iken, Şeyh Şibli kuddise sirruh hazretleri kendilerini ziyarete gitti.

— Yâ Mansur! Muhabbetullah nedir ki, bu yolda canını feda ediyorsun? Neden, pervane gibi muhabbet ateşine kendini atıyorsun? diye sordu.

Hallâc-1 Mansur şöyle cevap verdi:

— Yâ Şeyh! Bu mes'eleyi bugün bana sorma.. Yarın, imtihan meydanına gel, orada görüşelim. Zira, yarın beni o meydanda assalar gerektir. Bu soruna orada cevap verir ve müşkilini hallederim.

Gerçekten, ertesi sabah Hallâc-1 Mansur hazretlerini darağacına götürdüler. Şeyh Şibli de, o siyaset ve imtihan yerinde hazır bulunuyordu. Hallâc-1 Mansur, kalabalık arasında Şeyh Şibli'yi görünce, ona hüzünle seslendi:

— Ey aziz! Dünkü soruna şimdi cevap veriyorum. Muhabbetullah'ın evveli, kalbini maldan, mülkten, evlât ve iyâlden, dünya ve dünya içindeki herşeyden temizlemek ve bütün bunlara muhabbeti önlemek, bütün aşk ve muhabbetini ancak ve yalnız Allahu tâlâ'nın muhabbetine tahsis eylemek, kalbine onun aşk ve muhabbetinden başka hiçbir sey sokmamak ve ruhunu Allah yolunda Allah'a kurban etmekten çekinmemektir. Muhabbetullah'ın nihayeti de, o aşk ve muhabbet ateşiyle kalbi yakarak aşk sarayına varmak ve yârin cemalini görmektir, buyurdu.

Hidayet ehlinden gel olma menful, Surette virandır, siyrette mâ'mur;

Ne yüzden söyledi ENEL-HAK Mansur, İşitmişsin amma, dârı bilmezsin..

Hazer kıl bizlere dahletme zâhit, Mademki namus-ü ârı bilmezsin, Âşık-ı sadıklar merd-i Hüdâ'dır, Onların sevdiği yâri bilmezsin..

Allah yoluna malının kırkta birini veremeyen, üstelik zekâtını vermemek için türlü bahane ve firsatlar arayan gafilin, cennete girmegi umması şaşılacak ve uzun uzun düşünüle-

cek mes'ele değil midir? Bu ve benzeri gafilleri, şaşkınları ve zavalhları ikaz buyurmak için Allah celle Kur'an-ı hâkiminde şöyle buyurmaktadır:

Em hasibtüm en tedhul-ül-cennete..

El-Bakara: 214 Meal-i münifi: Ey mü'minler! Yoksa siz, sizden önce geçen Nebf'lerin ve mü'minlerin mesel olmuş halleri başınıza gelmeksizin cennete gireceğinizi zanneder misiniz?

Evet, bizden önce gelip geçen Nebilerle onlara tâbi olan ümmetleri ne korkunç belâlara ve musibetlere katlanmışlar da, cennete girmeği ancak öyle hak etmişlerdir. Yusuf aleyhisselâm, zindana atılmadı mı? Ibrahim aleyhisselâm, Nemrud tarafından ateşe atılmadı mı? Yine Hz. Ibrahim aleyhisselâm Allahu teâlâ yoluna bütün mallarını vermedi mi? Sevgili oğlu Ismail aleyhisselâmı kurbana getirmedi mi? Circis, Allah yoluna eza, cefa ve meşakkatlere gögüs germedi mi?

Zekeriya ve Yahya aleyhimüsselâm destere ile biçilmedi mi?

Onlar, Hakkın rizasına ermek ve cennetine girmek için bütün bu musibetlere ve belâlara seve seve katlanmadılar mı? Ey gafil! Allah yolunda, malının kırkta birine kıymadan cennete girebilmegi nasıl umarsın?

Bazıları da diyorlar ki:

— Efendim, biz devlete vergi veriyoruz. Vaktiyle vergi yokmuş ve o sebeple zekât verilirmiş!

Hey zavallı, hey şaşkın.. Yerin gögün, görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen âlemlerin Rabbi, yılda bir defa malının kırkta birini ver buyuruyor. Sen, kim oluyorsun da Rabbinin bu açık ve kesin emrine karşı bir takım bâtıl iddialar öne sürebiliyorsun? O malın tamamını sana kim verdi?

Verdiği gibi geri almasını da bilmez mi sanıyorsun? O mal ve mülk ve o altun ve gümüş kıyamete kadar senin yanında kalacak, seni ölümden kurtaracak mı zannediyorsun? Yarın, sen de başkalarından zekât ve yardım bekleyecek hale düşüverirsen halin nice olur? Hem, Rabbinin emrini tutmayacaksın, bir takım saçma sapan iddia ve bahanelerle zekâtını vermeyeceksin, sonra da Rabbinden rahmet ve magfiret bekleyeceksin..

Allahu tâlâ'nın huzuruna nasıl çıkacağını, kendini orada na-' sıl savunacagını hiç düşündün mü?

Ahiret ve kıyamete iyman eden, Allahu teâlâ'ya vuslât dileyen, onun rizasını kazanmağa çalışan, degil yılda bir kez malının kırkta birini, gerekirse malının tamamını canını, evlâdını Allah yolunda feda eder. Allah yoluna, mallarına ve canlarına kıyamayanlar, şefi-ül-müznibiyn olan Resûl-ü zişândan ne yüzle şefaat bekleyebilirler? Hem, ümmet-i Muhammed'den olduğunu söyleyeceksin, hem de onun tebliğ buyurdugu ilâhi emirlere ve hükümlere karşı geleceksin, olur mu böyle Müslümanlık, olur mu böyle insanlık? O zât-1 akdes, Allah yoluna herşeyini feda etmedi mi? Bu yolda bize, bütün ümmetine örnek olmadı mı? Senin, din-i mübiyn-i islâm uğrunda ve Allah yolunda ne gibi bir fedakârlığın var? Islâm dâvasına bir kuruşunu, bir tek kılını feda edebildin mi? Oysa, iki cihan serveri, mü'minlerin önderi ve âhir zaman peygamberi Uhut'ta islâm dâvası uğrunda savaşırken, mübarek dişlerini kırdılar, amcası Hz. Hamza radıyallahu anhı şehit ettiler, aziz şahsına ve kutsal şahsiyetine türlü türlü ezâ ve cefada bulundular da aslâ şikâyet etmedi. Evlât ve iyâlinin nafakalarını açlara ve muhtaçlara yedirdi. Hatta, âlem-i cemale intikal buyurduğu gün, hane-i saadetlerinde kalan son dirhemleri de fakirlere sadaka olarak dagıttı. O peygamberler peygamberi, Rabbine ibadet etmek için mübarek ayakları şişti de, yine kulluk ve ibadetten vazgeçmedi. Çok geceler, sabahlara kadar uyumayarak Rabbine el açıp ümmetinin af ve magfireti için niyazda bulundu. Ummetinin bağışlanmasını Haktan diledi. Hangi birisini sayayım, hangisini anlatayım?

Bır de, senın ve benım ıbadet dıye yaptıklarımızı, yapabıldıklerımızı, Islam ugrunda ve Allah yolundakı tedakarlıklarımızı gözönüne getirelim ve kara kara düşünelim. Halimiz ne olacak?

Ey benim kardeşim!

Bir gün, nasıl olsa hesaba çekileceğiz. Allahu teâlâ, bizi hesaba çekmeden biz kendimizi hesaba çekelim ve nefsimizin muhasebesini yapalım ve bilânçosunu çıkaralım. Bakalım, kârda mıyız zararda mı?

Atalarımız, Allah için ve Allah yolunda can verdiler, kar verdiler, mal verdiler. Bize, altı ve üstü tabiî zenginliklerle dolu cennet gibi bir vatan bıraktılar. Allahu teâlâ cümlesinden razı olsun, onlar yüz aklığı ile geldiler ve geçtiler, candan

geçip canânı buldular, maldan geçip bâg-ı cinânı buldular, dünyadan yüz çevirdiler, Cemal-i lâ yezâle erdiler.

Alemlere rahmet olarak gönderilen Resûl-ü müctebâ, Hakka ibadet için sabahlara kadar ayakta durmaktan mübarek ayakları şişti demiştik. Bizlerin de leş gibi uyumaktan gözlerimiz şişiyor. Başta, Habib-i edib-i Kibriyâ olmak üzere gelmiş geçmiş bütün islâm büyükleri, ünlü bilginler, atalar, dedeler, nineler, Allah yoluna canlarını seve seve feda ettik..

leri halde, biz bir tırnağımıza kıyamıyoruz. Onlar, Allah aşkı için kanlarıyla abdest aldılar, biz su ile abdest almağa üşeniyoruz.

Ahiretimiz perişan! Ama, hiç olmazsa dünyamız mâ'mur olsaydı.. Oysa dünyamız da berbat ve harabât.. Kâfirin, âhireti perişan ama, dünyası mâ'mur. Biz Müslümanlarin ehl-i iymanın ise, hem dünyamız hem de âhiretimiz mâ'mur olması gerekirken, Kur'an-1 azim bize hem dünyamızı, hem de âhiretimizi imâr etmemizi emir ve ferman buyurmuşken, Resûl-ü zişân da hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, hemen yarın ölecekmiş gibi âhiret için çalışıp çabalamamız gerektigini hepimize duyurmuşken, neden ve nasıl bu hallere düştük. İslâm için yüz karası olan GERI KALMIŞ ÜLKELER tarifinin içine girdik. Ben sana neden olduğunu söyleyim:

Çünkü, Allahu tâlâ'nın men'ettigi, Resûl-ü zişânın zemmettiği bütün kötü huylar bizde, bütün menhiyyât bizde, terbellik ve miskinlik bizde, dedi-kodu bizde, ağız kalabalıkliğı bizde, lâf ebeliği bizde, birbirini çekememek, mü'min kardeşinin elindeki ni'mete hased etmek bizde, kendi ayıplarımız, kusurlarımız ve günahlarımız apaçık oratada iken başkalarında kusur, ayıp ve günah aramak bizde, birbirimizi hor görmek bizde, birbirimizi beğenmemek bizde, herkesi tenkit etmek ve kendimizi pek akıllı saymak bizde, hâsılı ne kadar kötülük ve pislik varsa hepsi bizde..

Oysa, böyle mi olacaktı? Böyle mi olmalıydı? Elimizde, öyle bir kitab-ı azim var ki, bütün saadet ve selâmet yollarını açıkça, hiçbir kuşkuya yer vermeyecek açıklıkla gösteriyor.

Başımızda öyle bir peygamber-i âlişân var ki, bizleri hak ve hakıkate, kurtuluşa, kutluluga ve mutluluğa davet ediyor ve bunun yollarını ve çarelerinı de bildırıyor. Insanlıgın, tabli ve beşerî bütün ihtiyaçlarına cevap verecek en yüksek akli ve mantıkı prensipler uzerinde kurulmuş oyle bır şerıatımız var k1, bıze ınsan olmayı, Herlemeyı, yukselmeyı, ilim tahsıl et-

Sayfalar 455–460 · Envârü’l-Kulûb I — tarikat.org