Ara
Menü

Sayfalar 449–454

1.844 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 449–454

berinin hayatta ve sıhhatte olup olmadıgını sordu. O koca gazi, hem düşmana ok atıyor, hem de o yüreği yanık hatuna dünyanın en büyük müjdesini veriyordu. Evet, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem hayatta ve sıhhatte idi. Kalbi yatışmış ve gözyaşları dinmişti, ama içi hâlâ rahat degildi ve onu mutlâka gözleriyle görmeliydi. Ilerledi, sağından solundan geçen oklara aldırmadan o nuru ilahiyye yaklaştı, yaklaştı ve Resûl-ü müctebâ'nın gerçekten hayatta ve sıhhatte olduğunu gözleriyle görünce, sanki bütün cihan kendisine bagışlanmış kadar sevindi, meserret ve saadete garkoldu. Cenab-1 Fahr-i risâletin ve o yüce nur-u nübüvvetin mübarek ayakları gölgesine yüzünü ve gözünü sürdü, ayaklarının tozunu sürme gibi gözlerine çekerek saatlerdir ağlamaktan şişmiş gözlerini nurlandırdı ve halini ona arzetti:

— Yâ Resûlallah! Babam, kocam, kardeşim, oğlum yoluna feda olsun, ben de senin yoluna feda olayım, tek sen sağ ol, sana herşeyim kurban olsun, diye sevinçle inledi..

Ey Resûl-ü zişâna âşık olduğunu iddia eden ve ondan ceza gününde şefaat bekleyen mü'min!

Aşk dedigin böyle olur, muhabbet dedigin böyle belli olur.

Seven sevdiği uğruna herşeyini feda eder. Bak, sana daha neler anlatacagım. Kulagını aç ve iyi dinle!..

Ey Resûl-ü zişân için canını feda etmege hazır olan ehl-i aşk!

Zeyd bin Abdullah-il Ensari radiyallahu anh -il-Bâri, bahçesinde' çalışıyordu. Medine-i münevvere'den ve Mescid-i Nebevî'den ağlamaya, âh-ü figana benzer sesler işitti. Kendi kendine:

— Acep bu sesler ne ola? diye düşünürken, oğlu çıkageldi ve:

- Ey benim şefkatli, merhametli babacığım, başımıza gelenlerden haberin var mı? dedi.

— Hayır, hiçbir şeyden haberim yok oğulcugum. Bu sesler nedir, sen neden ağlıyorsun?

— Sorma ey babacığım, hiç sorma! Ne sen sor, ne ben söyleyim.. Söylemeğe dilim varmıyor, içim yanıyor, kalbim hasret ateşiyle kaynıyor.

— Ogul, Allah ve Resûlüllah aşkına söyle, ne var?

— Ey benim canım babam!.. Başlarımızın tâcı, dertli gönülerimizin ilâcı, şef'imiz, önderimiz, rehberimiz, iki cihan- Envar-Ül-Kulûb, Cilt 1 - F: 29

da serverimiz, rahmeten lil-âlemiyn olan efendimiz beka âlemine tegrif buyurdular, bizleri ve bütün ümmetini yetim bıraktılar, aramızdan ebediyyen ayrıldılar.

Zeyd bin Abdullah hazretleri, bu acı haberi alınca yıldırımla vurulmuşa döndü, ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemedi. Olduğu yere çöktü, başını iki elleri arasına alarak, kan- Iı gözyaşları döktü ve bir müddet sonra, ellerini semaya kaldırarak niyazda bulundu:

— Ey Allah'ım, ey ululardan ulu, yücelerden yüce Rabbim! Gözlerimi kör et, Muhammed'siz cihanı görmeyi neyleyeyim? dedi.

Duası ve münâcatı kabul buyuruldu, nazar-ı Muhammed'den mahrum ve yetim kalan dünyayı bir daha göremez oldu ve gerçekten kör oldu.

Yalnız o mu? Bu acı haberi duyan bütün ashab-ı kiram, herbiri bir hâlet üzere feryat ve figan ediyordu. Sıddıyk-1 â'zamın mübarek kalbinde kaynaşan Resülüllah aşkı, ayrılık ve hasret acısı öyle bir hale geldi ki, gözlerinden yaş yerine kan akıyordu. Aglamaktan o mübarek gözleri kan çanagına dönmüştü. Hz. Osman'ın, hikmetlerle süsledikleri mübarek dilleri sanki tutulmuştu, konuşamıyor ve için için hıçkırıyordu. Hazret-i Hayder-i Kerrâr, Esedullah-i Veli, Kali-i bâb-1 Hayberi bu acı haber karşısında öylesine sarsılmıştı ki, hiçbir savaşta mağlûp olmayan o büyük kahraman, o Allah'ın arslanı, o düşmanına göz açtırmayan, ama düşmanına hiç sırt çevirmeyen yüce cengâver, sanki dizlerinin bağları çözüluvermiş glbı oldugu yere çokmuş, çocuk gıbı aglıyor, hasret acısıyla cıgerını dagliyordu. Faruk-u â'zam, Fatih-i Iran, islâmın adl-ü adaleti yüce şahsında nümâyan olan Omer Ibn-il Hattâb, firkat-i Resûl ile sanki mecnuna dönmüştü. Gözlerinden seller gibi yaşlar akıtarak, elinde kılıcı olduğu halde bir o yana bir bu yana segirtiyor ve:

— Kâ'be-i muazzamanın Rabbi hakkıyçün, her kim Resûlullah vefat etti derse, onu bu kılıçla ikiye biçerim, diyordu.

Eba-Bekir radıyallahu anh, onun yanına gelmiş ve ona:

— Yâ Ömer! (İNNEKE MEYYITÜN VE INNEHÜM MEYYITÜN — Muhakkak ki, sen öleceksin ve muhakkak onlar da ölecekler.) âyet-i kerimesini işitmedin mi? dedi ve bu suretle onu ikaz buyurdu.

Islâm adaletinin yüce timsali olan o kahraman, elinden kılıcını atarak Resûl-ü zişânın güzel siyretini, suretini ve meziyyetini veciz bir ifade ile anlatmağa ve âlemlere rahmet ola-

rak gönderilen o zât-ı akdesin hasret ve ayrılığından mütevellid duygularını dile getirmeğe başladı. Esasen, hakka tevekkül etmekten, kazaya riza göstermekten ve kadere boyun eğmekten gayrı ne yapılabilirdi? Ama ne var ki, kim kimi teselli edecek, kim kimi yatıştıracaktı. Bütün ashab-ı kiram ve özellikle ehl-i beyt-i Mustafa, tahammülü mümkün olmayan bir firak ateşi içine düşmüş gibiydiler. Evet, ama elden ne gelirdi? Bunu önlemeğe kimin gücü yeterdi? Olsa, olsa o gün bütün Medine-i münevvere halkının yaptıkları gibi gözlerinden kanlı yaşlar akıtarak, kalplerindeki firak ve hasret ateşini biraz olsun söndürmeğe çalışabilirlerdi.

Ebu-Zer-il Gifari radıyallahu anh-il Bâri buyuruyorlar ki:

— Beni, hayatımda üç olay helak edecek derecede aglatmıştır. Birincisi, Resûl-ü zişânın aramızdan ayrıldığı gün, aşk ve firak-i Muhammed ile öylesine ağladım ki, az daha helâk oluyordum. İkincisi, sekerat-ı mevtimi, yani ölüm serhoşluğumu düşündükçe çok ağlarım, ki bu dahi beni âdeta helâk eder.

Üçüncüsü, kıyamet korkularını hatırladıkça ağlarım ki, orada olacak halleri dille söylemek ve kalemle tarif edebilmek mümkün ve mutasavver değildir. O kimseye hayret ve ta'accüple bakarım ki, gece gündüz dünya zevk ve sefasına dalmış, ahiret ve âhiretle ilgili hususlarda çok geri kalmış, bu dünyanın fâni ziynetine aldanmıştır. Ölüm gelip, o kimsenin yakasına yapışınca, Azrail aleyhisselâmın kılıcı gerdanına vurunca işi ve nasibi ağlamak olur ama, bilmem faydası dokunur mu?

Netse uyup yar olursun bildigin gümrah ile, Ettigin ahdi unuttun mu Hazret-i Allah ile, Ey birader, akıtıp gözyaşın âh-ü vah ile;

Can-ü dilden diyelim estağfirullah-el aziym..

Şu gafil kişiye ta'accüp olunur ki, rahat vaktinde Allahu teâlâ'yı tanır, dar zamanında ondan usanır. Başına dünya musibetlerinden bir belâ gelse, ona sabretmez ve üstelik Mevlâ'sını kullara şikâyet eder. Oysa, kulluk bu demek degildir. Kulluk borcu böyle ödenmez. Allahu teâlâ'ya kul olanın, belâlara sabretmesi, kazaya riza göstermesi Allahu azim-üş-şâna kul olmanın gereği ve şartıdır. Bu dünyada, Allah'a kul olmaktan büyük bir şeref ve izzet yoktur ve olamaz. Allah'a kul olan, iki cihanda sultan olur. Görmüyor ve anlamıyor musun ki, âlemlere rahmet olarak gönderildiği halde, Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin kulluğu, peygamberli-

ginden evvel gelmektedir. O kelime-i münciyye-i mübareke ki,

EŞHEDÜ EN LÂ İLÂHE ILLALLAH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN ABDÜHU VE RESÛLÜHU'dur, bu kelime-i şehadette önce ABDÜHÜ ve daha sonra RESÜLÜHU demiyor muyuz?

Evet, kulluk makamı peygamberlik makamından da önce gelmektedir ve iki cihan serveri efendimiz hazretleri daima kulluklarıyla iftihar etmişlerdir. Mi'râc-ı güzini anlatan âyet-i celile ki (SÜBHANELLEZİ ESRÂ Bİ-ABDİHI — Biitün noksan sıfatlardan münezzeh ve bütün kemal sıfatları ile muttasıf Allahu azim-üş-şân kulunu...) diye başlamaktadır.

Bu iltifat-1 ilâhi, Allahu teâlâ'ya kul olmanın ne derece ulu ve yüce bir makam olduğunu göstermiyor mu?

Daha, evet dahası da var: Necm sûre-i, celilesinin 10.

âyet-i kerimesinde de (FE-EVHÂ İLÂ ABDIHİ MÂ EVHÂ — Allahu teâlâ'n vahyettiğini kuluna vahyeyledi..) buyurularak kulluk makamının yüceligine işaret olunmuyor mu?

Sonra, yine _aynı sûre-i celilede, yukarıdaki âyet-i kerimeden önce: (SÜMME DENÂ FETEDELLÂ FE-KÂNE KA- BE KAVSEYNİ EV EDNA - Sonra, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve selleme yaklaştı, aşağı sarktı ve ona iki yay kadar, belki ondan da yakın oldu...) buyurulmak suretiyle, gerçek kul olanın Allahu azim-üş-şâna ne kadar yakınlık sağladığı beyan buyurmuş olmuyor mu? Ehl-i hakikat, bu âyet-i celileye şu mâ'na'yı da vermişlerdir:

Gözün, karası ile beyazı birbirine ne kadar yakınsa, AIlahu teâlâ abdi olan Habib-i edibine ondan daha da yakın oldu, buyurarak yorumlamışlardır. Gerçekten, dikkat edilecek olursa, gözün karası ile beyazı (Kavs) yani yayın birbirine yakınlığı gibidir.

O halde, Allahu teâlâ'ya kul ol ki, Hak seni kendisine yaklaştırsın. Allah azze ve celle, bize can damarımızdan yakındır, biz ona uzağız. Allahu teâlâ'ya gerçek mâ'nada kulluk eyle ki, Allah da sana yaklaşsın.

Allahu azim-üş-şânın has kullarından Sultan-el-âşikiyn ve Gavs-il-vâsiliyn, aşk-ı ilâhî ile mecnun olan ve bu yolda kelleyi veren Hallac-1-Mansur hazretlerinin kıssasını IRŞAD namındaki kitabımızda anlatmıştık. Bu risâlemizde de, diğer bir tarzda rivayet edilen kıssasını yazacağım ki, aziz okuyucularımdan âşık-ı didâr olanlar zevk alsınlar ve faydalansınlar.

Rabbim, sana ve bana tevfikini refik eylesin..

HİKÂYE Hallac-ı Mansur hazretleri li-hikmetin kendisinden zuhura gelen bir sözden dolayı zindana atılmıştı. Mübarek el ve ayaklarına, bukağılar, kelepçeler ve zincirler vurulmuştu. Oysa, bütün bunlar kendisine bu yolda altun bilezikten daha güzel ve daha hoş geliyordu. Ellerindeki kelepçelerden, beline sarılan zincirden ve ayaklarına vurulan bukağılardan memnun görünüyor ve halinden hiç şikâyet etmiyordu. Zira, o bütün bunların başına neden geldigini biliyor ve sevdigi ugruna bütün meşakkat ve eziyetlere seve seve gögüs geriyordu. Bunu, bir aşk ve muhabbet nişânesi sayıyordu. O günlerden birinde, kendisini sevenlerden birisi izin alarak hapsedildiği zindana gelmiş ve şahsen halledemediği bazı sırları çözebilmek için himmetini niyaz etmişti. Hallac-ı Mansur:

— Sor bakalım, neyi ögrenmek istiyorsun? diye ruhsat verince, ziyaretçisi kendisinden şunları sormuştu:

— Sultanım, lûtfedin ve bana şükrün, sabrın ve keremin hakikatini tarif ve izah buyurun. Çünkü, kime sordumsa inandırıcı ve tatminkâr bir cevap alamadım, demişti.

Hallac-1 Mansur hazretleri gülümsemiş ve o zata şu cevabı vermişti:

— Dinle kardeşim, aşkta yoldaşım, sırda sırdaşım! Hele biraz sabret ki, sabrın hakikatine eresin.. Inşâ'allah, bütün müşkillerin hallolur ve önüne çıkar.

Tam bu sırada, namaz vakti olmuş ve Bagdat ilindeki minarelerden ezan-ı Muhammedî okunmağa ve ümmet-i Muhammed'i huzura çağırmağa başlanılmıştı. Vaktaki, müezzinler EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDÜN RESÛLÜLLAH lâfz-1 celiline gelince, Mansur hazretlerinin aşk-ı ilâhî ile çarpan kalbine sanki bir ateş düşmüş gibi titremeğe ve gözyaşı dökmege başlamış, cezbe-i ilâhî zuhura gelmiş, âlem-il gayb mesâbesinde olan iç âlemine şevk-i ilâhî dolmuştu. Kendisine abdest alması için su verilmediginden, teyemmüm niyyeti ile mübarek ellerini zindanın duvarlarına vurmak için ismullah ile öyle bir silkelemiş ki, kendisini bağlayan kelepçe ve zincirler alelâde bir ip gibi çözülüp açılmış ve yere düşmüştü. Bu hal ile teyemmüm ettikten sonra, farz olan namazı kılmış ve kendisine birer emanet saydığı kelepçe ve zincirleri tekrar yerlerine takmış ve bu işi bitirdikten sonra da ziyaretçisine:

— İşte azizim, sabrın hakikati budur. Sıkıntı ve meşak-

kat halinde dahi Allahu teâlâ'yı unutmamak ve hangi şartlar içinde bulunulursa bulunulsun, yerlerin ve göklerin Rabbine ibadeti terketmemektir. Yani, senin anlayacağın, kulluk görev ve hizmetini hiçbir veçhile bırakmamak ve Mevlâ'ya isyan etmemektir, buyurdu.

Diger sorularını daha sonra cevaplandıracagını, henüz zamanı gelmedigini söylemişti. O günlerde Hallac-1 Mansur hazretlerini zindandan çıkardılar ve asılmadan önce mübarek ellerini kestiler. Kesilen ellerinden akan kanlar topraga dökülürken, o kanla abdest aldı ve kendisine sual soran zatın yüzüne bakarak:

— Ey benim kardeşim, dedi. İşte, şükrün hakikati de budur. Onun bu halini görenlerden birisi, feryat ederek:

— Yâ Mansur! Allah aşkı ve muhabbeti nedir? Lûtfen bize bunu da izah ve tefsir buyur, niyazında bulundu.

Hazret-i Hallâc, büyük bir sükûnetle cevap verdi:

— Allahu teâlâ'ya âşık olmanın zâhiri, işte şu ânda gördügün haldir, yere dökülen kanınla abdest almandır. Bunun bâtını ise, mahlükattan içeri bir kapıdır ki, o kapıdan içeri girmedikçe beyan ve tefsir olunabilmesi mümkün değildir, buyurdu.

Az bir zaman sonra da, bu mecazi âlemden, fâni dünyadan çekilip ebedî âleme dahil oldu. Alem-i cemale intikalinden bir süre sonra, sevdiklerinden birisi kendisini rü'yâsında gördü. Cennet köşklerinden birinde oturuyor ve cennet meleklerinden birisi de kendisine hizmet ediyordu. Huriler, ona enis ve yoldaş olmuşlar, nâz-ü na'iym üzere etrafında dolaşıyorlardı. Kendisini bu halde gören ahbabına Hallâc-1 Mansur hazretleri tebessüm buyurmuş ve:

— Ey aşkta kardeşim, hakikatte yoldaşım, demişti. Işte, keremin hakikati de budur.

Can ile gûş eyle eşyada ENEL-HAK nâ'rasın.

Dide-i ibretle bak, her zerre bir Mansur'dur..

Ey Hakka tâlip olanlar! Ey cemal-i lâ-yezâle âşık olanlar!

Ey rizayı Bâri'ye râgıp olanlar!..

Allahu teâlâ'ya âşık olanların, Allah yolunda nefs-i emmâreleri makhur, aşk izinde vücutları hebâ'en mensur ve bütün mahlükat ve mevcudat onların nazarlarında menfur olur.

Ibrahim Edhem hazretleri gibi, aşk yolunda tac ve tahtların:

tarümâr ederler, âşık-ı didâr-ı ilâhî olarak cennete giderler, cennet-i zâta dahil ve cemal-i lâ yezâle vasıl olurlar. Mevlâ aş-

Sayfalar 449–454 · Envârü’l-Kulûb I — tarikat.org