Ara
Menü

Sayfalar 443–448

1.737 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 443–448

(Allahü teâlâ ve Resûlüne iyman etmek ve Allah yolunda cihaddur.)

— Bundan sonra nedir yâ Resûlallah?

— Cihaddan sonra haccı mebrûr, yani Allahu teâlâ tarafından kabul buyurulan hac farizasıdır, buyurdular.

Allah yolunda cihad etmek, büyük bir ticarettir. Oyle büyük bir kâr ve kazançtır ki, kişiyi bütün azaplardan kurtarır, cennât-1 âliyyatın en yüce mevkilerine sahip kılar, vâsıl-1 didâr eder. Cihadın efdal ve Allahu teâlâ katında çok yüce derecelere sebep oldugu, kulu yüceltip yükselttigi Kur'an-ı azim ile sabittir:

Yi eyyühelleziyne âmenû hel edüllüküm alâ ticaretin tünciyküm min azabin eliym (iminüne billâhi ve Resulihi ve lücahidûne fi sebiylillahi bi-emvâliküm ve enfüsiküm siliküm hayrün leküm in künlüm lâlemün..

Es-Saf: 10-11 Meal-i münifi: Ey iyman edenler! Sizi, elim bir azaptan kurtaracak bir ticaret salık vereyim mi? Allahu teâlâ ve Resûlüne iyman edersiniz ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edersiniz. Eğer bilirseniz bu hakkınızda çok hayırlıdır.

Evet kardeşlerim, Allah azze ve celle böyle buyuruyor ve biz gafil kullarına duyuruyor:

— Ey benim iyman ve iykan ile sıfatlanan, şeref-i iyman ile müşerref olan, kulluk izzetinde daim, ibadet ve tâ'at devletinde kaim bulunan sevgili kullarım! Sizleri, elim bir azaptan kurtaracak, dünya ve âhirette saadet ve selâmete ulaştıracak çok yüce bir amele, çok büyük bir kâra ve kazanca delâlet edeyim mi, size dünya ve âhirette işinize yarayacak bir ticaret yolu göstereyim mi, size çok hayırlı ve yararlı bir iş salık vereyim mi?

Bu âyet-i kerime (TÜNCIYKÜM MIN AZABIN ELIYM)'e kadar nazil oldu ve geri kalanının nüzulü altı ay kadar gecikti.

Allahu tâlâ'nın rizasına talip, cennet ve cemaline ragıp olan, hak korkusuyla titreyen ashab-ı bâ-sefâ, bu gecikmeden son derece üzüldüler, meramlarına nail olamayacaklarını düşünerek âh-ü eniyn ettiler, ağladılar ve yalvardılar, niyazda bulundular. Her seher, dergâh-ı bârigâh-1 ahadiyyete el açıp bu âyet-i celilenin geri kalan kısmının da nüzulü için tazarrû ve niyaz ettiler. Allahu azim-üş-şân, onların bu aşk ve şevklerine merhameten, âyet-i kerimenin geri kalan kısmı olan (TÜ'-

MINÛNE BİLLAHI VE RESÛLİHI VE TÜCAHİDÜNE Fİ SEBİYLILLAHI..) ve ilâ âhir-il-âyeh de inzâl ve ehl-i iymana rahmet-i ilâhiyye ibzâl buyuruldu:

— Allah ve Resûlüne iyman edin, Allah yolunda mallarınız ve nefislerinizle kâfirlere ve zâlimlere karşı mücahede eyleyin.. Eğer, böyle yaparsanız kıyamette o elim azaplardan kurtulur ve maksudunuza nail olursunuz.

Burada bir açıklama yapmak gerekiyor:

Kulun, kıyamette azaptan kurtulabilmesi için üç şart vardır:

1. Bütün amellerin aslı ve esası olan Allahu teâlâ'ya ve Resûlüne iymandır.

2. Din izzeti için, Allah yolunda din ve mukaddesat düşmanlarıyla mücahede etmek, savaşmaktır. Netekim, bir Hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır:

men kutile mücahıden evmate murabitân fe hâramün alel ardı ente.kûle iahmehu ve demehu velem yahruç mineddünya hatta yahruca min zunbihi Ke yevmi veledet hu ümmühu ve hatta yerâ mak'adehu minel cenneti ve zevcetehu minelhuril iyni (Bir kimse, Allah yolunda hâlis bir niyetle düşmana karşı sabır ve sebat üzere cihad ederken, şehid olsa, o şehi-

din etini ve kanını yemeyi Allahu azim-üş-şân topraga haram kılmıştır. Bu suretle şehid olanların cesetleri çürümez ve onlar analarından doğdukları kadar temiz olurlar. Cennetteki mevki ve makamlarını görürler ve kendilerine zevce olarak verilen huri kızlarını görmedikçe ve akrabalarından yetmiş kişiye şefaat etmedikçe o kutlu ve mutlu kişiler dünyadan ayrılıp ahirete gitmezler. Nöbet görevinde bulundukları sürece aldıkları muhafaza ecri, kıyamet gününe kadar amel defterlerine kaydolunur ve sevabı da kendilerine verilir.)

Ebu-Reyten radıyallahu anh şoyle buyurmuşlardır:

Ashab-1 kiramın ileri gelenlerinden Ebu-Derdâ radıyallahu anhın huzurlarına vardım ve kendilerinden sordum:

— Yâ Ebâ Derdâ! Bir kimse, ölümünden sonra, malını hayra sarfetmek üzere beni vasi tayin etti. Bu zatın bıraktıgı malla nasıl bir hayır yapayım ki, ecri ve sevabı daha büyük olsun ve vasiyyeti de yerini bulsun, bu hususta beni aydınla tır mısınız?

Ebu-Derdâ radıyallahu anh şöyle buyurdu:

— O zatın yerinde ben olsaydım, bırakacağım bütün mallarımın Allah yolunda cihad eden islâm mücahitlerine sarfedilmesini vasiyet ederdim. Çünkü, islâm mücahitlerine bu suretle bağışta bulunmak, bence fakirlere ve miskinlere tasadduk etmekten daha hayırlı ve daha güzeldir.

Bir noktaya dikkatinizi çekerim kardeşlerim:

Öldükten sonra malını ve parasını bağışlayan kimsenin hali, doyduktan sonra artan yemegi ahbaplarına ikram edenin haline benzer. Malının ehline bağışlanmasını isteyen kişi, ölümünden sonra ancak bıraktığı malın üçte birini vasiyyet edebilir. Malın uçte ıkısı mırasçılarının hakkıdır. Bınaenaleyh, malının tümünü hayra sarfedilmek üzere vasıyyette bulunmasına itibar olunmaz.

Fakirlere ve miskinlere sadaka olarak verilmesinden ise, 'islâm mücahitlerine bağışlanmasının daha efdal ve hayırlı olduğu da Ebu-Derdâ radıyallahu anh hazretlerinin tavsiyesi olarak yukarıda açıklanmıştır.

Bir malın mücahitlere bağışlanmasının daha hayırlı ve yararlı olduğu keyfiyeti ise aklen ve mantıken sabittir. Zira, bu hem bir tasadduk, hem de mal ile cihaddır. O malla mücahitlere yardım ve kuvvet saglanmış olur. Diger taraftan, kâfirlerin ve zalimlerin ehl-i iymana ve hatta bütün insanlara yapacakları zulüm ve vahşet def'edilmiş bulunur. Bu sayede, o ülkede yaşayan fakirler, miskinler, yaşlılar, çocuklar, aciz-

ler ve sakatlar, sözün kısası bütün insanlar kâfirlerin ve zâhmlerın zulümlerinden kurtulur. Yine o ülkede yaşayan mü'minlerin de malları ve canları duşman şerrınden emın olur.

Fakat, bilinmesi ve bellenmesi gereken bir gerçek vardır:

Olümünden sonra, malının ve paraşının hayır işlerine sarfedilmesini vasiyyet eden bir kimse, sağlığında iken eliyle hayır ve hasenât yapanın derecesine aslâ ulaşamaz. Yani, öldükten sonra bıraktığı mallarını ve paralarını hayrata sarfedilmek üzere vasiyyet eden bir kimse, o hayratı sağlığında bizzat kendisi yapan kadar ecir ve sevap alamaz. Bir kimsenin, hayat ve sıhhatte iken bağışladığı bir hurma, ölümünden sonra bağışlanmasını vasiyet edeceği yüz okka hurmadan üstündür. Bu itibarla, yüz okka hurma veren, o bir tek hurma verenin ecrine ve sevabına nail olamaz. Çünkü, birincisi hayat ve sıhhatte iken, mala ve paraya ihtiyacı varken onu Allah yolunda harcamış ve infak etmiş olur. Oysa, ölümünden sonra artık dünya malı olarak hiçbir şeye ihtiyacı da kalmamış bulunduğundan alacağı ecir ve sevap da elbette daha az olur.

Bir başka misal daha verelim:

Kendisi aç ve yemeğe muhtaç iken, eline geçen herhangi bir ni'meti başkasına yedirenle, tıka basa karnını doyurduktan sonra, tabağında artan yemegi yediren hükmen ve hukuken müsavi olabilir mi? Ölümünden sonra mulının hayra sarfedilmesini vasiyyet eden de, işte o tıka basa karnını doyuran kişi gibidir. Oysa, diğeri kendisi aç ve yemeğe muhtaç iken yememiş ve başkasına yedirmiştir.

Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurmuşlardır ki:

— Allahu teâlâ indinde makbul ve efdal olan sadaka, kişi sağ ve salim iken ve kendisi fakr-ü zaruretten kurtulmağa çalışır ve çabalarken malik olduğu malı Allah yoluna sarfetmektir.

Yoksa; can bogazına gelmiş, Azrail aleyhisselâm gögsüne oturmuş ve artik âhiret yolculuguna hazırlanırken, hayattan ve dünyadan ümidini keserek:

— Malımın şu kadarını falân yere, paramın bu kadarını filân yere sarfedersiniz, diye vasiyyet etmek olsa olsa mirasçılar arasında mallar bölüşülürken ortaya çıkacak bazı anlaşmazlıkları ortadan kaldırmaktan başka neye yarar? Böyle bir vasiyyet olmasa bile, bırakılan mal ve mülkle bırakanın mâ'nevî vebalinden başka bir ilgi ve ilişkisi kalır mı? Şu halde,

ilgi ve ilişkisi kalmayan bir mal ve parayı hayra sarfetmeleri için vasiyyet etmenin nasıl bir faydası olur?

Bu sözlerimden bir çokları hoşlanmayacak, bir çoklarının da gücüne gidecektir. Homurdananları, itiraza yeltenenleri duyar gibi oluyorum, ama bütün bunlar gerçekleri söylememe, işin hak ve hakikatini bildirmeme engel olamayacaktır. Zira, mes'ele riyazı bir kat'iyyetle meydandadır. Bu sebeple, israr ediyor ve diyorum ki:

Efdal olan hayır, âhiret azığı olarak bizzat kendi elceğizinle yapacağın hayırdır. Bu nevi hayır, hem âhiret azığı olur, hem de hesapta ve mizanda seni kurtarır. O halde, hayır ve hasenât yapacaksan, hayat ve sıhhatte iken kendi ellerinle yap, başkalarına bırakma! Böyle yaparsan, ölümün rahat olur, kabrin aydınlık olur, sorulara vereceğin cevap kolay olur, mahşer yerinde hesabın ve mizanın doğru olur, cehennemden kurtulur ve cennete girersin. Evet, malını Allahu teâlâ'ya bizzat kendi ellerinle takdim et, kendi ellerinle açları ve muhtaçlara infak et, kendi ellerinde mücahidlere yardım et, ırzını, namusunu, iffet ve haysiyetini, hürriyet ve mukaddesatını muhafaza edebilmek için Hava ve Deniz Kuvvetlerini güçlendirme Vakıflarına yardım et, iki cihanda da saadet ve selâmete erer, aziz olursun.

Hem, ben sana bir şey söyleyim mi? Zitiri karanlık bir gecede, yola çıkmışsın, göz gözü görmüyor. Önünde çukurlar, hendekler, çamurlar, bataklıklar var, nereye basacağını, nasıl adım atacagını bilemiyorsun. Evde, kuvvetli bir elektrik fenerin var ama, yanına almayı unutmuşsun. O fenerin sana bir faydası olur mu? Ama, fenerini eline alır, düğmesine basarak etrafa işık saçarsan, onündekı çukurları, hendeklerı, çamurları ve bataklıkları rahatlıkla geçer, gidecegın yere salımen ulaşırsın. Yoksa, sen yola çıktıktan sonra, arkandan birisi sana ışık tutmağa kalksa, yine önünü göremezsin, üstelik ışık geriden geldiği için başin bile döner. Öyle ise, kabir karanlığını, mahşer zulmetini rahatça geçebilmek için eline infak fenerini al, önün aydınlansın. Arkandan tutulacak ışık sana yol göstermez ve büyük bir fayda da sağlamaz.

Dersimize devam ediyoruz:

IV. KALPTE CÖMERTLİK: Bu sıfat, ârif-i billâh olanlara mahsustur. Kalbin cömertliği, dünya muhabbetini kalpten cıkarır. Allah ve Resûlünün muhabbetini kalbe yerleştirir. Oyle ki, aşkullah, muhabbetullah ve Muhabbet-1 Resülullah o kişide evlat ve iyalden, mal ve mülkten, makam ve rüt-

beden, kasadan, masadan, keseden, hâsılı herşeyden üstün olur. Dünyayı ve dünya üzerindeki herşeyi bu aşk ve muhabbete feda ettirir. Ama, bu sanıldıgı ve söylendigi kadar kolay bir iş değildir. Bu makama vasıl olabilmek için, ehlullah'ın ne lere katlandıklarını işitmedin mi, duymadın mı, görmedin mi?

Işitmedinse işit, duymadınsa duy, görmedinse gör, bilmedinse bil!

Ey âşık-ı sadık:

Uhud harbinde, Resûl-ü zişân aleyhi ve âlihi salâvatullahil-Mennân efendimizin düşman tarafından katlolunduğu haberini bazı münafıklar Medine-i münevvere'de yaymışlardı. Bu korkunç haberi duyan mü'minler perişan olmuşlar ve ne yapacaklarını, ne yapmaları gerektiğini âdeta şaşırmışlardı.

Kalpleri muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlüllah ile dolu olan ehl-i iymanın feryat ve figanları yeri ve göğü inletiyordu. Bunlardan birisi olan bir cennet hatunu, ağlaya ağlaya Medine-i münevvere'ye bir saat uzaklıktaki savaş yerine doğru çilginlar gibi koşmaga başladı. Ama ne koşma, ne aglama!.. Resûl-ü zişân, bu fâni âlemden ayrıldıktan sonra, yaşamak neye yarardı? Nefes nefese Uhud dağının eteklerine varınca biçare hatun ne görsün? Cigerpâre evlâdı, şehit düşmüş, arslanlar gibi yatıyordu. Biraz ileride, bunca yıllık hayat arkadaşı olan kocası, az ötede anasının babasının tek yadigârı kardeşi, hepsinin önünde de sebebi hayatı olan babası, şehadet şerbetini içmişler ve hepsi bir arada rahmet ve ebediyyet âlemine göçmüşlerdi.. Manzara, cidden dayanılacak gibi değildi. Babası, kardeşi, kocası ve evlâdı Allah ve Resûlü yoluna kendilerine kanlarından kefenler biçmişler, tevhid uğruna can ve tenden geçmişlerdi. Fakat hayret!.. Kadıncağız, kendisi için çok kıymetli olması gereken dört şehidin yanlarında durmamış, gözyaşlarını akıta akıta ileriye doğru koşmuştu. Acaba, aklını mı kaçırmıştı? Öyle ya; onun yerinde kim olsa, birer birer o dört sevgilinin üzerine kapanr, doya doya, hıçkıra hıçkıra ağlar, çırpınırdı. Neden onları bırakmıştı da hâlâ ileriye dogru koşuyordu? Hayır! Aklını kaçırmamıştı, dört sevgilisini şehit olmuş görünce bunalıp şaşırmamıştı.. Onun aklı, fikri Resûl-ü zişânda idi. Evet, o zât-1 akdes ne olmuştu? Onemli olan bunu öğrenmek, bunu bilmekti..

Onun kalbinde, artık ancak Allah ve Resülünün muhabbeti vardı. Gözleri başka bir şey görmüyor, dimağı başka bir şey düşünmüyordu. Ön saflara kadar vardı ve orada savaşan bir sahabeden âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili peygam-

Sayfalar 443–448 · Envârü’l-Kulûb I — tarikat.org