Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 436–442
biseler giyinmek, iyi yemek ve içmek, zevk ve sefa sürmekle ömür geçirenler helâk oldular..
Evet, dünya demek üzerinde yaşadığımız kürre değildir.
Seni, Rabbinden ve Rabbine ibadetten alıkoyan herşey dünyadır. Sen, Allahu tâlâ'nın emri olan zekâtını ve sadakanı ver, yardıma muhtaç olanları gör, gözet, insanlara ve insanlığa hayırlı ve yararlı eserler yap ve yaptır da, dilersen en pahalı, en süslü elbiseleri giy!.. Sen, ölümü ve âhireti unutma, birgün dünya hayatında yaptıklarının hesabını Rabbine vereceğini hatırında tut ve ona göre hareket et de, canın ne isterse ondan, helâlden ye!. Yoksa, dünyayı yalnız mal ve para toplamak, süslü ve pahalı elbiseler giyinmek, herkesin yiyemediği şeyleri yemek sanıyorsan, iyi bil ki nefsinin arzularına uyup aldanıyorsun ve helak oluyorsun.
Evet, helâlden ye ve yedir. Gardrobuna kat kat elbiseleri sıralayıp hapsetme, çıplakları giydir. Namus ve haysiyetinle, alın teri dökerek çalış ve kazan, muhtaç olanları da çalıştır ve kazandır. Bencil olma, yalnız kendini, nefsini, çoluk çocuğunu düşünme! Kendin için iyi ve güzel gördüğün şeyleri, mü'min kardeşin için de iste.. Sözün kısası, sakın sakın dünyan için âhiretini terk ve ihmal etme, Allahını unutma, ölümünü hatırından çıkarma, ergeç kabre girecegini, azap görecegini, sonra dirilip hesap vereceğini daima gözönünde bulundur.
Işbu, mânayı bedihi görünen gün gibidir, Omür, bin yıl dahi olsa yine bir gün gibidir..
Resül-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, birgün Ebâ-zer-i Gifâri radıyallahu anh-ül Bâri'ye şöyle buyurdular:
— Tâ Ebâ-zer! Vücut sefinesini, yenile.. Günah ve mâ'siyyet pisliklerinden temizle.. Yakında, ucu bucağı bulunmayan, dibi ve nihayeti olmayan bir deryadan geçeceksin. Bu tehlikeli arabaleri ee takintiları vardir. Be Korkune e sict detli geçitlerden, eski, kırık dökük, delik bir gemi ile geçebilmek mümkün degildir. Bindigin geminin sağlam ve dayanıklı olması gerekir. Gidecegin yol çok uzundur, yanında bolca azığın olmalıdır. Yâ Ebâ-zer! Yol azığın olan tekva'yı, salih amellerini, hayırlı ve güzel işlerini yanına almağa, beraberinde bulundurmağa gayret et.. Bu uzun yolculuğa, küçücük bir azık çıkını ile çıkanlar, aldanırlar. Azıcık amelle, yalan yanlış iba-
detle, yasak savar gibi yapılan hayır ve hasenatla yetinmemeli, âhiret azığını bolca tutmalıdır. Sen de, hazırlık ve tedarikini ona göre yap ki, yollarda zahmet ve eziyyet çekmeyesin. Lâyıkı veçhile hazırlık görmeyen ve tedarikli bulunmayanların halleri çok müşkil ve perişan olur.
Yâ Ebâ-zer! Salih amellerinde tam bir ihlâs ile âmil ol..
Bütün amellerinde riyâdan, süm'adan (Gösterişten) uzak bulun.. Zira, Rabbil-âlemiyn, basiyr'dir, her şeyi hakkiyle ve kemaliyle görür, aliym'dir, herşeyi hakkiyle ve kemaliyle bilir.
Günah yükünü hafiflet, günah ve mââ'siyetleri terket, Rabbine sıdk ile, ihlâs ile ibadet ve tâ'at et. Sırat adı verilen akabeden geçmek gayet zordur, oradan herkes selâmetle geçemez.
Yükün ne kadar hafif olursa, o kadar hafif ve kolay geçebilirsin..
Ey âşık-ı sadık!
Bu anlattıklarımı masal glb1, hıkaye glbı okuyup geçme..
Her kelime ve cümlenin üzerinde dur, iyi anlamadınsa bir kerre daha oku veya okut, söylediklerim kafana girsin, bu ögütler aklına yerleşsin:
— Canım, kırk yıldır bütün vâ'iz efendiler, bütün hoca efendiler hep bunları anlatır, dururlar. Artık, dinlemekten bıktık, usandık! deme. Kendini bir yokla bakalım, kırk yıl önce bu konuda dinlediklerinle bugün dinledigin ve okuduğun arasında bir fark var mı? Yani, okuduğun veya dinlediğin, senin üzerinde bir tesir, kafacığında bir yer yapmış mı? (Evet)
diyebiliyorsan, aşkolsun sana.. Yok, hâlâ kırk yıl öncesi gibi sana tesir etmemiş ve gerçekten usanç ve bıkkınlık vermişse, sen bu sözleri hiç dinlememiş gibisin, bunu da böylece bil..
Alın terinle helalınden kazandıgını, Allah yoluna sartet ki, bu kazanç daima senin olsun, daima seninle beraber bulunsun. Görmüyor ve anlamıyor musun ki, Kur'an-ı kerimde Fira'un adının çok geçmesı, onun eli açık ve comert olmasındandır. Nemrud ve şeddâd'ın isimlerinin hiç geçmemesi ise, bunların nekes ve tamahkâr olmalarındandır.
HİKAYE Hz. Musa ve Harun aleyhisselâm, Fira'unun iymana gelmeyecegini nübüvvet nuruyla bilmişler ve onun kahr-ü tedmiri için dua etmişlerdir. Bu öyle bir dua idi ki. Hz. Musa aleyhisselâm niyazda bulunuyor ve Hz. Harun aleyhisselâm da dinliyor ve AMIN diye inliyordu. Çok ulvî ve hazin bir manza-
raydı. Ulül-azm bir peygamber dua ediyor ve diğer bir peygamber de ÂMİN diyordu. Kadir-i Kayyûm olan Allahu zülcelâl vel-kemal elbette bu dualarını kabul ve icabet buyururdu:
Kad üciybet dâ vetükümâ...
Yunus: 89 Meal-i münifi: Ikinizin de duası kabul olundu.
Buna rağmen, Fira'un hemen helâk edilmemiş ve kabul buyurulduğu bildirilen bu duadan sonra kırk sene daha yaşamış ve ancak kırk yıl sonra Hz. Musa ve Harun aleyhimüsselâmın duaları yerini bularak Fira'un bilindiği şekilde mahv-ü perişan olmuştu.
Hz. Musa aleyhisselâm, münâcatta bulunarak bunun hikmetini öğrenmek istediğinde, hitab-i izzet şeref-sadir olmuş ve:
- Yâ Musa! Fira'undaki cömertlik sıfatı, zât-1 ülûhiyyetimin cömertlik sıfatına mutabık geldiğinden, duanızın kırk yıl gecikmesine sebep oldu, buyurulmuştur.
Bilindiği gibi, siyer ve tarih yazan bilginler, Fira'unun cömertliginden bahsederlerken, onun tam yedi yıl kendi kavim ve milletine evlerinde yemek pişirtmediğini ve bütün tebaasını kendi sarayının mutfağından yedirip içirdiğini açıklamaktadırlar.
Hatta, birgün adamcağızın biri evinde nohutlu çorba pişirmiş ve bunu hasta olan eşine yedirmişti. Bunu haber alan Fira'un o kimseyi huzuruna çağırtmış ve sormuştu:
— Neden benim yemeklerimden yemediniz de kendi evinizde yemek pişirdiniz?
O adam, kendisine şöyle cevap vermişti:
— Eşim hastaydı ve canı nohutlu çorba istemişti. Malûm-u devletleri bu çorba fukara yemegidir, zât-i şahanelerinin mutfağında pişmez. Onun için, fakirhanede pişirerek eşimin arzusunu yerine getirdim ve onu sevindirdim:
Bunun üzerine Fira'un:
— Yaa!.. Demek, tebaamdan canı nohutlu çorba isteyen
de varmiş, demiş ve derhal emir vererek o günden itibaren saray mutfagında nohutlu çorba pişirilmesini emretmişti.
Fira'un, işte bu kadar cömertti ve bu cömertliğinden ötürü ismi Kur'an-ı azim-ül-bürhanda zikrolunmuş, tamahkâr olan diğer hükümdarların adlarından ise hiç bahsedilmemiştir. Eğer, Fira'unun bu cömertlik sifatı devam etseydi, belki de ölümüne kadar hakkında Hz. Musa aleyhisselâmın yaptığı dua geciktirilirdi. Ne var ki, sonradan kendisinden bu güzel sıfat kaldırılmış, tamahkârlık, nekeslik sıfatı zuhura gelmiş ve bu kötü ve çirkin sıfata muhtekirlik, kimseye bir şey yedirmemek, mal ve para toplamak ve biriktirmek gibi diğer kötülükler de eklenince, kendisine mâ'nevi bir siper olan cömertlik kalkanı kaldırılınca, Allahu tâlâ'nın keskin kılıcı mahiyetinde olan Kızıldeniz'de bütün kavim ve tebaasıyla boğulup gitmişti.
Fira'unun ahvalini, masal gibi okuyanlara ve hikâye gibi dinleyenlere diyecegimiz yok! Fakat, kıyamete kadar gelmiş ve gelecek insanliga bir ibret nümunesi olan bu kıssa, kendilerine ibret alabilmek ni'meti bahş ve ihsan buyurulan müttekilere önemli bir ders olacaktır.
Ahlâk-1 hamidenin, yani begenilen ve övülen ahlâkın baş sıfatı cömertliktir ve cömertlik (Sehavet) dört kısımdır:
I. MALDA CÖMERTLIK: Bunun dünyadaki hükmü, Allah rizası için verilen malın yerine can, mal, sıhhat ve iyman nuru, salih ameller, bütün elem ve kederlerin o kulun üzerinden kaldırılması gibi ilâhî ni'metlerdir. Ahiret âlemindeki faydaları ise, mü'minler için sayılamayacak kadar çoktur. Bir hususu ehemmiyetle belirtmek gerekir ki, cömert olan kimse, kâfir dahi olsa, dünyada ve halk arasında şöhret sahibi olur.
O kâfirin sulünden, mü'min evlâtlar gelmesine sebep olur.
Çünkü, dünyanın bekası dört şeyle kaimdir:
1. Alimlerin ilmi 2. Emirlerin (Devlet büyüklerinin) adaleti 3. Zenginlerin cömertligi 4. Fakirlerin hayır duaları Amelsız alımler, yani ilimleriyle âmil olmayanlar meyvesiz agaca, adaletsiz emirler yagmursuz buluta, comert olmayan zenginler çorak araziye, sabırsız ve hayır duasız fakirler de cayır cayır yanan yangına, tövbesiz günahkâr gençler ışıksız kandile, terbiyesiz çocuklar kapısız eve, hayâsız kadın tuzsuz yemeğe benzer demişlerdir.
Buna nazire olarak, fakir de şöyle diyorum:
— Amelsiz âlim, çiçek açmayan gül fidanına — Ilminden faydalanılamayan âlim, meyve vermeyen agaca — Cömert olmayan zengin, bir viraneye gömülen ve yararlanılamayan bir hazineye — Sabretmeyen fakir, ateşte yanan susuz tencereye - Dua etmeyen fakir, kurumuş bir agaca — Ulkesinde adalet tatbik etmeyen bir hükümdar, âdil bir devlet reisinin şehir meydanına dikilmiş heykeline - Tövbeye gelmeyen ve günahlarında israr eden gençler, içi pislik dolu nefis bir vazoya — Terbiyesiz çocuk, budanmamış ve aşılanmamış bir ağaca — Hayâsız kadın, evlâdını elleriyle boğan ve öldüren anaya. benzer.
II. NEFİSTE CÖMERTLIK: Bu sıfat âbidlere, zahidlere, âşıklara ve salihlere mahsus bir halettir. Nefiste cömertliğin hükmü, ŞEVK-I ILALLAH'tır. Zira, bu zevât-ı âlişân nefislerini Allahu tâlâ'nın men'ettiği herşeyden tefvik-i Rabbani ile men'ederler ve böylelikle ruh-u sultanilerini kemalât-ı ruhaniyyeye yöneltirler. Bunun neticesi olarak irfan sabahı üzerlerine fetholunur, mâ'rifetullah güneşi kalplerine doğar ve mâ'rifetullah kalperinde câri olmakla sıfat-ı cemali müşahedeye başlarlar, nur-u ilâhî ile nurlanır, bezl-i nefs etmeleri hasebiyle cennât-ı ılliyyin âşıklar zümresine dahil olurlar. Zira, bu zevat-1 zevil-ihtiram dünya hayatında nefislerinin istekleri ve iştihaları mübah bile olsa, nefis cihadında bu yiyecek ve içeceklerden el çekmiş ve bütün zevk ve sefayı âhirete terketmişlerdir.
HIKÂYE Cafer-ül-Huld kuddise sirruh, rivayet etmektedir ki, bazı sâlihler şöyle buyurmuşlardır:
Rü'yâmda, cennet-i Illiyin'e dahil oldum. Cennet-i â'lâyı dolaşır ve etrafi temaşa ederken, cennet sofralarından bir sofrada oturmuş bir zat gördüm. Cennet meleklerinden birisi, kendisine eliyle cennet ni'metlerinden bir lokma, diğer bir melek de yine cennet ni'metlerinden içecek bir şey ikram edi-
yordu. Bu iki melek, kendisine böylece i'zâz ve ikram ile hizmet ederlerken:
— Dünyada yemediğinin mükâfatı ve dünyada içmediğinin ecridir, diye ayrıca taltif ediyorlardı.
Hayran hayran bu manzarayı seyrederken, melekler o zatı ağırlamaga devam ediyorlardı:
— Ey Zül-cemâlin aşk ve muhabbetiyle, nefsini iştiha ettiği herşeyden men eden, nefsinin en şiddetli arzu ve isteklerine bile karşı koyan, dünya zevk ve lezzetlerinden uzak bulunduran âşık-1 sadık! Şimdi, cennet ni'metlerinden dilediğin kadar ye ve iç, diyorlardı:
Külû veşrebû heniy'en bimâ esleftüm fil-eyyâm-il hâliyeh…..
El-Hakka: 24 Meal-i münifi: Ve onlara, geçmiş günlerde takdim ettilierinize, dünyada işlediginiz salih amellere, sıcak günlerde tuttuğunuz oruca karşılık âfiyetle yiyin ve için, denilir.
Bu zat-1 akdesin kim olduğunu sordum:
— Tanımadınız mı? dediler. Bu zat-1 muhterem, dünyada bahr-i irfana gark, hakkı iykanı farkedip, muhabbetullah ile me'lûfe ve atşanı ile âlûde olmakla vefat eyleyen Beşir Hâfi kuddise sirruh'tur, buyuruldu.
O muhterem şahıs, kadr-i âli sahibi ârif-i billâh idi ki, sakin olduğu beldede yalın ayak gezdiğinden, kendisine hürmeten o beldenin hayvanları yollara pislemezlerdi. Bütün hayvanlar, hacetlerini def'için beldenin dışına çıkarlardı.
Bir başka zât-ı şerif daha gördüm. Mübarek gözlerini arş-ı Rahman'a çevirmiş, cennet huri ve gılmanlarını, cennet saraylarını ve kâşanelerini, kudret-i ilâhiyyeyi müşahede ederken kendisinden geçmiş ve âdeta müstegrak olmuştu. Kim olduğunu sordum, cennetin başbuğu Rıdvan:
— O zat-1 muhterem de, dünya hayatında kalbine Allah ve Resülünün aşk ve muhabbetinden gayri bir şey koymayan, nazarını Allahu zül-celâl vel-kemal hazretlerinin riza ve cemaline hasr-ü tahsis edip, Allah ve Resülüne müştâk olarak âlem-i cemale intikal eyleyen Mâ'ruf-u Kerhi'dir. Şimdi, Allah-u zül-celâl vel-kemal hazretleri, zât-1 pâkine nazar et-
meyi ona mübah kılmıştır. Zira, dünya hayatında ârif-i billah olanları âhirette vâsıl-ı ilâllah kılar ve onları didârından mahrum eylemez. Onları dünya şereflerinden ziyade, âhiret şeref ve dereceleriyle müşerref eyler, buyurdu.
Şeriat dildedir, tarikat canda;
Gönül dost evinde, mihmandır anda, Bunca velilerin mekânı kande, Hakikat elinde seyri bildin mi?
III. RUHTA CÖMERTLIK: Bu öyle bir cömertliktir ki, islâm dininin izzeti için, Allahu teâlâ ve Resûl-ü-müctebâ'nın emir ve tebliğ buyurdukları emirleri ve hükümleri belirleyen kudsi kelimeleri ilân ve mukaddesatın muhafazası uğruna kâfirlerle, zalimlerle, âsilerle savaşmak üzere Allah yoluna başlarını ve canlarını feda ederek kan döken, bu maksatla kılıçlarını çeken gazilerle mücahitlerin derecesidir. Bu dereceye Sehavet-i bir-ruh derler. Zira, bu zevat ruhlarını Allah yolunda ve bu has âmale sarfederler:
İnmaltâh'eşterâ min-el-mü miniyne enfüsehüm ve emralehümbi-erne lehüm-ül cenneh..
Et-Tevbe: 111 Meal-i münifi: Allahu teâlâ, mü'minlerden nefislerini ve mallarını kendi yoluna vakfetmeleri karşılığında cenneti vermek üzere satın almıştır.
sırrina vasıl ve mazhar olmuşlardır.
Sahabeden bir zat, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerine sordu:
— Yâ Resûlallah! Allahu teâlâ indinde amellerin efdali nedir?
Imâm-ül-Enbiyâ aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tehâyâ efendimiz, saadetle buyurdular:
En tü minü billâhi ve Resülihi sümmel-cihad-ü fi sebiylillahi.