Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 430–435
onu orada rezil ve perişan edecegim ve herkesin gözü önünde sürükleye sürükleye cehennemime attıracağım.
Bilmem anlatabildim mi? Fâni ve gelip geçici dünya malına güvenen, malının ve parasının kendisini ölümden kurtaracağını zanneden veya dünyada olduğu gibi para kuvvetiyle her istedigini elde edebilecegi, her belâ ve musibetten kurtulacagını vehmeden ve bu sebeple de topladığı mal ve para ile öğünen ve böbürlenen, herkesi kendisinden aşağı farzeden, insanlara eziyyet ve zulmeden âsiler ve zâlimler iyi bilmelidirler ki, cehennemin HUTAME denilen, en korkunç en yakıcı ve azabı en bol olan yerinde bu alçaklıklarınının cezasını çekeceklerdir.
Bir imtihan yeri olan bu fâni dünya hayatında kendilerine emanet olarak verilen malları, mülkleri, paraları yakın bir gelecekte ellerinden alınacaktır. Pek güvendikleri makamları, rütbeleri, yetkileri birer birer ellerinden çıkacaktır. Hiçbir kuvvet ve kudretleri şevket ve satvetleri kalmayacaktır. Gururla kasılan magrur başlar öne düşecek, kibirle havaya kalkan burunlar yere sürtecek, herkese hışımla bakan gözlerin nuru sönecek, yumruk gibi sıkılan eller, acz içinde yanlarına inecek, salına salına etrafa dehşet saçan o iri gövde kokuşmağa mahkûm bir leş haline dönecektir. Omür boyu halka zulmeden, herkesi hor hakir gören, eliyle ve diliyle halka zarar veren o zâlimler, tepelerine toplanan saçlarından yakalanarak, sürüklene sürüklene yaptıklarının cezasını çekmek üzere cehennemin HUTAME denilen o korkunç derekesine atilacaktır.
Vay onların hallerine!.. Yazıklar olsun onların ömürler!
ne... Azap olsun boylelerıne!..
KELLA LEYÜNBEZENNE FİL-HUTAMETİ — Yok...
Yok... Iş öyle değil!.. O gafil öyle zannetmesin ki, yaptıkları ve ettikleri yanına kâr kalacaktır. Hayır, o gafil HUTAME ye atılacaktır. HUTAME'nin ne oldugunu, oradaki azap ve iztirabın şiddetini bilir misin? Elbette bilemezsin, zira onu berı azim-üş-şândan gayrı kim bilebilir? Evet, bu kötü hareketlerde bulunanlar, o korkunç yere atılacaklar ve cezalarını orada çekeceklerdir. O, öyle bir ateştir ki, o ateş yürekleri sarıp yakar. Bunlar, başı boş yanmayacaklardır. Bu zâlimler ve hâ'inler, direklere bağlı oldukları halde yanacaklardır. HUTA- ME'nin ateşi, onları dört yanlarından kaplayacaktır. Yine direklere bağlı oldukları halde, en şiddetli azaba ugrayacaklardir.
Oraya HUTAMD denilmesinin sebebini de ögrenmek ister misiniz? Oraya atılanlar HATM ve KESR olunacaklardır.
HATM ve KESR demek, yıkmak ve kırmak demektir. HUME- ZE ve LUMEZE sifatı ile sifatlananlar, yani herkesle alay edenler, kaşları ve gözleriyle insanlarla eğlenenler, herkesi hor ve hakir görenler, arkalarından çekiştirenler, ayıplarını ve kusurlarını yüzlerine vuranlar, insanların şeref ve haysiyetleriyle oynayanlar, başkalarının nazarında küçük düşürenler, insanları inciten ve kıranlar, bu kırıcı ve yıkıcı yerde, yani HU- TAME'de cezalarını görecek ve azap çekeceklerdir. EL-CE- ZA'Ü MIN CINS-IL AMEL olduğundan, insanları inciten ve kıranların da, mâ'na ve medlûl bakımından olduğu kadar, fiilen ve hükmen HUTAME'de cezalandırılmaları da elbette muvafık olacaktır. Zira, Allahu azim-üş-şân âdildir.
Insanın ırz ve namusu, mâ'na bakımından bir sırça saraya benzer. O sırça sarayın, elle veya dille yıkılması, harap olması halinde tâ'miri aslâ kabil değildir. Bunu böylece bilmek gerekir.
Sonra, kişi ırz ve namusunu yıkan kimseyi her gördüğünde yıkılan ve yaralanan gönül tekrar kanamağa başlar ve o zulme uğrayanın kalbinde mâ'nevi bir ateş peyda olur. Bu mâ'nevi ateşin şiddeti hergün biraz daha artar, harareti çogalır. Bunu da unutmamak gerekir.
Binaenaleyh, kâmil Müslüman ona derler ki, elinden ve dilinden bütün Müslüman kardeşleri emin olurlar. Nitekim, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazret.
leri:
El-müslimü men selimel-müslimûne min lisânihi re yedili (Müslim, o kimseye denir ki onun elinden ve dilinden Müslümanlar sâlim ve emin olurlar.) buyurmuşlardır.
Hak rizasına varan doğru yol, işte bu Hadis-i şerifte işaret buyurulan hak ve hakikat yoludur. Bir kalp kırmak ve yıkmak, mâ'na bakımından bin kâ'beyi kırmak ve yıkmaktan daha kötüdür. Zira, Kâ'be-i mu'azzama Hz. İbrahim aleyhis-
selâmın yaptığı bir bina, mü'minin kalbi ise nazargâh-ı ilâhidir, demişlerdir.
Hatırın yıkarlar, hatır yıkınca;
Gözyaşı yenilmez taşıp akınca, FI elden üstündür arşa erince, Nasihatim dinle, sakın gururdan...
VE MÂ EDRÂKE MEL - HUTAME — Hutame'nin künh-ü hakikatini, sana ne şey bildirdi? Onun, hakikat ve mahiyetini bilmek, insan aklının ötesinde, idrak ve dirayetinin dışındadır. Bu sebeple, Hutame'nin hakikat ve mahiyetini ancak ve yalnız Allah Teâlâ nın bildirmesiyle, yani vahy-l ilâhi ile anlamak ve bilmek kabil olur. Hutame'de, HÜMEZE ve LÜMEZE ehline tatbik olunacak cezayı da ancak ve yalnız Allah azze ve celle bilir.
NARULLAH-IL-MU'KADETÜ — Hutame denilen azap, Allahu zül-celâl velkemal hazretlerinin yaratıp yaktığı ve insanlarla alay eden, eglenen, herkesin ırz ve namusu ile oynayan ahlâksız günahkârlar için hazırladığı bir azap yeridir.
Allahu tealâ, Hutame'yi Zül-Kahhâr gazab-ı ilâhisiyle yaratmış ve yakmıştır. O korkunç ateşi, Allahu tealâ'dan gayrı hiç kimse söndürmege kadir olamaz. Buna, hiç kimsenin gücü yetmez. Kudret elinin yaktığını, hangi mahlûk söndürebilir, Bu korkunç ateş, öyle bir ateştir ki, azabı gayet şiddetli, elem ve ızdırabı pek dehşetlidir.
Bunları gözönüne getir, cesaretin varsa elini meselâ bir kibrit alevine değdir, yanmağa ne kadar tahammül edebiliyorsan o kadar gunah ışle... Gafletten uyan kardeşım, gatlet zamanı degil... Omürler gelip geçiyor, insan yaşlandıkça akla karayı seçiyor:
Hakkı, bâtıldan etmedik temyiz;
Hezeyanlarla geçti ömr-ü aziz...
diye dögünmenin, yanıp yakınmanın sırası degil.. Akıllı ona derler ki, kendi nefsinden nefsi için, dünyasından âhireti için, gençliginde ihtiyarlığı için, sağ ve sıhhatte iken hastalığı için, hayatta iken ölümü için, boş vakitlerinde dünya ve âhireti için çalışır, çabalar, hazırlanır ve tedarik görür. Uzun, çok uzun bir sefere çıkacağız, hiçbir hazırlığımız, hiçbir tedarikimiz olmasın mı, yanımızda azığımız bulunmasın mı?
Allahu tâlâ'nın aslâ sevmedigi, Resûl-ü zişânın yerdigi ve iğrendiği, bütün Nebilerin ve velilerin yüz çevirdiği kötülüklerden, kötü ve çirkin huylardan, günahlardan, isyanlardan, hata ve nisanlardan kaçınalım, Hutame'nin azabından sakınalım ve korkalım, tövbe ve istigfar edelim, salih ameller işleyelim, Rabbimizin emrettigi gibi hâlis ve muhlis kul, peygamberimizin dilediği ve özendiği gibi saf ve temiz bir ümmet olalım, insan olalım, gerçek Müslüman olalım, rahat ve huzur bulalım, cennet ve cemale kavuşalım.
Fahr-i kâ'inat aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyât efendimiz, bizleri bu doğru yola, hak ve hakikat yoluna, saadet ve selâmet yoluna tergip ve teşvik kasdiyle şöyle irşâd buyurmuşlardır:
— Cehennem ateşi, gayet şiddetli ve dehşet vericidir. Fakat, insanogluna verilen şehevât yani şiddetli arzu, istek ve meyil, bu korkunç azabı hafif gösterir ve küçümsetir. Onu, dünya heves ve arzularına, nefsinin istek ve temayüllerine tâbi kılar. Dünya heves ve arzularına, nefsinin istek ve temayüllerine uyanlar da, önünde sonunda o korkunç azaba düçar olurlar. Çünkü, bunlar insana çekeceği azabı, göreceği iztirabı unutturur ve onu daima avuturlar.
Buna bir misal verelim:
Ev halkına zarar veren bir fareyi yakalayabilmek için bir kapan kurulur ve o kapana meselâ pastırma konulur. O güne kadar, gizli veya açık, evin içinde dişine uygun ne bulduysa yalayıp yutan ve gününü gün eden fare, pastırmanın kokusuna kapılır, kapana yaklaşır ve bir dilim pastırmanın iştiha verici güzelligiyle o demir parçasının üzerinde bulunduğunu görür. Ama, tamahını çeken o pastırma dilimini gördüğü gibi biraz sonra üzerine kapanacak ve kendisini kıskaçları arasında sıkıştırarak öldürecek kapanı göremez. Çünkü, o ânda gözü pastırmadan gayri bir şey görmemektedir. Işte, o hırsla kapana yaklaşır ve tam pastırma dilimine pençe atacağı sırada da o korkunç kıskacın dişleri arasında sıkışır ve kalır.
Durumu, olanca açıklığıyla anlatabilmek için böyle bir örnek vermek zorunda kaldığımdan, sizlerden özür dilerim. Fakat, gerçek maalesef budur. Insanlar da, ekseriya tıpkı o fare gibi çok küçük hırs ve menfaatleri ugruna bir çok şey feda ederler. Çok basit bir menfaat sağlamak için adam öldüren zavallının bu hırslı ve tamahkâr fareden ne farkı vardır?
Envar-Ul-Kulûb, Cilt 1 - F: 28
Eğer, yakalanacağını ve herşeyi itiraf etmek zorunda kalacagını, muhakeme olunacağını ve adaletin pençesinde cezasını bulacağını peşinen düşünebilse, o katil suçunu işleyebilir mi?
Eline geçecegini umduğu küçücük menfaat, hayatını feda etmesine değer mi? Ne yazık ki, bir çok insanlar da bir dilim pastırmaya post veren tare gıbı, yalnız ellerıne geçecek utacık bir mentaatı gorurler, tarenın kapanı gormedıg' glbi onlar da hapishaneyi ve idam sehpasını göremezler.
Işte, dünya hırs ve arzuları da aynen böyledir. Insanoğlu, bir dilim pastırma kadar bile hükmü olmayan dünya hırs ve emellerine kendisini kaptırdı mıydı, artık gözü ne âhiret, ne cennet, ne cehennem, ne hesap, ne azap, hiçbir sey görmez.
Arada bir hatırlasa bile, küçümser. Oysa, günün birinde o küçümsedigi azap ve iztiraba mahkûm olunca aklı başına gelir ama, ne fayda?
Mes'elenin daha da önemli bir yönü daha vardır:
Insan, nefsinin çektiği ve şehvetinin olanca baskısıyla arzu ettiği şeyin hayaline kapılınca, nasıl ki, kendisini bekleyen ebedi azabı göremez veya bu azabı küçümserse, cennet ni'metleri de nefsin arzularına aykırı olarak nefse ağır gelen şeylerle örtülmüştür. Nasıl ki nefsinin arzuları bir hayalden başka bir şey değilse, nefsinin arzu etmedikleri, nefsine ağır gelen şeyler de ona bir hayal gibi gelir. Meselâ; abdest, namaz, oruç, zekât, hac, cihad gibi hayırlı ve faydalı amelleri işlemekten nefis pek hoşlanmaz ve bunlar nefse ağır gelir. İşte, bu ağır gelmek de cennet ni'metlerine örtü olur. Oysa, nefse ağır gelen bütün bu ibadet ve ameller, insanı cennet ni'metlerine ulaştırırlar. Onun için, nefse ağır gelen ve insanın gerçeği görmesine perde olan bu örtünün altındaki cennet ni'metlerini sezenler, mutlâka cennete girerler. Netekim, dünya arzu ve isteklerinin altındaki azabı farkedenler de o azaptan korunur ve kurtulurlar. Bunun zıddı olarak, nefsinin ve şehvetinin baskıs1, kendisine mutlâk ve muhakkak olan cehennemi ve azabı görmesine engel olmuşsa, o kimse mutlâka cehenneme girer ve azap görür. Her kim, nefse ağır gelen ibadetlerin altındaki ni'metleri sezemezse, cennetten mahrum kalır.
Bunun içindir ki, cennete girenler cennete bakmaz, ancak Mevlâ'nın rahmetini görürler.
Allahu azim-üş-şân, cenneti yarattığı zaman Cebrail aleyhisselâma:
— Yâ Cibril! Git, cennetimi gör, buyurdu.
Cebrail aleyhisselâm, cennete vardı, huri ve gılmanını, sa-
ray-ı cinânını, cennet derecelerini, altun, gümüş, yakut, mercan, inci, zümrüt ve saire gibi kıymetli maden ve taşlarla süslenmiş kâşanelerini gördü. Ne tarafa baktıysa, hayran oldu.
Fakat, cennetin etrafı çit gibi, dikenli tel gibi çepçevre bir mâni'a ile çevrilmişti. Dikkat edince bunların namaz, oruç, hac, zekât, cihad, sadaka, yardım, nefs mücadelesi, günahlardan kaçınma, musibetlere, iymana ve ibadete sabır olduğunu anladı. Kendi kendisine:
— Aşkolsun bu mân'aları aşarak cennete girebilenlere!
diye söylendi. Bu sırada yine hitab-i izzet şeref-sadir oldu:
— Yâ Cebrail! Var, git nârımı, cehennemi de gör, buyuruldu.
Cebrail aleyhisselâm, bu defa cehenneme vardı, cehennem derekelerini, orada bulunan katır iriliğindeki akrepleri, hurma ağacının gövdesi kalınlığındaki yılanları, ateşten zincirli bukağıları, kelepçeleri, tabutları, çengelleri gördü ve ürperdi. Korku ve dehşetle etrafa bakınırken, cehennemin etrafında da çepçevre bazı ökseler, tuzaklar bulunduğunu farketti. Dikkatle bakınca, bunların da şehvet, servet, kadın, para, içki, kumar, katil, zulüm, kibir, u'cub vesaire gibi nefse müteallik arzu ve istekler olduğunu sezdi ve yine kendi kendine:
— Kendisini bu tuzaklardan, bu ökslerden koruyup kurtarabilene aşkolsun, dedi.
Her kişi câm-ı ceza içse gerek, Hayır ve şer, ektiğini biçse gerek..
Fahr-i âlem ve mefhar-i beni-âdem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, birgün ashab-1 kiram ridvanullahi teâlâ aleyhim ema'iyn hazerâtı ile bir yere giderlerken, yol kenarına atılmış bir oglak leşini göstererek, — Hanginiz, bu oğlak leşini bir dirheme almak ister?
diye sordular. Ma'iyyet-i seniyyelerinde bulunan zevat-i zevil-ihtiram:
— Yâ Resûlallah! bedava verseler bile almayız, cevabını verince hidayet sirâcı, basiret nuru ve mürüvvet sahibi efendimiz saadetle şöyle buyurdular:
— Allahu teâla'ya kasem ederim ki, bu dünya hakikatte bu gördüğünüz leşten, bu ciyfeden daha değersiz, daha bayağıdır. Âhiretleriyle ilgili ibadet ve amelleri terkederek dünyaya tapanlar, hiç ölmeyecekmiş gibi büyük bir hırs ve tamahla mal ve para biriktirmeğe çalışanlar, güzel ve süslü el-