Ara
Menü

Sayfalar 418–423

1.759 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 418–423

HİKÂYE Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, önlerinde bulunan herşeyi gördüklerı gibi, arkalarında bulunan şeyleri de görürlerdi. Bu vasıf ve hal, Cenab-1 Ahmed-i Muhtar'ın mû'cizelerinden idi. Birgün, Resûl-ü zişân efendimiz çarşıdan geçerlerken yalnız müslümanlıktan değil, ' insanlıktan da nasibi ve behresi olmayan edepsiz bir kâfir, âlemlere rahmet olarak gönderilen o zât-i akdesin arkasından ve görmeyecegini sanarak ağzını ve körolası gözlerini carpıtarak alay etmek küstahlıgında bulundu. Oysa Resûl-i müctebâ yukarıda da işaret ettiğimiz vechile edepsiz kâfirin bütün hareketlerini, peygamberlik mû'cizesiyle görüyordu.

Ansızın geriye döndüler ve o kâfirin hâlâ istihzalarına devam kasdiyle ağzını ve yüzünü çarpıttığını görerek:

— Ağzın, burnun ve gözün öyle kalsın! buyurdular.

Allah azze ve celle, Habib-i edibine derhal icabet buyurmuş ve bu isteği yerine gelivermişti. O edepsiz ve hayâsız kâfirin ağzı, burnu, ve gözleri, Cenab-ı fahr-i risâletle alay etmeğe cür'et ettiği halde eğri ve çarpık olarak kalmıştı. Hemen ilâve edelim ki, bu kâfir gebererek cehennemi boyladığı güne kadar öyle ağzı, yüzü ve burnu çarpık olarak dolaştı, durdu. O kadar ki, Kureyş'ten hiç kimse onu meclislerine kabul etmez, halk kendisinden nefret eder, igrenir ve tiksinir, gördükleri heryerde onu kovarlar ve yanlarından uzaklaştırırlardl.

Mevlâyı müte'al, bu kâfirin başına gelenlerle aklı başında; vicdanı ve sağduyusu yerinde olanlara Nebi'lerie, Veli'lerle, salihlerle, alimlerle alay etmek, onlara el ve dil uzatmak küstahlığında bulunacaklara ibret göstermişti. Evet, Nebi'lerle, velilerle, ilimleriyle âmil olan âlimlerle, salihlerle alay edilmez, edilemez. Bizler bile, âciz ve nâçiz kullar iken, sevdiklerimizle alay edilmesine, onlar hakkında ileri geri söylenilmesine müsaade etmeviz degil mi? Allahu sübhanehu ve teâlâ da, sevdigi kullarıyla istihza ve istihfaf edenleri, onları incitenleri, onların kalplerini kıranları böylece te'dip eder. Buna KAHR-I RICALULLAH'a uğramak denilir. Ricalullah'ın, kahrı, gayet keskin ve zehirli bir kılıç gibidir. Nebi'leri, veli'leri, âlimleri kıran ve incitenler, kendilerini o müthiş kılıcın önüne atmış, yani bir bakıma kendi kendilerini helâk etmiş olurlar. Ehlullah, sebepsiz olarak hie kimseyi helâke teşeb-

büs etmezler. Zira, Allahu talâ'nın binası olan insanı harabetmek, insanı kahreylemek lâ-alet-tâyin herhangi bir insana dahi haram iken, elbette ehlullaha da helâl olamaz. Ancak, ehlullah ile alay edenler, onlarla istihza ve istihfafa yeltenenler, bizzat kendilerini bu keskin, zehirli ve kahredici kılıcın önüne atmış, bir nevi intihar etmiş gibi olurlar. Bu itibarla, ehlullah ile alay etmek cür'et ve cesaretinde bulunup da, başlarına bir musibet gelmeyenler, yaptıklarının yanlarına kâr kalacagını sanmasınlar. Bu gibiler, bu alçaklıklarının cezasını önünde sonunda mutlaka görecekler ve lâyık oldukları âkibete mahkûm olacaklardır. Bu gerçegi, kendilerine hatırlatmayı bir vazife ve borç bilirim.

Ermek isterse âdem, irem-i magrifete;

Kimseyi kınayarak gitmelidir âhirete..

Ey âşık-ı sadık!

NUMEZE ve LUMEZE sifatlarıyla sıfatlananları, Allah azze ve celle Kitab-ı keriminde zemmediyor ve bu gıbilerin yerlerinin yakın bir gelecekte kızgın ateş olacağını haber veriyor. Bu tekdir ve tehdit dahi rahmet-i ilâhiyyenin zuhur ve tecellisidir. Allahu tealâ, bu kötü sifatlarla sifatlananlara, insanlarla alay edenlere, onları çekiştiren ve ayıplayanlara hiçbir ihtarda bulunmaksızın da gereken cezayı verebilirdi. Kullarına karşı fazı-ü keremi dolayısıyle boyle yapmamış ve o kotü hal ve ahlaktan biz aciz ve günahkâr kullarını men'etmek ve aksine hareket edenlerin başlarına gelecekleri peşinen haber vermek suretiyle ihtarda bulunmuştur.

Insanoğlu, kendi ayıp ve noksanlarını herkesten iyi bilir.

Esasen, asıl hüner insanın bunu bilmesi, kendi kusurlarını, hatalarını, görmesidir. Kendi kötülük ve kabahatlerini, kendi eksikliklerini bilen, gören ve anlayan kimseler, başkalarında ayıp ve noksan aramağa fırsat bulamazlar, kimseyi ayıplamazlar, kimsede kötülük göremezler ve bunun neticesi olarakta kimseyi çekiştiremez, kimse ile alay edemez. En büyük kusur ve ayıp, insanın kendi kusur ve ayıplarını görememesidir, kendi suç ve kabahatlerini, kendi kötülüklerini unutmasıdır.

İşte, Allahu tealâ hiç sevmediği bu kötü ve çirkin sıfatlarla sıfatlananların yerlerinin kızgın ateş olacağını beyan ve ilân buyurarak kullarını korkutması, bunlardan sakınıp, kaçınmamız ıçın yeterli bır sebeptir. O halde, bu gibı çırkin ve kötü hallerden son derece çekinmeli, kimsenin ayıp ve noksanını aramamalı, kimsenin hal ve ahvalini tecessüs etmemeli, ulu

orta herkesi kınamaktan, çekiştirmekten, yermekten, alay etmekten de kaçınmalıyız. Biraz yukarıda da işaret olunduğu üzere, bunun çaresi ve ilâcı da, herşeyden önce kendi ayıp ve kusurlarımızı, hata ve noksanlarımızı, zaaflarımızı aramak, bulmaktır.

Bir kimsede, herhangi bir hata ve noksan, ayıp ve kusur gördüğün zaman, önce kendini bir yokla!Aynı, hata ve noksanı, aynı ayıp ve kusuru ârif isen kendinde de bulacak ve göreceksin. Sen, aynı kötülüğü yapmadın veya yapamadınsa, mutlaka ona benzer bir davranışın olmuştur. Karşındakinde kötü ve çirkin gördüğün şeyi sen yapmamışsan, yarın bir gaflet ânında aynı kabahati işlemeyeceğini nasıl temin edebilirsin? Sen insan değil misin? Senin de başka başka zaafların, hataların, eksik ve noksanlıkların yok mu?

Akıllı kişi ona derler ki, bir kimsenin herhangi bir ayıbını veya kabahatini gördüğü zaman, o ayıp ve kabahati gecenin karanlığı gibi örter. Kimseyi ayıplamaz, kimseyi tenkit etınez, kimseyi çekiştirmez ve hele hiç kimse ile alay etmez, hor görmez. Oylesine bir ayıp veya eksikliğin, kendisinden zuhur etmedigi için Rabbine şükürler eder. Bütün insanlara sevgi, saygı şefkat ve merhametle bakar. Evet, birisine bakar şükreder, birisine bakar fikreder.

Eğer, sen mü'min kardeşinin bir kabahatini görür ve onu ayıplar, onunla alay eder ve kendini ondan üstün ve şerefli bilir ve buna inanırsan, bilmiş ol ki Allahu tealâ katında senden daha kötü ahlaklı, çirkin huylu kimse yoktur. Bir parçacık aklın varsa, kendini bütün mü'minlerden aşağı bil, kendini hor gör ve tevazu kapısında sabit ol ki, gerçek insan olasIn..

Bir Hadis-i şerifte: (Bir mü'min, diğer bir mü'min kardeşinde gördügü bir ayıptan ötürü onu kınarsa, kınayan o kınadığı ayıbı işlemeden can veremez.) buyurulmuştur.

HİKAYE Süleymaniye cami-i şerifinde, uzun yıllar fahriyyen imamlık yapmak şeref ve bahtiyarlığına mazhar olmuştum.

O günlerden birisinde, bir sabah namazından sonra, cami-i şerifin karşısındaki Ali efendinin kahvehanesinde, dini konular üzerinde sohbet ediyorduk. Meclisimizde, Hafız Alâeddin efendi, Hacı Nazif Çelebi, Süleymaniye cami-i şerifi birinci

imamı merhum Hacı Hafız Sadık efendi ve cemaatten bazı zevat hazır bulunuyorlardı. Sohbet esnasında, benim sigara içmemi hoş görmeyen Hafız Alâeddin efendi ile Hacı Nazif Çelebi, sigaranın kötülüğünden, zararlarından bahsediyorlar ve beni iğrendirmeğe çalışıyorlardı. Ben de, lâtife kasdiyle kendilerine sigarayı medhediyordum. Hazır bulunanlardan, seksen yaşlarında Fatih'li Süleyman efendi sofularından birisi de dikkatle bizi dinliyordu. Bilindiği gibi, Fatih sofularının hocalarının hocası sayılan Of'lu meşhur Hacı Emin Efendi (Rahimehullah) nin, on beş risâleden müteşekkil NECÂT-ÜL- MU'MINIYN adındaki kitabının bir risâlesi de tütün hakkındaki RISALE-I-DUAN'dır. Hazret, bu risâlesinde tütünün islâm dininde haram olduğunu iddia etmektedir. Bu sebeple, bütün Fatih sofuları da, şeyhlerine uyarak tütünün haram olduğunu söylerler, kendileri sigara içmedikleri gibi tütün içenleri de sevmezler. Onların inançlarına göre tütün içmek şarap içmek gibidir. Fakat, o sabah meclisimizde hazır bulunan seksenlik Fatih sofusunun, tütünün aleyhinde bulunmaması ve âdeta benim tarafımı tutması dikkatimi çekti. Nihayet, meclis dağıldı ve o zat cebinden bir paket gelincik sigarası çıkararak bana ikram etti ve kendisi de bir sigara yaktı. Hayretler içinde kalmıştım. Kendisine:

- Tütün, sizin büyük mürşidinize göre haram değil midir? Risâle-i duhanı okumadınız mı? Sizin ihvanınız, sigara içmedikleri gibi içenleri de sevmezler. Bu nasıl iş? diye sordum.

— Bana bir şey sorma! demekle yetindi. Fakat ben üsteledim:

— Bana öyle geliyor ki, sen bir mü'mini sigara içtigi için ayıplamışsın, dedim. Şaşkınlıkla yüzüme bakarak sordu:

— Nasıl anladın?

- Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, Hadis-i şeriflerinde böyle buyurmuşlardır da, ondan istidlâl ettim, dedim.

Bunun üzerine, o seksenlik sofu, mes'eleyi bana anlattı:

— Seksen küsur yaşındayım..

Bu yaşa gelinceye kadar agzıma sigara koymadım. Hatta, sigara içenlere da müthiş kızardım. Yaşım ilerledi, ecel gelip çatmadan bir sılaya gidip geleyim dedim ve doğum yerim olan Akseki'ye gittim. Hısım ve akrabayı, ahbap ve yârandan hayatta kalanları ziyaret ettim. Bana, orada Veli'lerden bir zatın el'an hayatta bulundugunu ve kendisini ziyaret etmemi hatırlattılar. O zât-ı muhte-

remi ziyarete gittik. Her haliyle cidden ve hakikaten mükemmel bir zât-1 şerif idi. Fakat, sigara içiyor ve bunu da gizlemiyordu. Yanından ayrıldığımız zaman, beni kendisine götürenlere çıkıştım ve çattım:

— Böyle mekruhlarla, haramlarla ugraşanlardan evliya olmaz, dedim ve o zat hakkında agzıma geleni söyledim. Açıkçası, o zatı ayıpladım ve arkasından uzun uzun çekiştirdim.

Günler tamam oldu, Istanbul'a dönmek üzere trene bindim. Tam karşıma kerli ferli bir beyefendi oturdu ve tren hareket etti. Yol arkadaşım olan zat, cebinden bir paket gelincik sigarası çıkararak bana da uzattı. Nasıl oldu, neden oldu hâlâ anlayamadım, bir el âdeta benim elimi tuttu ve uzatılan sıgara paketine dogru goturdu. Kırk yıllık sıgara tıryakısı glbi büyük bir istekle uzatılan paketten bir sigara aldım. Gayr-i ihtiyari agzıma götürdüm, o beyefendi kibritini uzattı ve sigaramı yaktı. Karşılıklı sigaraları tüttürdük. Ikinci bir siga ra daha ikram eder mi diye sabırsızlıkla bekledim ama, vermedi. O sırada trenimiz bir istasyonda durmuştu. Perone in.

dim ve büfeden birkaç paket gelincik sigarası aldım ve fütursuzca içmeğe başladım. Sekiz aydanberi de büyük bir istekle gece ve gündüz demeden sigara içiyorum. Ancak namaza girdiğimse, Kur'an-ı kerim veya Delâil-i Hayrât okurken aklıma gelmiyor, çıkar çıkmaz ilk işim bir sigara yakmak oluyor, dedi.

Çekinme, âkil isen itiraf-ı noksandan;

Emin olan delidir, aklının kemalinden..

HIKÂYE Yalova vâ'izi Mevlûd Karakuş (Sellemehullah) hoca efendi'den dinlediğim bir vak'ayı anlatmadan geçemeyeceğim.

Mevlûd hoca efendi diyor ki:

İstanbul ders-i-âmlarından ve tanınmış hocalarımızdan Çolak denmekle mâ'ruf Hacı Hafız Mehmed efendi rahmetullahi aleyhin, derslerinde ve vâ'azlarında bulundum. Her biri, inci mercan kadar kıymetli sözlerini dikkat ve alâka ile dinler ve herkes gibi çok istifade ederdim. Merhum hoca, o kadar güzel konular seçer ve öyle güzel şeyler anlatırdı ki, hayran olmamak kabil değildi. Fakat, çok acele konuşur ve âdeta kelime ve cümleleri birbirine karıştırırdı. Bu sebeple, dersleri-

ni dinlemek, hele kulağı biraz ağır işiten için hayli zor oluyordu. Birgün, yine onu dinlemiş ve cami-i şeriften çıkmıştık.

Kendi kendime:

— Ah, ne olurdu şu hoca efendi biraz agır konuşsa, kelimelerin ve cümlelerin hakkını verse, söyledikleri tamamiyle anlaşılır ve kafalara yerleşirdi, daha çok istifade edilirdi, diye içimden geçirdim.

Aradan bir zaman geçti, nasıl oldu hâlâ anlayamam. O güne kadar tane tane konuşmak itiyadında olan fakir de, tıpkı hoca Mehmed etendi merhum gibı acele konuşmaga, kelımeleri çignemege, cumleleri birbirine karıştırmaga başladım.

Sanki, Mehmed efendi hocanın hali ve acele konuşması bana giydirilmişti. O gündenberi de, maalesef bunu bir türlü düzeltemedim ve düzeltemiyorum.

Gerçi tam ve nakısı kâmil bilir, Kâmil olan cümleyi kâmil bilir...

Bu dünya hayatında kimi ve neyi ayıplarsak, o ayıpladıgımız şeye kendımız duşmeden olemeyecegımızı bılmelıyız.

Insana ve ozellikle kâmil bir müslümana layık olan, gordügu herhangi bir çirkin ve kötü durum ve davranış karşısında, aynı halin kendisinden de zuhur etmemesi için Rabbine sığınmaktır. Bu dünyada, herkesin bir ayıbı mutlâka vardır. Bazılarından bin, bazılarından da on bin ayıp bulunabilir. Bütün ayıplardan, âfetlerden, noksanlık ve eksikliklerden münezzeh olmak, ancak Allah tealâ'ya ve onun hıfzettiği Habib-i edibine mahsus ve münhasırdır.

HIKAYE Milletler babası Hz. Nuh aleyhisselâm, bir yerden geçerken gözleri tepesinde yaratılmış acaip bir köpek gördü. Nasıisa ve nedense bunu çirkin buldu, dili sürçerek:

— Aman ne çirkin mahlûk! demek suretiyle kendisinden zelle sâdir oldu.

Insana, iç duygularını dile getirecek güzel sözler söylemesini ögreten, dili konuşturan ve gerektiginde herşeyi de konuşturmaga kadir olan Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri, o köpege lisan verdi. Çirkin gördüğü o köpek Hz. Nuh aleyhisselâma hitabetti: