Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 398–403
gözün oglunla aydın olsun..) kavl-i kerimine gelince, başta Necaşi olmak üzere mecliste bulunan âlimler ve rahipler gözlerinden yaşlar dökmeğe başladılar. Hz. Isa aleyhisselâma inananların çektikleri eza ve cefaları hatırlamışlardı. Karşılarında duran, Allah'ın varlığına ve birligine inanan ve bu inançları yüzünden yurt ve yuvalarından hicrete zorlanan ve sonunda kendilerine sığınan bu mü'minleri tasdik ettiler ve hep birden:
— Evet, doğrudur! dediler. Bu sözler, Tevrat ve Incil'deki beyana muvafıktır, diye yemın ettiler.
Allahu sübhanehu ve teâlâ., o mecliste bulunan alımlerın ve rahiplerin kalplerini, Muhammedi mü'minlerin lehine ve müşriklerin aleyhine çevirmişti. Büyük ümitlerle Necaşi'nin huzuruna çıkmağa cür'et eden Mekke müşrikleri, bu hey'etten rezil ve rüsvay olarak ayrıldılar. Zira, Necaşi, kendilerine şöyle demişti:
— Bu saf ve mâ'sum insanları, sizin zâlim ellerinize teslim etmekten daha büyük bir zulüm olamaz. Bunları size teslim etmek şöyle dursun, kendilerine eskisinden daha fazla ikram ve itibar etmek boynumun borcudur.
Mekke'den gelen kâfirler, verecek cevap bulamadılar ve Müslümanların kendilerine aslâ teslim edilmeyecegini anladılar ve bu maksatla verdikleri rüşvetin hiçbir faydası olmadığını da farkedince mes'eleyi açıkladılar. Necaşi, hiç düşünmeden emir verdi:
— Kim, bunlardan bir şey aldıysa hemen geri versin!
Yoksa, rüşvet alanları mutlâka bulur ve kendilerini şiddetle cezalandırırım.
Olay, Cenab-1 Fahr-i risalet efendimizin bilgilerine sunulunca, çok sevindiler ve Necaşi'ye dua buyurdular. Habeş imparatoru Necaşi öldüğü zaman aleyhis-salâtü ves-selâm efendimiz gıyaben kendisinin cenaze namazını kılmışlardır.
Zalimlere mehil olmasa matlâb-u ilâhi, Bir demde yıkar âlemi mazlûmların ahı..
1967 yılında hacca gittiğimde, Medine-i münevvere'de ve Ravza-i Resûl'de yüzü siyah ve fakat gönlü nurdan ak olan Somali'li bir Müslüman bana hangi milletten oldugumu sordu.
Türk - Müslüman olduğumu anlayınca ağlayarak boynuma sarıldı ve bir ricada bulundu:
— Türk kardeşlerime selâm ve sevgilerimizi iletiniz ve
bize yardım ediniz. Bugünkü Necaşi bizleri kırıyor ve Müsümanları yoketmeğe çalışıyor. Görmedigimiz zulüm kalmadı, diye aglayarak dert yandı.
Gayri ihtiyari, asr-1 saadetteki Necaşi ile bugünkü Necaşi'yi mukayese ettim ve âcizane şu hükme vardım: Kitap diye bildiği Incil'ini tebcil eyleyen, peygamber diye bildiği Hz. Isa aleyhisselâmı tekrim eyleyen, onun muhterem annesi Hz. Meryem'i tâ'zim eyleyen ehl-i iymana bunca zulüm ve hakareti revâ gören bugünkü Necaşi'nin, yarın mahşer gunu bızzat kendi Nebi'si taarfından mu'aheze olunacağına ve nâra atılacağına şüphe yoktur. Bencileyin bir âcizin elimden başkaca yardım gelmediği için, Somali'li din kardeşimin sevgi ve selâmlarını Müslüman - Türklere duyurmak ve o ülkede yaşayan ehl-i islâmın mâ'ruz bırakıldıkları zulüm ve terörü haber vermekle üzerime düşen görevi ifa ettiğime inanıyorum. Rabbimin kudret ve azametine bakınız ki, dünyanın en eski hükümdarı olarak bilinen bugünkü zâlim Necaşi, bu kitabımızın yayınlanmağa hazırlandığı şu sırada, kendi ülkesinde bütün otorite ve perestişini kaybetmiş, bir çok hak ve yetkileri elinlen alınmış, şunun bunun elinde maskara olmuştur. (Hâzâ min fadle Rabbiy...)
Bu vesile ile, mü'minleri ve Muhammed'leri yoketmek için plânlar hazırlayan, ehl-i islâma zulüm ve hakareti revâ gören, hatta Müslümanları kütle halinde öldüren veya öldürten zâlimlere ve kâfirlere hatırlatmak isterim ki, kuvvet ve kudretinize dayanarak ehl-i tevhidi yokdebilirsiniz ama, din-i mübiyn-i islâmı asla! Çünkü, o büyük ve insanlıgın en son ve en mükemmel dini, Allahu teâlâ'nın hıfz-ü emanındadır. Kıbrıs adasında, Müslüman topluluguna yıllarca göz açtırmayan, kadın, çoluk, çocuk, genç, ihtiyar demeden mâsum Müslüman Türkleri canavarca öldüren Makarios kâfiri, kendi elleriyle özene bezene kurduğu milli muhafız ordusu tarafından, Sampson adında bir kanlı katilin işaretiyle devrildi, gitti. Kıyamete kadar da Müslümanlara uzanan bütün kirli eller böylece kırılacak ve kâfirler hiyle ve desiselerinde aslâ muvaffak olaayacaklardır. Yeter ki, biz hakkıyle ve lâyıkiyle Müslüman olalım, dinimizin, kitabımızın ve sevgili peygamberimizin kıymet ve ehemmiyetini bilelim, hakikati islâmiyyeyi ve hakikati Muhammediyye'yi geregi gibi ögrenelim. Çünkü, mü'min ve muvahhidlerin hâmisi bizzat Hazret-i Allah'tır. Islâm dini yeryüzünde bir tek kişi LA ILAHE ILLALLAH MUHAMME-
DÜN RESÛLÜLLAH dediği ve diyebildiği sürece pâyidar olacaktır.
Takdir-i Hüdâ kuvve-i bâzu ile dönmez, Bir şem'a ki Mevlâ yaka, bir vechile sönmez..
Hz. Isa aleyhisselâmın getirdiği kutsal kitap Incil ile ilgi ve ilişkisi kalmamış Luka, Merküs, Metta ve Yuhanna adlarındaki dört kitaba kitab-1 mukaddes adı vermekten hayâ etmeyen, Hz. Isa aleyhisselâmın dini ve şeriatiyle alâka ve münasebeti bulnmayan sapıklığa HRISTİYANLIK'tır, diyen, bu tutum ve davranışlarıyla bizzat Hz. Isa aleyhisselâma ihanet etmekten korkmayan ve çekinmeyenler, ellerine en küçük bir fırsat geçince Müslümanları yoketmeğe çalıştıkları ve haçlı seferlerinden beri Müslüman kanı dökmege alıştıkları halde, bir türlü bilmiyor ve anlayamıyorlar ki, biz Müslümanların kendileriyle bir dâvamız yoktur. Ne var ki, onlarda din gayreti, insanlık hamiyyet ve haysiyeti bulunmadığından peygamberlerine edep ve terbiye harici dil uzatan, onun muhterem annesine çirkin isnat ve iftiralarda bulunanlarla dost geçinirler de, Hz. Isa aleyhisselâmı hak peygamber olarak tanıyan, öven ve seven, onu ve ona yardım edenleri her zaman ve her yerde saygı ile anan, muhterem annesini de tâ'zim ve tebcil eyleyen biz Müslümanlara nedense can düşmanı kesilmişsiniz.
Cidden, anlaşılır ve içinden çıkılır bir dâva değildir. Saf ve mâ'sum Müslümanları kendi bâtıl ve sapık dininize dâvet edecek yerde, gücünüz yetiyorsa, dininize, kilisenize, peygamberinize sövüp sayanları insafa çağırsanız, dinsizleri ve Allah'sızları hristiyanlıga zorlasanız olmaz mı? Ama yapamazsınız!
Çünkü, o dinsiz ve Allah'sızlar sizin o bâtıl ve sapık inançlarınızdan iğrenerek ve tiksinerek dinsiz ve Allah'sız kalmışlardır, onlar sizin eserinizdir.
Hristiyanlık âlemi, eğer insanlıktan zerre kadar nasibi va.rsa, Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize nankörlük etmemeli ve o zât-1 akdesi büyük bir ni'met olarak bilmeli ve kabullenmelidir. Evet, o zât-1 akdes gerçekten âlemlere rahmet ve kâ'inata en büyük bir ni'mettir. Insanlığı küfür zulmetinden iyman nuruna, Allahu teâlâ'ya ortak koşmak zilletinden tevhid şu'uruna, eliyle yaptığı putlara tapmak illetinden âlenilerin Rabbine secde etmek süruruna ileten ve ulaştıran odur.
Beşerin böyle sapıklıkları var, Putunu kendi yapar, kendi tapar..
Allahu tâlâ'nın varlıgını, birligini, ondan gayrı kulluk ve ibadete lâyık ve müstehak hak mâ'bud olmadıgını, dogmadıgını ve dogurmadıgını, eş ve çocuk edinmekten münezzeh bulundugunu, bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf ve bütün noksan sıfatlardan münezzeh oldugunu ilân ve isbat eden Hz. Muhammed Mustafa sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimizdir. Bu gerçegi neden görmek ve ögrenmek istemiyorsunuz?
Neden, hâlâ Allahu teâlâ'ya ortak koşmak, eş ve çocuk sahibi göstermek hastalığından kurtulmak istemiyorsunuz?
O, cidden ve hakikaten dünya ve âhiretin en yüce ve en ulu bir ni'metidir. O, Allahu azim-üş-şândan sonra insanların ve cinnilerin en büyüğüdür. Bütün insanlık âleminin efendisidir. Bütün yaratılmışların en merhametlisi ve şefkatlisidir.
Bütün âlemler, onun nurundan halk ve icat olunmuştur. Nuru, evvel, ba'asi sonradır. Adem aleyhisselâm, su ile çamur arasında iken, gökte melek ve yerde insan yaratılmadan da Nebi idi. Ona sarilanlar, ona baglananlar, ona inananlar dünya ve âhirette yücelirler. Çünkü o kendisine sarılan ve bağlanan ları rizaya, rıdvana, cennete ve cemale götürür, fi mak'ad-1 sıdka iletir.
HİKAYE Hâtem-i Tâ'i'nin oğlu Adi radıyallahu anh buyuruyor ki:
Cahiliyet devrinde, ben kavmimin reisi idim. O vakitler, ganimetlerin dörtte birini reislerin almaları âdet olduğundan, ben de o şekilde pay alırdım.
Hz. Muhammed aleyhisselâmın risalet ve nübüvvetlerini açıkladıklarını işittiğim zaman, doğrusu bundan hiç hoşlanmamıştım. O kadar ki, Arap kavim ve kabileleri arasında benden ziyade hoşlanmayan bile yoktu. Evet, ilâhî hidayet ve inayet erişmeyince, insan hak ile bâtılı, hayır ile şerri, akla karayı, çirkinle güzeli seçemiyor. Zira, hak hakla görülür. Bâtıl, hakla farkedilir. Allahu teâlâ kula talip olmazsa, kul hakka nasıl talip olabilir? Onun için, insana düşen vazife, kayıtsız ve şartsız hakka teslim olmak ve ondan hidayet ve inayet dilemek ve ummaktır. Kendilerine hidayet ve inayet nasip Envar-Ul-Kulab, Cilt 1 - F: 26
olmadan Resûl-ü zişâna düşman kesilenlerin çoğu, hidayet-i ilâhiyye erişince ona öylesine dost olmuşlardır ki, onun uğrunda canlarını bile feda etmekten çekinmemişlerdir. Bütün mallarını onun yolunda sarfetmekten kaçınmamışlardır.
Bunlardan birisi de Hz. Ömer-ül-Faruk radıyallahu anh efendimizdir.
Her ne hal ise, hikâyemizi anlatmaga devam edelim:
Hâtem-i Tâ'inin oglu da kendisine hidayet nasip olmadan Cenab-1 Fahr-i Risalet efendimizi hiç sevmez ve ondan hoşanmazmış demiştik. Fakat, hidayet-i Rabbaniyye imdadına yetişip de gözünden küfür perdesi ve gönlünden gaflet zerresi kalkınca, Resûl-ü müctebânın âşıklarından olmuş ve gerçekten babasına lâyık bir evlât olduğunu izhar ve isbat eylemiştir. Şimdi, onu dinlemege devam edelim:
— Içime, bir korku düşmüştü. Bu korku beni iki cihan serverinden hoşlanmamağa ve onu sevmemeğe zorluyordu.
Kendi kendime, bir gün onun ashabı gelecek ve benim reisligime son verecek diye çekiniyor ve kayğulanıyordum. Hatta, beni öldürebileceklerinden de endişe ediyordum. Bu korku ve kaygular içinde, develerimi güden adamıma, develerin en kuvvetli ve terbiyeli olanlarını bizim eve yakın yerlerde bulundurmasını, Hz. Muhammed'in askerleri buralara gelecek olurlarsa, derhal haber vermesini sıkı sıkı tenbih etmiştim.
Birgün, çoban koşarak yanıma geldi ve büyük bir heyecanla:
— Ne yapacaksan yap! dedi. Bayraklar gördüm.
— Ne bayrakları? diye sorunca bana korktuğum o müthiş haberi verdi:
— Muhammed'in askerlerinin bayrakları!..
Ona, ayırdığı develeri derhal getirmesini emrettim. Çoluk çocuğumu bindirdim, lüzumlu eşyamı da yükledim ve Şam'a kaçtım. Ne var ki, kız kardeşimi unutmuştum. Sonradan öğrendim ki, o zavallıyı Müslümanlar esir etmişler ve diğer esirler meyanında peygamberin huzuruna götürmüşler.
Bu arada, benim nerede olduğumu sormuş ve Şam'a kaçtığımı da ögrenmişler.
Resûl-ü zişân hemşireme iltifat buyurmuş, ihsanlarda bulunmuş, elbise ve yiyecek vermiş ve kendisini serbest bırakmış. Bir gün çoluk çocuğumla otururken kız kardeşim çıkageldi. Uzaktan bir kadının bize yaklaştığını görmüş ve hatta eşime:
— Yahu! Şu gelen kadın bizim hemşireye ne kadar benziyor, demiştim. Dediğim gibi de çıktı ve bulunduğumuz yere geldi ve bana çıkıştı:
— Akrabalarını kendi hallerine bırakıp, yalnız eşini ve çocuklarını alarak kaçmaga utanmadın mı? dedi.
— Haklısın hemşire, dedim. Fakat, öyle icabetti. Şimdi bana ne söylesen, nasıl sitem ve hatta hakaret etsen hakkındır. Gerçekten sana karşı yüzüm yok. Ne olur beni affet ve hayır konuş, ricasında bulundum.
Kız kardeşim Akile, adı gibi akıllı ve tedbirli bir kadındı. Kendisinden ne yapmam gerektigini sordum ve bu arada islâm peygamberinin ahvali hakkında fikrini yokladım. O bana, hiç düşünmeden şu cevabı verdi:
— Benim fikir ve kanaatimi sorduğuna göre sana gerçeği söyleyim, dedi. Beni dinlersen hemen git, eğer peygamber ise ona iyman et. Böylece birgün önce iyman etmekle islâmda kıdemin olur, faziletin artar. Yok, peygamber degil de padişah ise seni kabilenin reisliğinde bırakır, yine de iade-i itibar etmiş olursun.
Hemşiremin bu düşünce ve kanaati bana da uygun geldi.
Hemen hazırlık yaptım, yola çıktım ve Medine-i münevvere'ye vardım. Mescid-i Nebeviyye girdim, huzur-u saadetlerine kabul edildim ve sohbetleriyle, iltifatlarıyla karşılaştım. Kim olduğumu sordular, kimligimi söyledim. Beni yanlarına alarak hane-i saadetlerine götürdüler. Yolda, bir kadın onu durdurdu ve bir müşkilini sordu. Resûl-ü zişân ona rıfk ve mülâyemetle gerekli cevapları verdi. Bu tevazu ve alçak gönüllülüğünü görünce, kendi kendime:
— Bu zat, saltanat ve riyaset dâvasında değil, diye düşünmekten geri kalmadım.
Hane-i saadete vardık, içi hurma lifleriyle doldurulmuş bir minderi işaret buyurarak bana oturmamı söyledi. Ben de, kendisine oturmasını rica ettimse de kabul etmedi ve israrla beni oturttu, kendisi de yere oturdu. Ben, yine içimden:
— Vallahi bu padişah işi degil, diye geçirdim. Aramızda şöyle bir konuşma cereyan etti:
— Ya Adi! Sen, kavminin dininden degil misin?
- Evet...
— Ganimetlerden dörtte birini sen alırsın degil mi?
- Evet — Bu şekilde ganimet almak sana dinince helâl degildir.
Kendi kendime, bu zat meçhulleri de biliyor diye aklım-