Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 392–397
— 392 _ edilip nerelere sarfedildigi gibi hususlardır, buyurmuşlardır.
Asıl soru, vücudun sağlık ve sıhhati ile, vaktin boşuna harcanması keyfiyyeti olacaktır. Çünkü, bu iki ni'met insanlar arasında kıymetleri bilinmeyenlerden ve bu bilgisizlik dolayisiyle boşuna yitirilenlerdendir. Oysa, insaf ile düşünülecek olursa, vücud sıhhati ile boş vakit, yeryüzündeki bütün altun ve gümüş stoklarından, bütün servetlerden, bütün mücevher ve kıymetli taşlardan daha değerli ve daha üstündür. Her iş, mahiyyeti ne olursa olsun her teşebbüs, bütün faaliyetler vücut saglığına ve boş vakte mütevakıftır. Onun için, sağlığın kıymetini bilmeli ve boş vakitleri en iyi şekilde değerlendirmelidir. Bu iki büyük nimeti boşuna yitirmemeli, geçimleriyle mükellef bulunduklarımızın hayat ve ma'işetleri için gerekli kazancı sağladıktan sonra salih ameller işlemeli, ibadet ve tâ'atte bulunmalı, zikirle, fikirle, şükürle süslemeli, dine ve devlete yararlı hizmetlerde bulunmalı, insanlara ve insanlığa faydalı olmalıdır.
Sigara dumanı ve yüzlerce kişinin nefesleriyle dolu izbe bir kahvehanede kâğıt ve tavla oyunları, kumar ve saire gibi ne dünyada ne de âhirette hiçbir faydası ve yararı olmayan boş ve faydasız işlerle ömür çürütmek, vakit öldürmek akıl kârı değildir. Sağlığımızın ve boş vakitlerimizin değerini bir türlü takdir edemeyen biz gafiller, bu büyük iki ni'metin kıymet ve ehemmiyetini ne yazık ki ancak onları kaybettiğimiz zaman anlar gibi oluruz. En basit bir nezlede bile, sağlığın ne ulu bir ni'met olduğu meydana çıkıyor. Ya, mâ'azallah sıhhat timiz büsbütün bozulur, yataga düşersek halimiz ne olur? Ne zaman, nerede ve nasıl gelip bize çatacağı aslâ bilinmeyen ve belli olmayan ölüm, birdenbire karşımıza çıkıverirse, daha önce boşu boşuna geçirdigimiz vakitlere hayıflanmamızın ne kıymeti kalır? Ne çare ki, boş vakitlerini meselâ ilim tahsili, bir san'at veya zenaat tâ'limi, o güne kadar okuyup öğrendiklerimizin günlük hayatımıza tatbiki gibi hayırlı ve faydalı işlerden sonra, ibadet ve tâ'atle, salih amellerle, evrâd ve ezkârla ayrıca süslemek ve zenginleştirmek, ilim dağarcığımıza her gün yeni bir şeyler eklemeğe çalışmak, hâsılı dinimize, dünyamıza ve âhiretimize yararlı olmağa alışmak sıhhat ve boş vakit ni'metlerinin değerlendirilmesinde tutulacak en isabetli yoldur. Evet, unutmayalım ve daima hatırda tutalım: Kıyamet günü ilk sual, sıhhat ve boş vakitten sorulacaktır.
Bir Hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır:
— Kula, herşeyden önce ilk soru sıhhatinden olacaktır.
Içtiği buz gibi soğuk su, karnı davlumbaz gibi şişirinceye kadar doldurduğu yemekler, lüzumundan fazla uyku, haddinden çok büyük, gayet süslü, göz ve gönül oyalayan evlerde oturmaktan sorulacaktır.
İmam-ı Hasan rahimehumüllaha bir zat gelerek:
— Yâ imam! dedi. Benim, bir cariyem var. Faluze denilen tatlıyı yemiyor. Niçin yemediğini sorduğum zaman da:
(Onun şükrünü yapamayacağımdan korkuyorum ve faluze yediğim için Allahu tealâ'ya nasıl hesap verebileceğimden kaygulanıyorum.) diyor Bana bir akıl öğretin ki, onu bu huyundan vazgeçireyim ve ben de ağız tadıyla faluze yiyeyim.
Hazret-i imam, kendisine şu cevabı verdi:
— Ne cahil cariyen varmış senin!.. İçtiği soğuk suyun, yediği bütün ni'metlerin eşrefi ve ekmeli iken, bunların şükrünü edebilmiş mi ki, faluze yemenin şükründen âciz kaldığını söyleyebiliyor?
Utanma, oku ögren ehlinden;
Herşeyin ilmi güzel cehlinden..
Dersimize devam ediyoruz:
Bazı zevat-ı âli-kadr de, bu sûre-i celiledeki ni'metten ve sualden murad, Rahmeten lil-âlemiyn olan Hatem-ül-enbiyâ efendimizdir. Zira, dünyaya kıyasla en yüce ni'met vücut sıhhati ve kalp inşirahıdır ki, kibâr-ı evliyâ'ullah Rabbi zül-celâl vel-kemal hazretlerinden bu iki ni'meti bahş ve ihsan buyurmasını niyaz etmişlerdir. Alemlere, yani dünya ve âhirete kıyasla en yüce ni'met ve ecelli hikmet Resûl-ü zişan efendimiz hazretleri olup ona iyman ve arz-1 şükran-ı ni'met eylemek ehemmi himmet ve vecibe-i zimmettir. Hatta, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin bizlere Allahu tâlâ'nın en büyük bir ni'meti olduğu Kur'an-ı azim ile sabittir:
55p.
BisTi D all '9...
Yâ'rifune ni'metallahi sümme yünkirûnehâ ve ekserühüm-ül-kâfirun...
En - Nahl - 83 Meal-i münifi: Müşrikler, Allahu talâ'nın ni'metlerini bilirler, sonra da onu yine inkâr ederler. Onların çoğunluğu kâfirdirler.
Bu âyet-i kerimedeki Allahu talâ'nın ni'meti Habib-i Hudâ efendimize işaret sayılmakta ve kullar Resûl-ü zişânın ne büyük bir ni'met olduğunun kıymetini bilmeleri için bu şekilde açıklanmaktadır.
Evet, kardeşlerim, bunu iyi biliniz ve belleyiniz. Fahr-i kâ'inat aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyât efendimiz NI'ME- TULLAH'tır, ABDULLAH'tır, NURULLAHtır, HÜVİYE- TULLAH'tır, NEBİYYULLAH'tır, RESÛLÜLLAH'tır, RAH- METEN LIL-ALEMIYN'dir, RA'UF'tur, RAHIYM'dir, AZIZ'dir, ŞERIF'tir, NUR'dur, SIRAC-I MUNIR'dir, VAHYUL- LAH'tır, sözün kısası yerin, göğün, arşın, kürsinin nurudur.
Kıymetini bilmeyenlere yazıklar olsun, veyl olsun, azap olsun!.
Bugün, içinde bulunduğun ve sahip olduğun ni'metin şükrünü ona borçlusun. Islâm paşası isen iyi bil ki, Muhammedî olmasaydın, seni paşa yapmazlardı. Padişah isen, Muhammedî olmasaydın, seni bir islâm ülkesinin başına padişah olarak getirmezlerdi. O, emir ve işaret buyurmamış, teşvik ve tebcil etmemiş olsaydı, Istanbul'u alamazdın, bu güzel beldede oturamazdın. Kâfir bile küfrünü, âsiler isyanını onun merhamet kanatları altında icra etmektedirler. Hristiyan isen, senin dinini kitabını, peygamberini, ırz ve iffetini ve peygamberinin anası olan hazreti Meryem'in günahlardan ve kötülüklerden arınmış pâk ve afif olduğunu bütün cihana resmen ve alenen ilân eden yine odur. Yahudi isen, Tevratını ve peygamberin Hz. Musa aleyhisselâmı tasdik eden ve bütün gelmiş geçmiş peygamberleri halka ismet ve sıddıkiyetle tanıtan yine odur.
Binaenaleyh, hangi din ve mezhepten, hangi ırk ve milletten olursan ol, ona minnet ve şükran borçlusun. O'nun, tarafı ilâhiden getirdiği dine saygılı olman, ancak senin fazilet ve kadirsinaslığını gösterir. Kâfire, kendisini red ve inkâr eden zâlime dahi büyük bir ni'met olduğu gün gibi âşikâr iken, ona ihanet edene, hakkında ileri geri söylenene insan demek caiz olur mu, olmaz mı, bunu sizlerin takdir ve irfanlarınıza bırakıyorum.
Şu hususu önemle gözönünde bulundurmak gerekir ki, Habib-i Hudâ efendimiz sayesinde kâfir bir lokma ekmek ve bir yudum su bulabilmektedir.
Ey ömürlerini gaflet ve dalâletle geçiren ve Resûl-ü müctebânın kıymet ve ehemmiyetini takdir edemeyen cahiller ve zâlimler! Yarın denilebilecek kadar kısa bir süre sonra, onun kıymet ve ehemmiyetini anlayacaksın, onu tanıyacak, onun büyüklüğüne inanacaksın ama, iş işten geçmiş olacak. Sana
ve senin gibilere âcizane ve fakat hâlisane tavsiye ediyorum:
Ahir zaman peygamberinin kıymetini biliniz, onu, onun evlâdını, ashabını, ensarını, etba'ını, velilerini âlimlerini seviniz.
Ona saygı göstermekte kusur etmeyiniz. Bir bakıma insanlık borcu olan bu kadarcık ilgi, sevgi ve saygının bile birgün size büyük faydalar saglayacagından emin olunuz.
Ey ümmet-i Muhammed! Ey mü'minler ve muvahhidler!
Sizler ki Muhammedi olabilmek şeref ve izzetine mazhar olmuşsunuz, Resûl-ü zişânın kıymet ve ehemmiyetini biliniz, onun nurlu hayatını iyice ve yakından inceleyiniz, Hakikat-i Muhammediye'ye vakıf olmağa çalışınız, onun gibi davranmağa, onun gibi oturup kalkmağa, onun gibi olmağa alışınız.
O'na, her nefeste çok çok salâvat getiriniz. Onun, sünneti seniyye-i Ahmediyyesine hürmetkâr ve riayetkâr olunuz. O'na lâyık, onun istedigi gibi bir ümmet olabilmek için geceli gündüzlü gayret ve himmet gösteriniz.
Dahi eyledi ol sahib-i ilim, Mehd'den lâhde dek ol tâlib-i ilim..
Evet, onun en büyük ikaz ve irâdlarından birisi de budur. Okuyunuz, okutunuz, çocuklarınızı ilim tahsiline zorlayınız, Çin'de bile olsa ilme tâlip olunuz, ilerleyiniz, yükseliniz, Islam ilerlemege engeldir efsanesini ve safsatasını yıkınız, san'atta, edebiyatta, ilimde, fende, teknikte, teknolojide, hukukta, iktisatta, tababette ve hâsılı çağdaş müsbet ilimlerin hepsinde başka milletlerden geri kalmayınız, hatta onları geçiniz, emir budur, hüküm budur, onun arzusu ve dileği budur.
Ta ki, yarın onunla karşılaşınca yüzünüz ak olsun, âlemlere rahmet olarak gönderilen o zat-1 akdes sizi sevsin, bağrına bassın, kucaklasın. Bunları yapmazsanız, yapamazsanız yarin çok zorlu olacak bir günde onun şefaatine hangi yüzle talip olabilirsiniz? Hangi yüzle şefkat ve merhamet dilenebilirsiniz? Evet, dünya ve âhirette, mâ'nen ve maddeten ona çok şeyler borçluyuz.
Işin bir başka cephesini de haber vereyim:
Yarın kabirde sorulacak soruların birisi ve belki en önemlisi de o olacaktır. (Peygamberin kim?) diye sorulacaktır.
Yarın, mahşerde yalnız ona şefaat izni verilecektir. O'na tâbi olanlar, iki cihanda da mesrur ve handan, iki cihanda da sultan olurlar. Nitekim, ona lâyık ve onun istediği gibi bir ümmet olabilirsen, dünyada da onun nigâh-ı iltifatına nail
olur ve kâ'inata sultan olabilirsin. Onun için, Resûl-ü zişânı canindan, malından, evlâdından, ana ve atandan ziyade sev, onun kıymetini bil... Kıymetleri bilinmeyen ni'metler elden çıkar ve elden çıkan ni'metler de bir daha ele geçmez. Kendilerine bahş ve ihsan buyurulan o büyük nı'metın kıymetını bilmeyen Eba-cehil'ler, Ute'ler ve onların yardakçıları hâlâ lânetle anılmaktadırlar. O büyük ilâhi ni'mete sahip çıkan, onun kıymet ve ehemmiyetini bilen Eba-bekir'ler, Omer'ler, Osman'lar ve Ali'ler ise hâlâ rahmet ve minnetle yâdedilmekte ve kıyamete kadar da yadedileceklerdir. Sana, bu iki örnekten daha açık bir delil olabilir mi?
HİKAYE Nûr-u çeşm-i kâ'inat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyat efendimizin bis'eti nebeviyyelerinin beşinci yılı idi. Kendilerine bahş ve ihsan buyurulan bu büyük ni'metin kadrini bilemeyen müşrikler, eziyetlerini günden güne artırmışlardı.
Aleyhissalâtü ves-selâm efendimiz, gitgide artan bu işkence ve eziyetlere tahammül edemeyen Müslümanlardan bir kısmının Habeş diyarına hicret etmelerine müsaade buyurmuşlardı. Bu muhacirler arasında Esedullah-i Galip Aliyyibn-i Ebi Tâlip radıyallahu anhın kardeşi de vardı. Habeş imparatoru Necaşi, kendi ülkesine sığınan Müslüman muhacirlerine hüsn-ü kabul göstermiş ve ikramda bulunmuştu. Bazı ârifler buyururlar ki: (Habeş devletinin bugüne kadar pâyidar olması, Necaşi'nin islâm muhacirlerine gösterdiği hüsn-ü kabulün neticesidir.)
Ancak, ehl-i tevhidin Habeşistan'da mazhar oldukları bu hüsn-ü kabul ve ikram, Mekke-i mükerreme'de duyulunca Mekke müşriklerinin hasedi artmış ve hatta onları çılgına döndürmüştü. Güneşi balçıkla sıvamak gibi gaflet ve dalâlet içinde bulunan ve Allah'ın nurunu söndürmek için mütemadiyen üfleyen ve fakat üfledikçe daha çok parlatan ve aydınlatan bu nankörler, düşünüp taşındılar. Resûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimize bağlı olan, dinleri, iymanları, Allah ve peygamberleri yolunda yurtlarını ve yuvalarını terkederek gurbet illerine giden bu muhacirleri Habeşistan'dan geri getirtmek için, daha doğrusu onları Habeş diyarından koğdurmak için bazı hiyle ve desiseler tasarladılar. Bir kaç kâfiri Habeşistan'a göndererek imparator Necaşi'nin kendisi-
ne ve ileri gelen memurlarından bazılarına nüfuz ettirmek istediler. Necaşi, hâlâ Müslümanları himaye ediyordu. Fakat, Mekke kâfirlerinden rüşvet alan bazı yakınları, Müslümanları ülkelerinden çıkartmak için Necaşi üzerinde tesir etmeğe başladılar. Imparator diretiyor ve:
— Benim şeref ve haysiyetim var, bana sıgınanları kogamam ve hele onları can düşmanlarına teslim edemem. Böyle bir davranış bana yakışmaz, diyordu.
Devrin âlimlerinden ve ileri gelenlerinden bir hey'et teskil edilmesini ve Müslümanların hal ve gidişlerinin iyiden iyi incelenmesini emretti ve dediği gibi de yapıldı. Habeşistan'da muhacir olarak bulunan Müslümanlar, bu hey'etin huzuruna çıkarıldılar. Mekke kafirlerınin ileri gelenlerinden bazıları da içeri alındı. Toplantı açıldıktan sonra, imparator Necaşı'nin izniyle, Hz. Ali radıyallahu anhın kardeşi söz aldı ve şunları söyledi:
— Allahu azim-üş-şâna hamd-ü senâ olsun ki, bizleri varlığına ve birliğine inananlardan kılarak, cehalet zulmetinden ve şirk âfetinden halâs ve bizlere Kur'an-ı kerimi ihsan buyurdu. Bizden önce gelip geçen ümmetlerin dinsizleri, kendilerine taraf-1 ilâhiden gönderilen peygamberlerinin ne büyük bir ni'met olduğunu bilemediler. Peygamberlerini yalanladılar, onlara inanmadılar, hak ve hakikate varamadılar. Tıpkı onlar gibi Kureyşin inatçı kâfirleri de, kendilerine Allahu tâlâ'nın en büyük lûtuf ve ihsanı olan Nimetullah'ı yalanladılar ve onun değerini bilemediler. Peygamber olarak gönderilen o büyük ni'met-i ilâhiyyenin en yücesine ve ona inanan ve bağlanan ashabına tahammül edilmesi mümkün olmayan ışkence ve eziyetler yaptılar. şimdi de gördügünüz gibı, bizleri yurdumuzdan ve yuvamızdan kopmağa ve sevgili peyamberimizden ayrılmaga zorlamaları yetmiyormuş gibi, buralara kadar da peşimizi bırakmadılar. Bize yaptıkları eza, cefa ve zulümler hristiyanlığa yardım kasdına yönelmiş olmayıp, ancak ve yalnız cehalet ve inatlarının verdiği kin, şeytana ve hevâlarına tâbi olmalarından ileri gelen intikam duygularının mahsulüdür. Zira, onların gördükleri harikulâde mû'cizeleri dağ başlarındaki en sert kayalar görmüş olsaydı, Allah korkusuyla su haline gelir, büyük bir buz parçası gibi hemen erirdi.
Bu hitabesini böylece bitirince hemen besmele çekerek Meryem sûre-i celilesini okumağa başladı. 26'ncı âyet-i kerime olan (Feküli veşrebiy ve kârriy aynâ — Artık; ye ve ic,