Ara
Menü

Sayfalar 385–391

1.892 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 385–391

bir sonraki günü ömürden saymayan, hemen yarın ölecekmiş gibi kendisini ölmüşlerden sayan ve ona göre âhiret hazırlıklarını tamamlayandır.

Evet; dün geçti, yarına çıkacağımız ne malûm, Dem bu dem, saat bu saattir. O halde, bu demi ve bu saati ganimet bilmeli, bir nefes bile gafletle geçirmemeli, Rabbimize ibadet ve tâ'atte bulunmalıyız.

Sen hemen levh-i dili ayna gibi saf edegör Bir gün ondan sûret-i didâr kendin gösterir;

Kabiliyettir husul-ü matlâbın sermayesi, Elde istidat olunca,, kâr kendin gösterir..

Sultan-ül Enbiyâ,bürhan-ül asfiyâ, habib-i Hudâ, şefi-i rûz-i ceza efendimiz hazretleri buyurmuşlardır ki:

— Muhakkak ki, dünya gayet lezzetli bir sebze ve reyhandır. Allahu sübhanehu ve tâlâ'nın, onu sizlere bahş ve ihsan buyurması sizleri tecrübe ve imtihan içindir. Allahu azim-üşşânın, kulunu tecrübe ve imtihanı kulunun ne yaptığını ve ne yapacağını bilmediğinden değildir. Zira, o allâm-el guyub'dur, bütün gaipleri hakkıyle ve kemaliyle bilir. Bu tecrübe ve imtihan, kula kendi miktarını anlatmak içindir. Israil oğullarına dünya verildiginde, onlar kendilerine bahş ve ihsan buyurulan o büyük ni'meti unuttular. Güzel elbiseler giyinmeğe, lezzetli yemekler yemeğe meylettiler. Birbirlerine karşı bir ögünme ve böbürlenme yarışına girdiler. Bu yüzden, hak ve hakikatten gafil oldular ve akla gelmedik kötülükler, hiylekârlıklar, yalanlar, dolanlar, günahlar ve isyanlar işlemeğe başladılar. Kendilerine yapılan öğütleri dinlemediler ve kötü tutum ve davranışlarına pervasızca devam ettiler. Bu gibiler, dünyada kılıçla katlolunmaga ve ahirette de elim bir azaba mahkûm olurlar. Çünkü, dünya pislikleriyle kirlenen, Allah yolundan sapıtan ve azan, hak emrini tutmayan ve ömürlerini dünya zevk ve emelleri uğrunda sarfederek mâ'rifet-i hakka vasıl olmayan kavimler ve insanlar, cehennem ateşi ile te'dip ve tâ'zibe lâyık ve müstehak olurlar. Rabbim, cümlemizi af ve mağrifet buyursun ve bu elim azaplardan korusun..

LETEREVÜNNEL-CAHIYM — Zât-1 ahaddiyetime kasem eder, and içerim ki sizler cehennemi uzaktan gözlerinizle görürsünüz. Cehennemi gördüğünüz zaman cehliniz ilme, in- Envar-Ul-Kulûb, CNt I - F: 25

kârınız iymana dönüşür. Ne var ki sizler henüz cehennemi gözlerinizle görmediginiz için, onun ne korkunç ve ne müthiş bir yer olduğunu bilemiyorsunuz ama, yakın bir gelecekte gözlerinizle cehennemi görünce ateşin ne demek olduğunu öğreneceksiniz.

SÜMME LETEREVÜNNEHA AYN-EL - YAKİYN — Uzaktan gözlerinizle gördüğünüz veya işitmekle yetindiğiniz cehennemi yakin ile, gözlerinizle gördükten sonra sizde cehenneme yakin bir iyman hasıl olur. Zira, müşahede ilmi yakin mertebelerinin a'lâsıdır. Ey gaflet ehli! Sizler, uzaktan cehennemin bazı özelliklerini, kendisine mahsus duman ve alevlerini, kor ve ateşlerini ve etrafa sıçrayan kıvılcımlarını görürsünüz. O cehennemin içinde kâfirlere ve âsilere azap etmek için hazırlanan yaratıkların da, o vahşi ve korkunç mahılûkların da seslerini işitir ve duyarsınız. Sonra, kendiniz de cehenneme atıldığınız zaman, gözlerinizle yakinen gördüğünüzü bizzat kendi nefislerinizde tadar, cehennem ateşinin ne demek oldugunu, oradaki azabın şiddet ve dehşetini anlarsınız. Orada, artık durmak dinlenmek ve istirahat etmek yoktur. Orada, bir yudum soğuk su bulunmaz. Oranın suyu mâ-i hamiyı (Kaynar kızgın su) ve yiyeceği de zakkum'dur. Cehennem ehli, bu yakıcı azaptan, o sonsuz ıztıraptan asla kurtulamaz, hergün biraz daha artan, hiçbir zaman eksilmeyen elim bir azap ile tâ'zip olunurlar. Gördükleri bu azap ve iztirap yanında, üç yüz defa vurulan kılıç acısı kadar müthiş olan ölüm bile onlara şekerden tatlı ve baldan lezzetli gelir.

Ama, ne fayda! Artık ölmek yoktur. Zira, kıyamet günü cennetle cehenem arasında ölüm muazzam bir koç haline getirilecek ve emr-i ilâhi ile Yahya aleyhisselâm tarafından boğazlanacaktır. Demek oluyor ki, ölüm de ölümü tadacaktır.

Cehennem ehli, bu elim azabı cismani ve ruhani olarak tadacaklar ve ebediyyen o korkunç ateşler arasında kalacaklardır. Çünkü, onlar zâhir şeri'ate iyman ve şeri'ati ifa etmediklerinden zâhir azaba giriftar olacaklar ve bu sebeple de onların cisimleri ateşte yakılacaktır. Bâtın yönünden de iymanı kabul etmediklerinden, cennet ni'metlerinden ve Cemal-i Rahman'dan mahrum kalacaklardır. Cennet ni'metlerinden mahrum kalmak ve ateşe girmek cismani bir azaptır. Fakat, cemal-i Rahman'dan mahrum olmak ruhani bir azaptır. Ruhanî azap ise, cismani azaptan elbette daha şiddetli ve dehşetlidir.. Bunu, akılları başlarında olanlar bilir ve takdir ederler.

Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri, Kur'an-ı azimde bu gerçeği şöyle beyan buyurmaktadır:

"Ios!

Fe-lehüm asabi cehenneme ve lehüm azab-ül harijk...

El-Büruc: 10 Meal-i münifi: Tövbe etmeyenler için cehennem azabı, bir de yanğın azabı vardır.

Bu âyet-i kerimede, cehennem azabıyla cismani azaba, hariyk azabıyla da ruhani azaba işaret vardır, demişlerdir.

Fahır-i kâ'inat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyat efendimiz buyuruyorlar ki:

— Allahu talâ'nın bazı seyyar melekleri vardır. Bunlar, emr-i ilâhi ile yeryüzünü gezerler ve nerede bir zikir meclisi görseler, birbirlerine: (Helimmu... Helimmu...) diyerek oraya toplanırlar. Zikir meclisi dağılınca, oradan doğruca makam-ı mahsuslarına giderler. Allah celle celâlühü, kendilerine sorar:

— Ey meleklerim, nerede idiniz?

Melekler cevap verirler:

— Yâ Rab! Gizli ve âşikâr ne varsa zât-1 ahadiyyetinin malümudur.

— Evet, gizli veya açık ne varsa hepsini bilirim. Kullarım bilmezler. Gördüklerinizi anlatın ki, onlar da duysun ve öğrensinler.

— Yâ Rab! Bir zikir meclisinde idik, orada kulların seni anıyorlardı.

— Kullarım beni neden anıyorlardı?

— Yâ Rab! Onlar, senin cennetine ve cemaline tâlipler de buna nail ve mazhar olabilmek için seni daima anıyorlar.

— Kullarım, benim cennet ve cemalimi görmüşler mi?

— Hayır, yâ Rab! Yalnız, işitmişler.

— Kimden duymuş ve işitmişler?

— Muhbir-i sadık olan Nebi'ler serverinden..

— Ya cennet ve cemalimi görseler acaba ne yaparlardı?

Benden, başka ne istiyorlarmış?

— Yâ Rab! Senin, celâlinden, cehenneminden, nârından ve kabından korkuyorlarmış.

— Onlar, benim celâlimi, cehennem ve ıkabımı görmüşler mi?

— Hayır ya Rab!

— Ya benim celâlimi, cehennem ve kabımı görmüş olsalar ne yaparlardı? buyurur ve meleklerine:

— Şahit olunuz, zikrimle meşgul olanları nârımdan ve kabımdan azat ettim. Cennet ve cemalime nail kıldım, lûtf-ü sübhanisini duyurur. Melekler, mâruzatlarına devam ederler:

— Yâ Rab! O zikir meclisinde seni zikretmeyen ve ancak zikredenleri seyredenler de vardı. Onlar hakkındaki muameleni de bize bildir ki, bilelim ve ögrenelim.

— Unları da, beni zikredenlere bagışladım.

Ey mü'min, ey muvahhid, ey Allah'ın kulu!

Duymadım, işıtmedim, ogrenmedim, bılmedim dıyemezsin. Işte, sana haber verıyor ve bu büyük lütt-u ılahıyı bıldiriyorum. Eger, zikretmek ni'metine, Rabbini anmak devletine nail olamadıysan, Allahu tealâ'yı zikredenlerle beraber ol!.. Bu büyük ilâhi ni'metten sen de mahrum kalma Allah korusun, ilâhi azaba ugrasan, ıkaba duçar olsan halin nice olur hiç düşündün mü? Bu dersin başındanberi anlatmağa ve açıklamağa çalıştığım sûre-i celilede beyan buyurulan nârı önce uzaktan görüp, sonra iyice yaklaştırılarak o elim azabı tatmadan, o korkunç günler gelip çatmadan hemen Rabbine kulluk ve ibadette bulun, Hakkın rizasını tahsil et ve iki cihanda sultan olmak için çalış..

Ey âşık-ı sadık!

Israfil aleyhisselâm, emr-i ilâhi ile ikinci sûru üfleyince, bütün ölenler kabirlerinden kalkar ve emre muntazır bulunurlar. Kabirlerinden kalkanlara, ilk emir olarak:

Vemtâz-ül-verme eyyühel-mücrimûn...

Yâ-sin: 59 Ey mücrimler! Bugün, onlardan ayrılın...

buyurulur. Yani, onlara:

— Ey kâfirler! Mü'min kullarımdan ayrılın... O mü'min kullarım ki, dünya hayatında kendilerini elinizle ve dilinizle

incitir, onlara daima eziyyet ederdiniz. Şimdi, onlardan ayrılın ki sizden kurtulsunlar, denir ve bu sırada bir münâdi de şöyle seslenir:

— Ey kâfirler! Ey mücrimler! Mü'minlerden ayrılın..

Çünkü, mü'min kullar, bugün fevz-i necata ermişlerdir. Ey münafıklar! Muhlis kullardan ayrılın! Çünkü, bugün muhlisler de necata ermişlerdir. Ey fâsıklar! Salih kullardan ayrılın, çünkü salihler bugün muhakkak fevz-i ilâhiyye nail ve mazhar olmuşlardır. Ey âsiler! Mûti kullardan ayrılın, çünkü mûti kullar bugün cennet ve cemale ermişlerdir.

Ge lostte te ss di ne, Ve men yelli'illahe re Resulehu fekad fâse fersen aziymû...

El-Ahzâb: 70 Meal-i münifi: Kim, Allahu teâlâ ve Resûlüne itaat ederse, onun nezdinde bütiin istekleri husul bulur ve dünyada hamid ve âhirette sa'id olurlar.

Zira, hakka itaat eden kullar dünyada Allahu tealâ'ya hamd-ü. senâ ederek yaşamışlardır. Kıyamette de bâki devlete erecekler ve sa'idlerle birlikte daimi ni'metler içinde kalacaklardır.

SÜMME LE-TÜS'ELÜNNE YEVMEİZİN AN-IN-NAIYM Kıyamet günü sizler, her ni'metten sual olunacaksınız. Bu hükmün daha ziyade kâfirlere mahsus olduğu rivayet edilmiştir. Zira, zaman-1 saadette Mekke kâfirleri sayısız ni'metlere sahip bulunuyorlardı. Hatta, Allahu talâ'nın en yüce ni'meti olan Hz. Muhammed Mustafa sallallahu tealâ aleyhi ve sellem dahi, kendi aralarında zuhur etmişti. Oysa, onlar o büyük ni'meti dahi küfürleri ve iymansızlıkları hasebiyle inkâr ederek, ondan mahrum kaldılar. İşte, bu en büyük ni'meti ellerinden kaçırdıkları, değerini takdir edemedikleri için, ayrıca azaba müstehak olacaklardır. O halde ey mü'min kardeşim! Malik bulunduğun ni'metlerin yanı sıra, sana ayrıca bahş ve ihsan buyurulan Allah ve Resûlüne iyman, onun velilerine ve âlimlerine ittibâ etmenin, bütün ni'metlerin en yücesi olduğunu bil, bunların kıymet ve ehemmiyetlerini takdir

et ve kıymetleri bilinmeyen ni'metlerin elden çıkacağını da sakın unutma..

Yalnız bu kadar mı? Islâmın zuhurundan kıyamete kadar gelecek olan kâfirler dünya hayatında iken türlü türlü, cins cins bir çok ni'metlere sahip olacaklar, fakat asıl ve en büyük ilâhi ni'met olan âhir zaman peygamberine iyman etmediklerinden ötürü nâra mahkûm edileceklerdir.

Evet, ısrarla ve ehemmiyetle bir kerre daha tekrarlayalım ve belirtmeğe çalışalım:

Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin risalet ve nübüvvetlerini inkâr eden Mekke kâfirleriyle, Resûl-ü müctebâ'nın zuhurundan ta kıyamete kadar onun risalet ve nübüvvetini inkâr edecek kâfirler; muhtelif dünya ni'metlerine mazhar olacaklardır. Ne var ki, bütün gayret ve himmetlerini nefislerinin arzu ve temayülüne sarfedecekler ve ömürlerini nefislerine kulluk ederek çürütecekler, şehvet ve hevâlarına esir olacaklar, buna mukabil âlemlerin Rabbine isyan ve tuğyân ile nefeslerini tüketecekler, günah ve kötülükler uğruna her türlü habaseti işleyecekler ve özellikle Mefhar-i Mevcudat efendimizin tebliğ buyurdukları Hak emirlerine kulak verip kabul etmedikleri için o büyük ni'metten ebediyyen mahrum kalacaklar ve bundan dolayı âhirette elbette sorulacaklardır.

Binaenaleyh, Hak ve celle alâ onlara hitap buyurarak:

(Kıyamet günü, size bahş ve ihsan eylediğim türlü türlü ni'metlerin ve bilhassa en büyük ni'metim olan Habib-i edibime iyman ederek o yüce ni'mete şükrünüzü eda ettiniz mi?) diye hesap soracagını beyan ve ilân eylemektedir. Evet, bütün kâfirler bunun hesabını vereceklerdir. Hakkın bu ulu ve en yüce ni'metine nankörlük ederek, NIMETULLAH olan Nebiyyi muhteremi yalanlayanlardan, inkâr edenlerden, iymana gelmeyenlerden mutlâka hesap sorulacak ve bunlar yüzüstü yılanlar gibi sürüne sürüne cehenneme atılacaklardır.

Zira, kâfirlere ve âsilere verilen bütün dünya ni'metleri, aslında onlar için birer ni'met değil nikbet, yani belâ ve musibet olup görecekleri azabın kat kat artmasına sebebolacaktır.

Unutmamalıdır ki, bahş ve ihsan buyurulan her ni'metten sorğu sual vardır. Öyle ise, sana bahş ve ihsan buyurulan ni'metin kıymetini bil, o ni'metlere karşılık Rabbine kulluk et, hamd-ü senâda bulun, o ni'metlerin şükrünü edâ etmeğe çalış. Hatta, gerçek mü'minler yalnız ni'metler için değil, has-

talandıkları veya herhangi bir musibete ugradıkları zaman bile, daha şiddetli bir hastalığa yakalanmadıkları ve daha feci bir musibete duçar olmadıkları için hakka şükrederler ve bunu da bir ni'met bilirler.

HİKAYE - Muhammed bin Vâsi hazretlerinin ayağında bir çıban çıkmıştı. Bu çıban, kendisine büyük bir ıztırap veriyordu. Ihvanından bir zat, kendisini ziyarete geldi ve hazret-i şeyhin iztirabına şahit olarak ona acıdı ve dilinin döndügü kadar teselli ederek gitti. Bir başka gün, yine ziyarete geldi ve aynı ıztırabın devam ettigini görerek:

— Sizi, böyle elem ve iztirap içinde görmekten çok üzü-.

lüyorum. Ama, ne yazık ki, elimden hiçbir şey gelmiyor ve hiç olmazsa acılarınızı bir parçacık olsun dindiremedigim için teessüf ediyorum, dedi.

Hazret-i şeyh, kendisine şöyle cevap verdi:

— Öyle söyleme efendi! Ben, ilk günden itibaren bu çıbanın ayağımda çıkmasını büyük bir ni'met bilerek Rabbime Hamd-ü senâ ediyorum. Bana dayanılmaz acılar veren o çıban, gözümün içinde çıksaydı, halim nice olurdu?

Mazhar-ı feyz-i ubudiyyet olandır insan, Yoksa, mânadaki şekil ile insan olmaz;

Sırrı takdir, vukuat-ı cihandır nazar et!

Çeşm-i ibret gibi âdeme hiçbir mizan olmaz..

Allahu talâ'nın sana lâyık gördügü herşeyi, Rabbinin bir ni'meti olarak bilmek gerek, ona hamd-ü senâda bulunarak şükrünü eda etmek gerek, her halinde ve her halinle kulluk görevini yerine getirmek gerek...

Hz. Hasan rahimehullah buyurmuştur ki:

— Mü'minlere, avret yerine örtecek kadar örtüden, namaza duracak kadar yemek ve içmekten, o ekmek ve yemeği pişirecek kadar odundan, ırz ve iffetini koruyacak kadar mekândan dolayı Allahu azim-üş-şân kullarına hesap sormaz.

Bunlardan fazlasından sorulsa gerektir.

Tanınmış din bilginleri hesap sorulacak ni'metten murad, vücudun sağlık ve sıhhati, Allah'sız ve ibadetsiz geçirilen vakitler, ögrenilen ilimle edilen amel, bir kazancın nereden elde

Sayfalar 385–391 · Envârü’l-Kulûb I — tarikat.org