Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 374–378
dılar ve Abd-i Menâf oğulları davayı kazandılar. Fakat, Sehm oğulları buna itiraz ettiler: ve dediler ki:
— Biz, harplerde çok kayıplar verdik. Eger, onlar da hayatta bulunsalardı, sizden fazla olurduk.
Gerçekten, her iki taraf mezarlıga, gittiler ve cahiliyyet devrinde yapılan savaşlarda ölenlerin mezarlarını saydılar.
Ölenlerle sağ kalanların sayısı hakikaten Abd-i Menâf oğullarından fazla geldi. Bu suretle ölü ve diri saymaları ve bununla böbürlenmeleri, aslında boş ve faydasız bir işti ama,.
neylersiniz ki, nice kimseler, böylesine boş ögünen ve böbürlenenler günümüzde de az degildir. Ne yazık ki, bunlar nafile bir iddia ile helâk olup gittiklerini dahi fark edememektedirler.
Işte, sûre-i celile bu sebeple nâzil olmuştur.
Allah azze ve celle buyuruyor ki: Ey gafil insanlar! Bu yersiz ve gereksiz oyalanma ve avunmalar, sizi asıl göreviniz olan kulluk ve ibadetten alıkoyuyor. Sizlere, âhiret âleminde hiçbir fayda ve yarar sağlamayacak olan boş ve faydasız işlerden vazgeçin, ölülerinizi ve dirilerinizi, evlâtlarınızı ve atalarınızı saymaktan, onların çokluğu ile böbürlenmekten elinize ne geçer? Ruhlar, âleminden bu dünya âlemine gönderilmenizden maksat, Allahu tâlâ'nın emrettigi ve Resûl-ü zişânın bildirdiği hak ve gerçek olan kulluk yolunda bulunmak, âlemlerin Rabbine iyman ederek yalnız ona ibadet ve tâ'at etmek, nefsinizi kötülüklerden arındırmak ve Allahu azim-üşşânın azabından kurtulmak ve bunun için de bir nefes kaybetmeksizin gece ve gündüz çalışmaktır. Bu âleme, neden gönderildiğini biliyor musun? Neden geldin, nereden geldin, niçin geldin, bunu anlıyor musun? Senin, ilk ve en önemli görevin, çoklukla öğünmek için sayı saymak değil, bu soruların cevaplarını bulmaktır. Yoksa, dünyaya yalnız mal ve mülk.
evlât ve iyâl toplamak, mevki ve makam sahibi olmak için geldiğini mi sanıyorsun? O halde, çok aldanıyorsun.. Insanoğlu, bu dünya hayatına yalnız yiyip içmek, yatıp uyumak, mal ve para toplamak, çocuk yetiştirmek, zevk ve sefa sürmek, el ayak çekilince oturup paracıkları saymak için gönderilmedi. Bunlarla oyalanır ve avunurken, Allahu teâlâ'ya isyan ettigini yarın hesap gününde sorguya çekileceğini ve azap görecegini nasıl unutuyorsun? Kabirleri ziyaretten murad, ölülerin çokluğu, soyluluğu ve ululuğu ile, onların ilim, irfan, ahlâk ve fazilet sahibi olduklarını anlatıp öğünmekle degil, tıpkı onlar gibi ahlâklı, faziletli, ilim ve irfan sahibi,
sırası gelince dinin ve milletin için seve seve canını verebilecek kadar cesur ve kahraman olman gerektigini hatırlamandır. Bütün şan ve şereflerine, ahlâk ve üstün meziyetlerine, mümtaz haslet ve faziletlerine ragmen her fâni gibi onların da ecel şerbetini içtiklerini ve kendinin de ergeç onlar gibi ölecegini düşünmektir. Bütün bunları hatırlayıp düşünerek, o kabir adı verilen amel sandığına kendini hazırlamaktır. Görmüyor ve anlamıyor musun ki, hergün yüzbinlerce insan yeryüzünden âhiret âlemine sefer edip duruyor. Azrail aleyhisselâm, emaneti geri almak için karşına dikilmeden, âhiret âleminde kendine lâzım olacak şeyleri hazırlaman, tedarik görmen ve hazır bulunman gerekmez mi? Kime güvenıyorsun, neyine guvenıyorsun. Kabırde yatanlara bakıp neden ibret alamıyorsun? Cıllz omuzlarında, o çokluğu ile övündüğün ağır yükle yol alabileceğini mi zannediyorsun? Öyle ise, çoklukla öğünmekten vazgeç, o çoklukları taşıyabileceğin hale getirinceye kadar at, yükten ve ağırlıktan kurtul. Ziyaret ettiğin ve çokluğuyla öğündüğün mezarlar bunları sana birer birer anlatıyorlar ama, sende işitecek kulak nerede?
— Evet, bunları ben de duyuyorum! diyorsan, o halde ecel kafilesi sana gelmeden, cansız ata binmeden, o korkulu tahta oturmadan, o sessiz ve susmuş halinle halka öğütler, vâ'az-ü nasihatler vermeğe başlamadan, seni âhirette mesrur edecek ve menzil-i maksuduna eriştirecek iyi ve güzel amelleri ihmal etme! Azrail aleyhisselâmın kumandasındaki ecel kafilesinin ne zaman gelivereceği hiç belli olmaz. Hiç ummadığın bir ânda, onları karşında bulursun.. Günahlarına tövbe ve istigfar et, ibadet ve tâ'ate yönel, Hakka, gerçege, doğru yola gel.. Kanaat sahibi ol, bir omür boyu çalışıp didinerek biriktirdigin şeyleri, birer âhiret meta'l haline getirmek onları beraberinde âhirete götürmek istiyorsan, açları doyur, muhtaçları giydir, yetimleri ve dulları sevindir, gözyaşlarını sil ve dindir, âhiret azığını da bineceğin ata bindir. Allah korusun, boş elle, hesabını veremeyecegin kadar ağır bir yükle, şunun bunun hakkını gasbederek toplanmış mal ve mülkle, zulüm, rüşvet, ihtikâr, yalan ve dolanla, sırtlarına tırnaklarını batırdığın fakir fukaranın avuçlarının içinde kalacak kanla Hakkın huzuruna varmak, akıllı işi değildir. Bu şekilde huzur-u ilâhiyye çıkmaktan daha feci ve utanç verici bir hal tesavvur olunamaz.
Bu fâni âlemi kendilerine mülk edinenler, vefası ve kararı olmayan bu gelip geçici mülke gönül verenler, kalplerini
haktan gayrısının aşk ve muhabbetiyle kirletenler, hakka ve halka yararlı salih ameller işlemeden göçüp gidenler büyük felâketlere, azap ve ıztıraplara duçar oldular. Önünde sonunda pişman olman mutlâk ve muhakkaktır, şu halde hemen pişman ol ve hakkı, hakikati bul..
Bu sûre-i celile, işte bu hak ve hakikati ihtar buyurmaktadır. Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri buyuruyor ki:
KELLA - Hayır! Ey dünya gafletine dalan insanoğlu hayır! Malın, evlâdın, hısım ve akrabanın çokluğu ile öğünmeniz ve böbürlenmeniz, aslâ doğru değildir. Çünkü, tefahür (Öğünmek) ferahlanmak değildir. Onun için, çoklukla öğünmeyin ve bu korkunç hata ve gafletten uyanın, geri dönün. Aklı başında olan insan, yalnız dünya için çalışmaz. Yalnız dünya hayatına bağlanmaz. Tam tersine, dünya hayatının bir gölge kadar bile hükmü olmadığını, fâni ve gelip geçici olduğunu düşününüz, ölümü ve ölüm sonrasını göz önüne getiriniz Fâni ve geçici bir hevese kapılmanın sonunun ve sonucunun bir yığın vebal, hasret ve pişmanlık oldugunu unutmayınız. Onun süsüne, zevk ve sefasına aldanmayınız. Dünya hayatındaki gösterişlere inanmayınız ve mağrur olmayınız. Dünya hayatının bu âlemde misali, hamam kurnası gibidir. Bir cenabet gelir, temizlenir ve gider, başka bir cenabet gelir ve oturur. Bir kirliden, diğer bir kirliye miras kalır. Sizin dünya diye gönül verdiğiniz, özendiğiniz, tamah ettiğiniz şey aslında içine hafif zehir karıştırılmış billûr (Kristal) bir içki kadehi gibidir.
Elden ele, dudaktan dudağa dolaşır. Insana, önce bir baş dönmesi, sonra bir sersemlik ve nihayet korkunç bir sarhoşluk verır. Bırınız, sarhoş olup bırakınca, otekı onu kapar ve katasına dıker. Derken, bir uçuncusu, bır dorduncusu onu tatmaga devam eder ama, daha o zaman birinci mezarı boylamış olur.
Digerleri de birer birer onu takibederler ve fakat o elden ele, dudaktan dudağa gezip dolaşmağa devam eder. Bir çok kimseleri aynı şekilde meftun eder. tuzagına düşürür ve hepsini de öldürür. Fettân ve âlüfte bir kadın gibi, kimseye vefası yoktur ama cefası çoktur. Herkesin yüzüne güler ve kendine bendetmege çalışır. Dış görünüşüyle, insanın aklını başından alacak kadar câzibeli ve güzeldir. Oysa, o dış güzellik makyaj ve tuvalet malzemesiyle meydana getirilmiş ve yalancı bir maske gibi onun yüzüne örtülmüştür. Suratındaki boya tabakalarını tırnağınızın ucuyla şöyle bir kazırsanız, altından gayet çirkin Bir acuze çıkıverir. İşte, o sahte güzellik altında gizlenen çirkinliği görebilen insana ârif derler. Yılan derisinin
o göz alan güzelligi, onun zehrini örttügü ve unutturdugu gibi, dünya denilen yaşlı alüftenin makyajı ve tuvaleti de insanı avutur ve aldatır. Sözü uzatmayalım, dünya hayatı dış görünüşüyle güzeldir ve çekicidir. Fakat, için kor gibidir ve dışına aldananı mutlâka yakar.
HİKAYE Hz. İsa aleyhisselâm bir yere gidiyordu. Dünya hayatı, gayet güzel bir kadın kılığında karşısına çıktı ve kendisine ilân-1 aşk etti. Isa aleyhisselâm, onu şiddetle reddedince birden silkindi ve korkunç bir hale geldi. İsa aleyhisselâm, kendisinden sordu:
— Sen kimsin?
Once çok güzel ve sonra çok çirkin görünen o kadın cevap verdi:
— Ben, dünya hayatıyım. Dış görünüşüm, sizin de gördüğünüz gibi gayet güzeldir. Hakikatte ise, şimdi göründüğüm gıbı canavardan farkım yoktur. sen, bana ram olmadın ve aşkıma inanmadın ve bu suretle şerrimden ve kötülüklerimden de kurtulmuş oldun. Şimdi bak bana talib olanlara, benim o sahte güzelligime inananlara ne işler yapacağım! dedi ve bir silkinişte beş parçadan ibaret ve her parçası biner okka çeken saf altun oluverdi. Oradan, üç kişi geçiyordu, bunlar altın külçelerini görünce hemen üstüne kapandılar. Birisini bırakıp birisine sarılıyor ve deli gibi hareketler yapıyorlardı.
Uzun süre bu şaşkınlıkları devam etti, ne yapacaklarına, daha dogrusu ne yapmaları gerektigine karar veremediler. Bazan külçelerin üzerine oturup hayaller kuruyorlar, bir ara dalıp birbirlerini nasıl atlatacaklarını, bu külçelerin hepsine birden sahip olabilmek için nasıl bir tuzak kuracaklarını hesaplıyorlardı. Nihayet, içlerinden birisi diğerlerine şöyle dedi:
— Burada böyle altun külçelerine sarılıp koklamakla, ileride ne yapacağımızı düşünmekle elimize hiçbir şey geçmez.
Birimiz eve kadar gitsin ve bir araba alıp getirsin, ikimiz de burada bunları bekleyelim. Eve taşıdıktan sonra, aramızda paylaşırız.
Bu teklif, diğerlerine de uygun geldi ve birisi araba bulup getirmek üzere yola çıktı. Fakat, yol boyu aklı, fikri iki arkadaşındaydı. Acaba, kendisi dönünceye kadar onlar altun
külçelerini alıp savuşurlar mıydı? Böyle bir hainlik yaparlarsa hali ne olurdu? Böylesine bir kısmet bir daha insanın eline geçer miydi? Kalanlar da birbirlerine karşı kuşku içindeydiler. Her biri ayrı ayrı bir hiyle ve tuzak düşünüyor ve ortaklarını aradan çıkarmak için çareler araştırıyorlardı. Sanki, birer insan değil de, kan kokusu almış köpek balığına dönmüşlerdi. Araba getirmege giden yanlarından ayrıldıktan bir süre sonra, kalanlardan birisi, diğerine:
— Şu giden aptala bu büyük kısmetten pay vermek gerçekten enayilik olur. Hem o kim oluyor ki, bize ortak olabilsin. En iyisi, bu külçeleri aramızda pay ederiz, onun da bir çaresine bakarız, dedi. Bu bir nevi, araba getirmeğe giden arkadaşlarını öldürüp aradan çıkarma teklifiydi.
Oysa, araba almağa giden de bu ikisi hakkında aynı şeyleri düşünüyordu:
— Bu sersemlere o külçelerden pay vermek, düpedüz budalalık olur, diye söyleniyordu. Onları, ben önce ben gördüm ve elbette hepsi de benim hakkım. Üstelik, bu kadar yol gidip araba götürecegim. Bunca zahmet ve eziyetten sonra bir de ortakla mı ugraşacagım?
Yol boyu düşünmüş ve çaresini de bulmuştu. Eve gelir gelmez karısına mes'eleyi anlattı ve:
— Sen kalk hemen bir börek yap, içine de hani o dolaptaki zehirden bolca kat, o zamana kadar ben de arabayı kosarım. Yanlarına gidince, onlara: (Sizin karnınız acıkmıştır.
Ben, köyde biraz yedim, size de getirdim.) derim. Onlar, böregi yer yemez geberir giderler, ben de altunları yükler ve eve getiririm, zengin oluruz dedi. Kadının da, hırs ve zenginlik hayaliyle bu işe aklı yatmıştı. Hemen istenilenden â'lâ bir börek yaptı ve hamuruna da bolca zehir kattı, acele ocakta kızarttı ve kocasına teslim etti.
— Haydi benim yiğitim, eksik noksan istemem. Beş külçenin hepsi de bizim olmalıdır. Bunca yıldır çektiğimiz fakirlik ve yokluktan kurtulur, biz de zengin olur ve diledigimiz gibi vaşarız, diye teşvik ederek kocasını uğurladı.
Hırs ve tamahı yüzünden, iki kişinin ölümüyle neticelenecek bir cinayete zemin hazırlayan, yani pişirdigi böreğe bile bile zehir katan kadın, kocası gittikten sonra kendi ken.
dine düşünüyordu:
— Herif altunları hele bir ele geçirsin, sonrası çok kolay diyordu. Zaten yaşlı ve hastalıklı bir adam, kısa zamanda ölür gider. Ben de r kadar altunla zengin bir dul kadın olurum.