Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 368–373
.ret ve himmetinizi dünyaya sarfederek âhirete gerekeni unutmak akıl kârı değildir. Bunun sonu hasret ve nedamettir. Yakında, ölünce ve mezarınızda yaptığınız bu hatayı bileceksiniz. Sonra, iyi bilin ki iş öyle değil! Ileride, tekrar kabirlerinizden kaldırıldığınız zaman anlayacaksınız. Geçrekten, bu dünyada mal ve evlât çokluğu ile övünmekteki gafletinizi yakın bir bilgi ile bilmiş olsaydınız, bu vukufunuz sizi bundanı alıkoyardı. Yemin ederim ki, siz o alevli ateşi göreceksiniz.
Sonra onu muhakkak ki yakinen ve gözlerinizle göreceksiniz.
Sonra, yemin ederim o gün sizi oyalayan ve haktan alıkoyan ni'metlerden sorulacaksınız.
Aziz din kardeşlerim ve Hak yoldaşlarım:
Düstur-u mükerremimiz olan Kur'an-ı azim-ül-bürhanın bütün sûre-i-celile ve âyat-ı kerimeleri gibi, Et-Tekâsür sûre-i mübarekesi de biz âciz, gafil ve günahkâr insanlara çok mühim bir gerçeği hatırlatmakta ve yakın bir gelecekte başımıza gelecekleri ihtar buyurmaktadır. Yukarıda, me'alen özetlediğimiz bu sûre-i celileyi, denizlerden bir katre ve güneşten bir zerre kabilinden, biraz daha açıklamaga çalışalım:
ELHÂKÜM-ÜT-TEKÂSÜRÜ = Çoklukla öğünmek sizi aldattı ve oyaladı. Haktan alıkoydu ve geri bıraktı. O kadar oyaladı ki, mezarları dolaşıp ölülerinizi sayar oldunuz. Veya, çoklukla öğünmeniz ve vaktinizi boş ve faydasız işlerle geçirmeniz, kabre girinceye kadar devam etti. Yahut, dünya hayatı sizi Rabbinizin ibadetinden alıkoydu, kulluk görevlerinizi yerine getirmenizden geri bıraktı, ömrünüzü gafletle geçirdiniz, bir daha geri gelmesi mümkün ve muhtemel olmayan ömür sermayesini bir hiç uğrunda sarf ve israf ettiniz ve bu gafletle ölüm size erişti ve sonunda kabre girdiniz...
KELLA SEVFE TA'LEMUN = Hayır! Bu gibi boş ve lüzumsuz şeylerden vazgeçin, bunları bırakın. Fâni dünya hayatı ve gelip geçici dünya malı için ömür sermayelerini tüketenler, pek yakında başlarına gelecek azabın şiddet ve dehşetini bileceksiniz.. Evet, Resûlü ekrem sallallalıu aleyhi ve sellemin âhiret hakkında beyan buyurduğu şeylerin doğru oldugunu yakinen bileceksiniz. Yine tekrar ederim ki, bu gibi gatletleri bırakın, bu halden vazgeçin. Neler olacağımı yakında bileceksiniz. Azrail aleyhisselâm canınızı alırken, ruhunuz bedenden ayrılırken ve kabre girdiğiniz zaman dünya ile oyalan-
makla ne kadar yanıldığınızı ve aldandığınızı, ömrünüzü nasıl boş yerlere harcadıgınızı anlayacak, bu gafletiniz sonunda ne kadar feci bir âkibete düçar olduğunuzu bileceksiniz ama, ne yazık ki o zaman iş işten geçmiş olacaktır.
Evet.. Evet.. Boş ve lüzumsuz şeylerle oyalanmanın, ebedi hayatınızda hiçbir işe yaramayacak olan şeylerle öğünmenin sonunu ve sonucunu, yakin bir ilimle ve iyi bir bilgi ile bilmiş olsaydınız, dünya hayatında bu derece gafil olamazdınız, ömrünüzü Allah'sız ve iymansız geçirmezdiniz. Tam tersine, her nefesinizi Hakka kulluk ve ibadetle, salih ameller işlemekle geçirmeğe gayret ederdiniz.
LETEREVÜNNEL CAHIYM = Yakın bir gelecekte, inkâr ettiğiniz cehennemi önce uzaktan ve yalnız gözlerinizle göreceksiniz.
SÜMME LETEREVÜNNEHA AYN-EL-YAKİYN = Sorra, bu gafletiniz yüzünden oraya girince, uzaktan gördüğünüz ve daha önce Nebilerden işitip inanmadığınız cehennemi, bütün dehşet ve şiddetiyle gerçekten göreceksiniz.
SÜMME LE-TÜSELÜNNE YEVMEIZIN AN-IN-NA'- IYM = Sonra, size verilen ni'metlerden sorulacaksınız. Sizi, haktan alıkoyduğu, oyalayıp avuttuğu için aslında nikbet (Musibet ve meşakkat) olan o ni'metlerin hesabını kıyamet günü herhalde vereceksiniz ve elbette bu gafletinizden dolayı hesaba çekileceksiniz.
Cenab-ı Hakkın varlığına ve biriigine can-ü gönülden inanan, ona ortak koşmaktan kaçınan, Allah celle celâlühu hazretlerini dilleriyle ikrar ve kalpleriyle tasdik eden, ondan gayri kulluk ve ibadete lâyık ve müstehak hak mâ'bud olmadığını yakinen bilerek Allahu teâlâ'ya ibadet ve tâ'atte bulunmak suretiyle kulluğunu ispatlayan ve bu güzel fi'illerini iymanına şahid kilan, Enbiyâ'nın serveri, Evliyâ'nın rehberi, âhir zaman peygamberi Hz. Muhammed Mustafa sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimizi canindan, malından, evlâdından, rütbe ve makamından, masasından ve kasasından fazla sevmekle iymanını kemale eriştiren, âhiret ve kıyamete, öldükten sonra dirilmeğe, mizana, hesaba, sırata, cennet ve cahenneme de iyman ederek cennete tâlip, rizaya râgıp ve cemale âsık olan mü'minler, muvahhidler, ey bu yüce mertebeye nail olmayı dileyen ve özleyen ehl-i iyman:
Envar-Ül-Kulûb, Cilt 1 - F: 24
Kalplere şifa, ruhlara gıda, gönüllere sefa bahşeden, yüz suhufun zübdesi, özü ve özeti, üç kitabın taşıdığı esrar-ı ilâhiyyeyi câmi, Allahu tâlâ'nın kullarına son kelâmı olan, insanlıgı küfür zulmetinden iyman nuruna, cehil ve dalâlet bataklıgından ilim ve medeniyyet şu'uruna, günah ve mâ'siyyetlerle kararan gönülleri ilâhî müjdelerin, ebedi saadet ve selâmet süruruna, zulüm, vahşet ve alçaklıklardan insanlık haysiyet ve gururuna ileten ve ulaştıran, Namus-u ekber Cebrail aleyhisselâm vasıtasiyle yirmi üç yılda âyet âyet indirilen Kur'an-1 hakim ve Fürkan-ı mübiynden, Et-tekâsür sûre-i celilesini gücümüzün yettigi, aklımızın erdigi ve Hakkın bize verdigi kadarıyla açıklamaga çalıştık.
Mal, mülk, evlât, iyal, kasa, kese, servet, asalet atalar ve dedelerin çoklugu ve üstünlügü ile ögünüp böbürlenmek ve bunlar ile oyalanırken Allahu teâlâ'yı, Resûl-ü müctebâ'yı, ilâhî emirleri ve nehiyleri unutanların ve terkedenlerin veya asıl kulluk görevlerini geri bırakanların, gelip geçici dünya malıyla, âhirette hiçbir işe yaramayacak olan boş, mânâsız ve faydasız dünya emelleriyle uğraşanların ebediyyen menzil-i maksutlarına ulaşamayacakları, hasret ve nedamette kalacakları bütün gerçekligi ile beyan ve izah buyrulmaktadır.
Yine görür ve biliriz ki, bir çokları böyle boş oyalanmalar ve avunmalarla ömür sermayesini yele verirken, ecelleri gelip çatmış ve onları kabir denilen o karanlık çukura atmıştır.
Omürleri yüzler, binler, yüzbinler, milyonlar ve milyarları saymakla geçenlerin hangisi, mezarına dünya malı olarak kefenden başka bir şey götürebilmiştir?
Çevrenize dikkat ve ibretle bakınız! Öyleleri vardır ki, meselâ şöyle ögünürler:
— Rahmetli babam; âlim, fazıl ve fazilet sahibi büyük bir insandı.. Binlerce cilt kitaplarla dolu kocaman bir kütüphanesi vardı. Konagımızda hergün yüzlerce fakirin karnı doyurulur, her yıl yüzlerce yetim kız çeyizlenir, gelin edilirdi. Merhume valıdenın, sedet çekmece dolusu mucevher, elmas, altun ve gümuş zıynet eşyası vardı. Kuçuk kardeşımle ıkımızı sünnet ettirirken babacıgım tam yedibin beş yüz altun lira harcamıştı. Evlendigim zaman, karıma yüz görümlügü olarak öyle bir kolye takmışlardı ki, görenlerin parmakları agızlarında kalmıştı..
Bu ve buna benzer, ögünmeler ve böbürlenmeler böylece sürüp gider. Mevlâ, dinleyene sabırlar ihsan ve inayet buyursun. Oysa, babasının ilmiyle ögünen bu zatın kendisi kara
cahildir. Degil bir kitabı açıp okumak, bir ibareyi bile sökemez. Babasının serveti ve sehvetiyle ögünüp böbürlenen bu zat, miras yoluyla konduğu o büyük servetten kırk parasını Allah rizası için bir fakire koklatmaz. Çokluğuyla öğündüğü altunlar ve gümüşler, elmaslar ve mücevherler ya har vurulup harman savurulur veya günün birinde hiç sevmediklerine kalır. Allah aşkına söyleyiniz, bu zatın âlim olan babasından kendisine kalan nedir? Babasının ilim ve fazileti, servet ve sehaveti, onun için boş bir öğünmeden, yersiz bir böbürlenme-:den, faydasız ve gereksiz bir oyalanma ve avunmadan başka nedir?
HİKAYE Bir zamanlar, gayet büyük bir âlim, ârif, fâzıl ve kâmil bir zatın oğlu, babasının tam zıddı sefih, rezil, serseri ve derbeder bir insandı. Ömrü isyan ve kötülüklerle geçiyor,hayır yerine şerri seçiyor, gece gündüz durmadan içiyordu. Hakkın ve halkın nazarında zelil ve sefil bir hayat sürüyor, dünya çirkeflerinin kirli bataklarında günah ve mâ'siyyet defterini kendi elleriyle dürüyordu.
Li-hikmetin, kendi öz oglunu terbiye ve irşâd edemeyen o muhterem zat, başka bir genci talim ve tedris etmiş, ona hak ve hakikati göstermiş, ilmiyle âmil ve her mânada kâmil bir insan olarak yetiştirmişti. Ne var ki, bu kâmil gencin babası da, tıpkı o âlim ve fâzıl zatın oglu gibi ayyâş ve harabat ve her bakımdan berbat bir insandı.
Günlerden birgün bu iki genç karşılaştılar. Serhoş ve sefih genç, babasının yetiştirdiği o kâmil çağdaşına:
— Anlamıyorum, anlayamıyorum! dedi. Ben, beldenin en büyük bilginlerinden, ahlâk ve fazilet bakımından erginlerinden bir zatın oğlu olduğum halde, halk benden nefret ediyor, iğreniyor, kimin yanına gitsem tiksinerek benden uzaklaşıyor. Oysa, sen benden beter sefalet ve rezalet içinde yüzen serhoş bir babanın oğlu olduğun halde, herkes sevgi ve saygı gösteriyor, seni baş köşeye oturtuyorlar. Bunun sebebini bana söyleyebilir misin?
O kâmil genç, kendisine şöyle cevap verdi:
— A benim güzel kardeşim! Bunda, anlamayacak ve biemeyecek ne var? Ben; ilim, irfan, ahlâk ve fazilet yönünden senin muhterem babana özendim ve benzedim. Sen ise; sefahat, rezalet ve denaat yönünden benim babama özendin ve tıpkı ona benzedin. Bütün mes'ele bundan ibarettir, dedi.
HİKÂYE Cenab-1 Fatıma't-üz-Zehrâ radıyallahu anha validemiz, iki cihan serverinin âlemi cemale intikalinden altı ay sonra, muhterem babasının hasretine daha fazla dayanamayacağını anlamıştı. Bu altı ay içinde, firak ateşiyle gözyaşı hiç dinmemiş, ayrılık acısı artmış, eksilmemişti. Hattâ, bir rivayete göre kendisine özel bir oda yaptırmış ve oraya BEYT-UL-HA- ZEN (Ağlama evi) adını vermişti. Nihayet, bu hasret ve firkate tahammül edemeyen Hayr-ün-Nisâ, Allah katına ve mak'ad-ı sıdka ermiş, matlûp ve maksuduna erişmişti. Alemlera rahmet olarak gönderilen sevgili babasına kavuşmuş ve iki sevgili ebediyyet aleminde tekrar buluşmuştu.
Mübarek naaşını, Hz. Imam-ı Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimiz, gözyaşlarıyla yıkamış, kefenlemiş ve o muhteşem tabut Ravza'i Nebiyye getirilmiş ve namazı Seyyid-ül-Enbiyâ'nın muvacehe-i şerifesi önünde kılınmıştı. Kabr-i mübarekeleri de kazılmış ve hazırlanmıştı. Ashab-ı kiramdan Ebu-Zer-il Gifari radıyallahu anh-ül-Bâri, kabre hitaben şöyle buyurmuştu:
— Dy kabir! Sana, iki cihan serverinin BİD'ATÜN MIN- N! (O, benim parçamdır) buyurduğu bir parçasını, Hz. Hatice't-ül-Kübra radıyallahü anha validemizin yadigârını, Haseneyn-il-ahseneyn'in sevgili analarını, Hz. Hayder-i Kerrârın sevgili ve saygılı zevcesini, zürriyet-i Ahmed'in tarlası, mahbub-u Hüdâ.nın sevgilisi, iki gözü nuru ve gönlünün süruru Fatıma't-üz-Zehra, Betül-ül-Kübrâ'yı, ümmet-i merhumenin şefi'ini getirdik, dedi.
Kabirden, lâhuti bir seda yükseldi:
— Muhammed ve âl-ü evlâdı ve Fatıma hürmetine kevn-ü mekân halk olundu. Fatıma, iki cihanda sultandır. Nur-u iymana bürhandır. Şefi-i mahbup ve sırrı sübhandır. Fatıma'yı, melekler tebcil ederler. Fatıma'yı ins-ü can ve kevn-ü mekân tebrik ederler. Fatıma, toprağa şeref verdi. Fatma'nın mahşer ehline şefi olduğunu, bana kimin geldigini, kimi bağrıma basmak mazhariyyetine eriştiğimi bilmez miyim sanıyorsunuz, Zâhirde, âciz bir kabir gibi göründüğüme bakmayın. kikatte, cennet bahçelerinden bir bahçeyim. İyi bilirim ki, burası haseb-neseb yeri değildir, hesap-kitab yeridir. Burası, amel sandığıdır, kişinin amelleriyle başbaşa kaldığı yerdir...
Hz. Fatıma't-üz-Zehra radıyallahu anha validemizin ir-
tihallerini IRŞAD namındaki nâçiz eserimizde uzun uzun anattığımızdan, buracığa konu ile ilgili olarak bu kadarını özetlemekle yetiniyoruz.
Büyük islâm bilginlerinden Kinalı zade Ali efendi (Rahmetullahi aleyh) buyüruyor ki:
- Insan, hatta peygamber sülâlesinden bile olsa, bununla öğünüp böbürlenmemelidir. Çünkü, böyle bir asalet dâvasını isbat edebildiği takdirde kendisi pek fazla bir şey kazanmış olmaz. Bütün şan ve şeref muhterem ceddine ait olur ve kendisi yabancı durumlarda kalır. Bu asalet dâvasını isbat edemediği takdirde ise, üstelik yalancılık rezaletini de omuzlarına yüklenmiş bulunur.
Netekim, Şah Bahâ'üddin-i Nakşibendi (Kuddise sirruh)
efendimize de:
— Atalarınızın silsilesi nereye varır? diye sorduklarında:
— Hiç kimse, atalarının silsilesi ve şeceresi ile bir yere varamaz, buyurmuşlardır.
Demek oluyor ki, ne olursa olsun, çoklukla ögünmek boşuna oyalanmaktan, sayılı nefesleri boşuna harcamaktan başka bir şey degildir ve böyle bir ögünme ve böbürlenme kulu Allah yolundan alıkoyar, geri bırakır, gaflet ve delâlet içinde ömr-ü azizi tüketir. Kişinin, böyle bir gafletle ölmesi ve kabre girmesi ise, en büyük hasret ve nedamettir. Ana veya baba, ister âlim, ister cahil, ister zengin, ister fakir olsun, bütün bunların evlâda kabirde ve kıyamette hiçbir yararı yoktur. Bunu böylece bilmeli, ona göre kulluk ve ibadet etmeli, ömrü boşuna tüketmemelidir. Zira servet çokluğu, sülâlenin asalet ve kalabalıklığı insanı cehennemden ve ilâhî azaptan kurtaramaz. Kıyamet ve âhirette, kişiye fayda verecek olan ancak ve yalnız salih amelleri, ibadet ve tâ'ati, hakkın emirlerine uyması ve nehiylerinden kaçınmasıdır. Kişiye, aile ve sülâlesinin şerefi değil, iymanının şerefi, kulluk ve ibadet izzeti, üstün ahlâk ve meziyyeti, insanî vasıf ve hasleti fayda verir. Bunu böylece bilmeli ve bellemeliyiz. Hiç unutmamalıyız ki, en büyük asalet, en yüce devlet ve rif'at kulluk makamındadır. Allahu sübhanehu ve teâlâ, kulluk makamından yüce ve faziletli bir mertebe halketmemiştir.
Şimdi, size Et-Tekâsür sûre-i celisinin nüzulü sebebini de açıklamaga çalışalım:
Abd-i Menâf oğulları kabilesiyle, Sehm oğulları kabilesi arasında bir tartışma olmuştu. Her iki taraf da, çokluklarıyla öğünüyor ve bununla böbürleniyordu. Oturup, birer birer say-