Ara
Menü

Sayfalar 340–345

1.724 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 340–345

Iran, Mısır ve diyar-ı Rum fatihi Hz. Ömer ibn-il Hattâb radıyallahu anh efendimiz de şöyle cevap verdiler:

— Kulunu, iki cihanda da aziz veya zelil edenin ancak Allahu teâlâ olduğuna hakkıyle iyman ettim. Aziz olan Rabbimin bütün emirlerini yerine getirdim ve bütün nehiylerinden kaçındım. Bu iltifata mazhar olmamın sebebi budur.

Sıra, Hz. Osman-1 Zinnûreyn'e gelmişti. Ona da soruldu:

— Yâ Osman! Lûtfedip söyleyiniz, sizin eriştiğiniz bu mertebeye hangi amelle nail oldunuz?

Hz. Osman ibn-i Affan da şöyle cevap verdiler:

— Kitabullah'ı sağ yanıma ve sünnet-i Resûlüllah'ı önüme koyup düşündüm. Mevlâyı müte'al hazretleri, gizli veya aşıkar benım butun sırlarıma vakıttır. Ne yapsam, onun hahıkı ve âlimidir. Kitabullah'ı kendime minhâç ve sünnet-i seniyye-i Ahmediyye'yi sertâc edindim. Kalbimi, aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlüllaha hasr-ü tahsis ettim.

Bu sayede, bu mertebeye eriştim, iki nura sahip oldum, damad-ı Peygamberî ve sâki-i kevser olabilmek bahtiyarlığına eriştim.

Soru sahibi, bu defa da Hayder-i kerrâr efendimize sordu:

— Ey Fâtih-i Hayber.. V'ey sâki-i Kevser.. Ihraz buyurdunuz bu azim mertebeye hangi amelle nail oldunuz?

Hz. Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimiz de bu soruyu şöyle cevaplandırdılar:

— Otuz yil cihad kılıcını elimde tuttum, sırasında düşanlarımızla ve sırası gelince nefsimle mücahede ettim. Allah korkusu zırhını eynimden, verâ kalkanını gögsümden, ibadet ve tâ'at okunu elimden bırakmaksızın gönül kapısında oturdum, hak rizasından ve hak muhabbetinden gayrı hiçbir şeyi gönlüme sokmadım. Bu sayede bu mertebeye nail ve ESE- DULLAH Allahu tâlâ'nın arslanı lâkabını kazanabildim, büyurdular.

Ledünni ilmidir daim okunan mekteb-i dilde, Alıp dersi hâce-i dilden, sözü Kur'an olan gelsin..

Mahşer günü, bazı kimseler dizlerine, bazıları göğüslerine ve bir kısmı da boğazlarına kadar ter içinde kalacaklardır.

Kızgın güneş, kafa tasları içinde beyinleri kaynatacaktır.

Kımseden kımseye hıçbır yardım ve ımdat olamayacaktır.

Orada, arş-l a'lanın golgesinden başka golgelik de bulunmayacaktır. Gözler, yuvalarından fırlamış, kâfirler perişan, mü-

nafıkların kârı hasret-i hüsran, günahkârlar nedamette kalacaklardır. Yalnız, ülkelerini hak ve adaletle yöneten âdil emirlerle, gençliklerini ibadet ve tâ'atle geçirenler, Allah rizasıyçün birbirlerine karşılıklı muhabbet edenler, fenalık yapabilmek imkân ve fırsatı elinde iken, Allah korkusuyla o fenalığı terkedenler, Allahu tâlâ'nın celâlinden korkarak ve azab-ı ilâhiyye düçar olmaktan kaygulanarak âkibetlerini düşünen, hâli ve kimsesiz yerlerde gözyaşı dökenler, kalpleri mescitlerde ve bütün emelleri ibadette olanlar, fakir ve yoksullara gizli gizli iyilikte bulunanlar, arşın gölgesinde ve Allahu azimüş-şânın himayesinde bulunsalar gerektir. Zira, adalet kerem-i libas-ı tekvâdır. Allahu teâlâ'nın yüce sıfatlarından bir sıfattır. Cenab-ı Hak âdildir ve kullarından âdil olanları sever.

Gençlerin, Allahu teâlâ'ya ibadetleri indallah akvâdır. Allah rizası için karşılıklı muhabbet asfâdır. Haram olan şeylerden sakınmak ve kaçınmak ahlâk-ı uzmâdır. Mescide ve ibadete gönül bağlamak, ashab-ı soffeye ittibâdır. Gizli olarak sadaka vermek mahbub-u hudâdır. Allah korkusuyla dökülen gözyaşı günah ve mâ'siyyet derdine devâdır. Elbette ve elbette bu yüce sıfatlara malik olan kullar, mahbub-u mergub-u makbul-ü Hudâ'dır.

Cenab-ı âlim-üs-sırrı vel-hafiyyât olan Allah celle celâlühu, Tûr-u şerifte Hz. Musa aleyhisselâma hitaben:

— Ey kelimim!.. Ben azim-üş-şâna hamd-ü senâ eden hamdedici kullarım olmasaydı, dünya yüzüne bir katre yağmur yağdırmazdım. Bir yeşil ot ve yaprak bitirmezdim. Yâ Musa! Lâ ilâhe illâllah kelime-i tayyibesini söyleyen diller, beni seven gönüller olmasaydı bana isyan etmek cür'etinde bulunan dunya ehlı uzerıne cehennem ateşlerını musallat ederdım.

Yâ Musa! Yüzlerini yere koyarak, sabahlara kadar hal-i mezellette ALLAH.. ALLAH.. diyen âbitler olmasaydı, bir göz açıp kapayıncaya kadar bana âsi olanların isyanlarını imhal etmez, o âsi kullarıma aslâ mühlet vermez, hatta belki cezalarını âhirete de bırakmayarak onlardan dünya hayatlarında intikamımı alırdım. Yâ Musa! Kıyamet günü muhasebe olunmamak istersen akşam ve sabah dilini zikrullah ile süsle.. Zira, dillerini zikrullah ile süsleyenler ve huzuruma öyle gelenler, mu'ahezemden emin ve sâlim olurlar. Yâ Musa! Dünya ve ukbâda unutulmamayı istersen, fakirlere merhamet ve muhabbet et, onlara karşı cömert ve eli açık ol. Çünkü, fakirler sizler için bir ni'mettir ve âhiret azıklarınızı onlar yüklenmişlerdir. Cömertlik ve. eli açık olmak, mânevî bir elbisedir. O

muhteşem kaftanı her kim eynine giyerse, kıyamet günü cehennem katranlarına bulaşmış, cehennem elbiselerini giymekten kurtulur. Bilmiş ol ki, iyman insanın bâtınının yani iç âleminin elbisesidir. Cömertlik ve eli açıklık ise, insanın dış âleminin elbisesi olmuştur. İç âlemde bulunan iyman elbisesinin kemali, dış âlem elbisesi olan cömertlikle zâhir olmuştur. Bu iki elbiseyi giyenler, cehennem elbiselerini giymezler.

Ey gönül sendedir ol kaf-ü kanaat sende, Sendedir akl-ü edep, nutk-u belâğat sende;

Sendedir ilm-i ledün, remz-i beşaret sende;

Sendedir sırrı Hüdâ, bâr-i emanet sende..

Hz. Isa aleyhisselâma, kavminin ileri gelenleri sordular:

- Yâ Isa! Kullar arasında, senin sifatın ve mislin üzere kimse var mıdır?

Hz. Ruhullah cevap verip şöyle buyurdu:

— Ey kavmim! Eğer, bir kimsenin bakışı ibret, susması fikrullah, söylemesi zikrullah ve iymanında ahdullah olursa, o kimse indallah benim mislimdir.

Zikredenlerin kalpleri, zikrullah ile mutma'in olur, yatışır. (ELÂ Bİ-ZİKRILLAHI TATMA'INNÜL KULÛB) âyet-i kerimesi buna şahid-i âdildir. Aklım başımda, vicdanım ve sağduyum yerindedir diyen kimseye lâzım olan, sahih bir itikat ile itikatlanmak, ehl-i sünnet vel-cema'at aka'idine uyarak ilmen, amelen ve ihlâsen farzları, vâcipleri ve sünnetleri tahsil etmek, böylelikle (KAL) ilmini (HAL) ilmini ögrenmek, Allahu teâlâ'nın rizasına nail olabilmek için helâl kazanmak ve helal yemek, allesı etradına da helal yedırmek, kımseye yuk olmamak, kimseyi incitmemek ve kırmamak, evrâd ve ezkârıyla ve sair nevâfille meşgul olarak bir nefesini bile Allah'sız geçirmemek, eli kârda ve gönlü yârda olmak, gözü hak yolunda, ağzı hak kelâmında, dili hak zikrinde, özü hak muhabbetinde, sözü hak sohbetinde, kulağı hak kelâmında bulunmak.

mü'min olarak yaşamak ve mü'min olarak ölmek ve salihler zümresine ilhak olunmayı niyaz eylemektir. Bütün bunların olabilmesi için de, büyük din bilginlerinden tefsir sahibi Fahr-i Râzi efendimizin şu öğütlerine kulak vermek gerekir. Buyuruyorlar ki:

— Bir geminin, herhangi bir denizde yol alabilmesi iki şarta bağlıdır:

1. Geminin delik olmaması

2. Kaptanının yıldızlardan ve pusuladan anlaması Tıpkı bunun gibi, bir mü'minin de gerek bu dünyada ve gerekse âhiret aleminde necat ve felâhı iki şey ile kaimdir:

I) Saglam gemi misali sahih bir itikat II) Yıldız ve pusula misali her biri birer hidayet yıldızı olan Ashab-1 Resûl aleyhisselâma ve itret-i Muhammediyye'ye tabı olmaktır.

Bir Hadis-i Nebevî'de söyle buyurulmuştur:

Küllün nasi yercünnecate yevmel kıyâmeti illâ men sebbe eshabiy feinne ehlel mevkıfi yel anühüm «Kıyamet gününde bütün ümmeti Muhammedin kurtuluş ümidi vardır, ancak benim ashabıma sebbeden ve sövenler bu kurtuluştan beridir. Zira onlar ehl-i mevkiftır. Onlar rahmeti ilâhîden mahrumdurlar.»

Ey Allahu zül-celâl vel-kemal hazretlerine âşık olan mü'minler!

Görüyor, duyuyor ve biliyoruz ki, yeryüzünde bulunan bütün milletler, bütün kavimler ve hatta en ilksel kabileler, bâtıl dahi olsa kendilerine göre bir dine sülûk etmişlerdir. Din bildikleri bir inanca sarılmışlar ve onu beninsemişlerdir. Herbiri, kendi dinini, kendi inancını dünyaya yayabilmek için büyük gayretler ve fedakârlıklar saretmektedirler. Çünkü, bütün dinler kendilerine tâbi olanları umdelerine bağlamağa, sâliklerine diledikleri şekli vermeğe ve onları kendi bünyesinde hal ve hamur etmege çalışır.

Bilindigi gibi, bir milletin bekası üç şey ile kaimdir:

1. Din 2. Dil 3. An'ane (Gelenek ve görenek)

Bir milet, bu üç temel unsurdan birisini kaptırır veya laybederse, o millet yavaş yavaş ve farkına varmadan taklide özendigi milletten olur. Eger, bu üç umdeyi de feda edecek olursa, taklit ettigi milletin bünyesinde kaynar, karışır ve

artık tamamiyle aslından çıkarak o milletin malı haline gelir.

kendi dinî ve millî varlığı da haritadan silinir. Zira taklit düşünceyi tefekkürü kaldırır.

Size canlı bir misal vereyim:

Anadolu'da bulunan Karaman'lı rumlar, aslen ve ırken Türk'tür. Orta Asya'dan gelmişler ve o bölgeye yerleşmişlerdir. Fakat, o çağlarda bulundukları bölgeyi ellerinde tutan rumların dinine girdiklerinden yalnız hristiyanlaşmakla kalmamış, aynı zamanda rumlaşmışlardır. Keza, Bulgarlar, Macarlar, Gagavuzlar da aslen ve neslen Türk olmakla beraber, önce hristiyanlığı kabul etmişler ve gitgide Türklüklerini de.

unutarak biz Müslüman Türklere düşman kesilmişlerdir. Türk oldukları halde, dillerini, an'anelerini unutmuşlar, din diye saplandıkları hristiyanlık potasinda eriyip gitmişlerdir.

Netekim, yurdumuzda yaşayan ortodoks arnavutları da, kilise rumlaştırmak için yıllarca uğraşmış ve bunda bir dereceye kadar muvaffak olmuştur. Rumlukla hiçbir ilgi ve ilişkileri bulunmayan bu insanlara hristiyanlık, rümluk damgasını vurabilmiştir. Bugün, Müslümanı veya hristiyanı kalmış mıdır, bilemiyorum? Fakat, vaktiyle Arnavutluk'ta bir Müslümana hangi dinden olduğu sorulsa; Müslüman olduğunu söyleyecek yerde:

— Türk'üm, el-hamdü lillah, cevabını verirdi..

Netekim, Balkanlar Osmanlı idaresinde iken, dinlerini, dillerini ve an'anelerini kaybeden Bulgarlar, Macarlar ve Sırplılar, Müslüman - Türk olmuşlar, dinlerine, dillerine ve an'anelerine sadık kalanlar ise bizi Balkanlardan sürüp çıkardıktan sonra birer devlet kurup, ayrı bir millet olmuşlardır.

Bütün bunları anlatmaktan maksadım şudur:

Devlet ve milletimizin bekası için dinimize, dilimize ve an'anelerimize sahip olmamız, bunları sadakat ve samimiyetle korumamız gerektiğini, akl-i selim sahipleri kabul ve itirat etmek mecburiyetindedirler. Birinci Dünya Savaşından sonra, büyük devletlerin gaflet ve ihmalleri sonucu ortaya çıkan dinsiz ve Allah'sız rejimler bile, benimsedikleri siyasi mezhebi bir din ve itikat gibi kullanarak bugün hemen hemen dünyanın yarısına tekabül eden kuvvette kendilerine her ülkede ve her milletten taraftarlar bulmuşlardır. Buna karşılık, başta hristiyan - batı dünyası olmak üzere, bir çok ülkeler de kendi dinlerini yaymak için mezbuhâne gayretler sarfetmektedirler. Tanzimattan sonra başlayan ve vakit vakit hortlayan faaliyetlerin en tehlikelisi de misyonerlerin bütün dün-

yada olduğu gibi, yurdumuzda da geniş bir çalışma alanı bulmuş olmalarıdır. Son günlerde, Isviçre'den idare edilen bir misyoner teşkilâtının özellikle yüksek tahsil gençligi arasında geniş ve yaygın bir faaliyet içinde bulunduğunu görüyor ve duyuyoruz. Yıllarca uygulanan ters ve sakat bir zihniyetin mahsulü islâm aleyhtarlığı, din eğitimi görmemiş, islâmiyet hakkında kendilerine hiçbir bilgi verilmemiş gençleri bu misyonerlerin kucağına itmekte, mâ'nevî ihtiyaçlarını tatmin için dinî bilgilerden yoksun kalan bu zavallı yavrularımızın misyoner papazların hiyle ve desiselerine kurban olduğu anlaşılmaktadır. Hâşâ sümme hâşâ (Islâmiyyet, ilerlemege engeldir) sloganı ve yıllarca sürdürülen din aleyhtarlığı gerçeklere vâkıf olmayan körpe dimağlarda olumsuz etkiler yapmış ve onları misyoner keşişlerin (Medeniyyet, hristiyanlıkla başlamış ve gelişmiştir.) parolasına inandırmıştır. Biz, gûya islâmiyetten ötürü geri kalmışız iftirası, korkunç bir yalan olduğu biline biline, münevver zümre arasında revaç bulmaktadır.

Oysa, gerçek hiç de böyle değildir. Avrupa'nın ilerlemesi hristiyanlığı terketmesinden ve bizim gerilememiz de Müslümanlığa yüz çevirmemizden ileri gelmektedir. Hem öylesine bir yüz çeviriş ki, insanlığın ilerlemesi, yükselmesi ve gelişmesi için islâmiyetin koyduğu temel prensiplerden haberi olmayan gafiller, okuduğunu anlamayan, anladığını anlatamayan, sözüm ona âlim cahiller, körü körüne Müslümana düşman kesilmişlerdir. Dinimize, daha doğrusu islâmî gerçekler? vâkıf bulunmadıklarından ötürü onlar bu korkunç kampanyalarını sürdürürken, ne yazık ki Kur'an-ı azimin ve din-i mübiynin hak ve hakikatini bilenler de dinlerine sahip çıkamamışlardır. Oysa, mes'ele gayet basit ve vazihtir. Bir misal verelim:

Batı dünyası, haçlı seferlerinden artakalan koyu ve karanlık bir hristiyan ta'assubuyla yaşarken, biz Müslümanlar da dinimize sahip ve kuvvetli bir iyman ile gerçek islâmı yaşarken, hiç bir zaman karşımızda tutunamamış, her yerde, her işte, her denemede daima bize maglûp olmuşlardır. Atalarımız; dinlerine, dillerine, gelenek ve göreneklerine hakkiyle ve lâyıkiyle sahip çıktıkları, hazarda ve seferde, savaşta ve barışta islâmı yaşadıkları ve yaşattıkları çaglarda, meselâ Varna harbinde 14 yaşında olan Sultan Gazi Muhammed Han'ın karşısında gün görmüş, tecrübeli hristiyan orduları yenilmişlerdir. Hristiyanlığın titiz bir ta'assup içinde yaşadığı ve