Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 326–331
letine yararlı olacak derecede kabiliyetli birer ferd olarak yetistirmeliyiz. Onlara, temiz bir isim, şerefli bir aile ocağı, hür ve müstakil bir ülke, bağımsız ve özgür bir kavim ve millet bırakabilmek için gecemizi gündüzümüze katmalı, fâni ve çabuk geçici dünya zevk ve lezzetleriyle yetinmeyerek ebedî hayatın sonsuz ni'metlerini fırsat elde iken burada tatmalı, kalplerimizden aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlüllah'tan gayrı ne varsa hepsini atmalıyız. Bütün bu saydıklarımız hem Müslümanlık, hem de insanlık vazifelerimizdir.
Unütmayalım ki, âlemlere rahmet olarak gönderilen Habib-i Hüdâ, şefi-i rûz-i ceza Hz. Muhammed Mustafa sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz: (HIÇ ÖLMEYECEKMİŞ Gİ-
Bİ DÜNYAIÇIN, HEMEN YARIN ÖLECEKMİŞ GİBI ÂHİ- RET İÇİN ÇALIŞMAMIZ..) gerektiğini tebliğ ve beyan buyurmuşlardır.
Insanoğlu, bu dünya hayatında sefere hazırlanan bır yolcu gibidir. Mademki fâniyiz, mademki her nefis gibi bizler de önünde sonunda ölümü tadacağız, o halde bu âlem bir konak, bir mola yeridir. Böyle bir konakta mola verilince sere serpe yatılmaz. Yolculugun asıl ondan sonra başlayacak uzun ve meşakkatli bölümü için hazırlık yapılır, tedarik görülür. Bu itibarla, insanoğlu da fâni dünya hayatında o uzun ve ebedi yolculuk için gerekli bütün hazırlıklarını yapmalıdır. Bu hazırlığın başında iyman gelir. Sonra, ibadet ve tâ'at, salih ameller, günahlardan ve bütün kötülüklerden kaçınmak, eliyle ve diliyle kimseye zarar vermemek, üzerinde kul hakkı bulundurmamak, karıncadan file kadar bütün mahlükat-ı ilâhiyye karşı şefkatli ve merhametli davranmak gerekir. Bütün bunlar o buyuk yolculuk ıçın tedariklı bulunmaktır. Kıldıgımız her namazın, ömrümüzün son ibadeti olabilecegini, yaptığımız her hayrın bu fâni âlemde yapabileceğimiz son hayırlı iş olacağını düşünmeli ve her gece yatağımıza girince, bunun son uykumuz olmasının muhtemel bulunduğunu hatırlamalıdır. Zira, ölüm ansızın çıkagelir. Azrail aleyhisselâm her gün, her ân bizleri takibetmektedir. Ne zaman, nerede ve nasıl karşımıza çıkıvereceği hiç belli olmaz: Bunun için, kula gereken daima ölüme hazırlıklı, yolculuk için tedarikli bulunmaktır:
Ey kardeş! Yolcuyuz hazırlansana, Bu fâni dünyadan göçeriz birgün, Ölümden kurtuluş yoktur insana, Omuzlar üstünde geçeriz birgün..
Duydun mu ecele çare bulanı, Bu dünya üstünde bâki kalanı, Hazırla kendine lazım olanı, Elvedâ bayrağı açarız birgün.
Gerçek bu olduguna göre, tövbe ve istigfara devam etmeli, tevhid ve salât-ü selâmı dilimizden eksik etmemeli, kulluk makamında daim ibadet ve tâ'atte kaim olmalıyız. Allahu teâlâ'nın, herbiri bizler için büyük bir ihsan ve inayet ve mahz-1 rahmet ve bereket olan emirlerine hakkiyle ve lâyıkiyle uymalı, kulluk görevinin şan ve şerefini nefsimizde duymalıyız. Kulluk görevlerimizin en başında da, Rabbimizin nehyettiklerinden bir canavardan kaçarcasına kaçmak ve sakınmak gelir. Zerre kadar bile olsa bütün hayırlara koşmalı, zerre kadar bile olsa, bütün şerlerden kaçmalıyız. Hâsılı, Azr'ail aleyhisselâm emr-i ilâhi ile geldiği zaman bizi bu hal üzre bulmalıdır.
Bu arada, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için de çalışmamız zarurî ve elzemdir. Zira, mensubu olmakla öğündüğümüz din-i mübiyn-i islâm ve yine bir ferdi olmakla iftihar ettiğimiz Türk - Müslümanın, kıyamete kadar dünya üzerinde pâyidar olabilmesi, bu sâ'y-ü gayretimiz neticesinde Cenab-1 Hakkın tevfikini refik etmesi sayesinde mümkündür. Bizler, istiklâl ve hürriyet içinde yaşadığımız gibi, bizden sonra gelecek nesillerin de aynı istiklâl ve hürriyet içinde yaşayabilmelerini sağlamak ve bunun için gerekli her tedbiri almak, islâmî, içtimaî ve insanî vazifelerimizdendir. Eğer, hürriyet ve istiklâlimize sahip olamazsak, islâmın beş şartından birisi olan hac farizasını yerine getiremeyiz. Eğer, hürriyet ve istiklâlimize sahip olamazsak, fakirin haccı olan cuma namazını kılamayız. Fertler fânidir, ölürler. Fakat, din ve millet, ülke ve memleket kıyamete kadar yeryüzünde pâyidar olmalıdır.
Yukarıda bir kerre daha belirttigimiz gibi, kısacası elimiz kârda, gönlümüz yârda olmalıdır. Elimiz kârda, deyince, hiç şüphesiz helâl kârı, helâl kazancı kasdediyoruz. Doğruluk ve sadakatten ayrılan, tenbel, âtıl ve bâtıl milletler, tarih boyunca hürriyet ve istiklâllerini muhafaza edememişlerdir. Allahu azim-üş-şân, bizlere akıl, idrak, irfan, iz'an, sıhhat, kuvvet bahş ve ihsan buyurmuştur. Nasıl ki, dedelerimiz sana cennet gibi bir vatan bırakmışlarsa, bize de o cennet vatanı imâr etmek düşer. Dünyanın incisi şehirlerin, bol ve bereket-
li nehirlerin, çepçevre denizlerin, dagların, ormanların, renk renk, çeşıt çeşıt agaçların, meyvelerın ve çıçeklerın, yeraltı ve yerüstü tabiî zenginliklerin, madenlerin var. Oylesine çalış ki, bu gaziler ocağı ve şehitler bucağı güzel vatan elimizden çıkmasın, ilerlesin, yükselsin, zenginleşsin. Fakat, hiçbir zaman Allah'ını, dinini, peygamberini de unutma ki, çalışıp didinmenin hayrını ve bereketini göresin, rahata ve selâmete eresin..
Evet, şehitler bucağıdır bu diyar! Bastığın her karış toprakta, şehit atalarından birisi yatıyor:
Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı!
Düşün allındaki binlerce kefensiz yatanı, Sen, şehit oğlusun, incitme yazıktır atanı, Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı!..
Yanılıp yere tükürdügün zaman, bir şehidin yahut ak sakallı bir dedenin yüzüne tükürmüş gibi olduğunu düşünebiliyor musun? Bunu düşünecek kadar irfanın varsa, bir daha ulu orta heryere tüküremezsin. Oku, ögren, dostunu ve düşmanını tanı!
— Ben Türküm!.. Ben Müslümanım el-hamdü lillah!..
demekle, kuru kuruya ögünmekle iş bitmez. Türklüge ve Müslümanlığa hizmetin nedir? Bu kutsal dine, bu aziz millete ne gibi bir hayırın dokundu? Bu cennet vatana neler verebildin? Yarın, çocuklarının ve torunlarının «Bunu da dedemiz yapmıştı!» diye gösterebilecekleri bir eser bıraktın mı? Sen yapamadınsa, böyle bir eser bırakacak evlâtlar yetiştirebildin mi? Dinine, milletine, memleketine sadakat ve samimiyetle baglı, sırası gelince istıklal ve hürriyetı ugrunda seve seve canını verebilecek evlâtlar bıraktın mı? İşte, o zaman dünya ve âhiretin mâ'mur olmuştur. Evet, tekrar ediyorum, kuru kuruya öğünmekle olmaz. Oyle çalışmalıyız ki, bizden sonra geleceklere mâ'mur bir vatan, mesrur bir toprak bırakabilelim. Elinden hiçbir şey gelmiyorsa, bir ağaç fidanı da dikemez misin?
HIKAYE Abbasi halifelerinin en şanlilarından Harun Reşid, günlerden bir gün veziriyle bir yere giderken, bir bahcede gayet yaşlı bir ihtiyarın hurma ağacı fidanları diktiğini gördü. Atını durdurdu ve ihtiyara selâm verdikten sonra:
— Kolay gelsin, ne yapıyorsun? diye sordu. Ihtiyar:
— Hurma ağacı dikiyorum ya emir-el-mü'miniyn! diye.
cevap verdi ve aralarında şöyle bir konuşma oldu:
— Pekâlâ, diktigin fidanların meyvelerinden yiyecek kadar ömrün var mı? Bunlar kaç yıl sonra hurma verirler dersin?
— Yâ Emir! Şu tarafa diktiklerim ancak on sene sonra, bu tarattakiler de 20 - 30 yll sonra meyve verebılirler. Bunların meyvelerınden yer mıyım, yıyemez mıyım ancak Allah Teâlâ bilir. Benım yarına çıkmaga bile senedım yok..
— Oyle ise, sana yazık degil mi? Bu ihtiyar çağında meyvesini yiyip yiyemeyeceğini kesin olarak bilmediğin bu fidanları dikmekle ugraşıp kendinı yoruyorsun.
— Yâ Emir-el-mü'miniyn! Bizden öncekilerin diktikleri fidanların meyvelerini el-hamdü lillah biz yedik. Bizim diktiklerimizi de inşa'allah bizden sonrakiler yerler ve bize dua ederler.
Ihtiyarın bu cevabı Harun Reşid'in gayet hoşuna gitti. Vezirine işaret etti ve ona bir kese altun ihsan eyledi. Ihtiyar, derhal kıbleye yöneldi, ellerini semaya ve gözlerini yere çevirdi ve hamd-ü senâ eyledi:
— Yâ Rab! Sana şükürler olsun ki, diktigim şu fidanlardan bazıları meyvesini on ve bazıları da yirmi beş - otuz yıl sonra verdiği halde, bunların meyvelerini bana hemen ihsan ve inayet buyurdun.
Ihtiyarın bu zarafeti halifenin memnuniyetini mucip oldu ve ona bir kese altun daha attırdı. Yaşlı adam, keseyi aldı ve tekrar ellerini açarak:
— Ya Rab! Sana hama-u sena olsun kl, her agaç yılda bir kerre meyve verirken, ihtıyar yaşımda diktıgım şu fidanlar vasıtasiyle bana kısa süre içinde iki defa meyve ihsan buyurdun. Sana nasıl şükredeceğimi bilemiyorum..
Harun Reşid, ihtiyara üçüncü bir kese altun daha verdirdikten sonra intiyarın cevabını beklemeden vezirine döndü:
— Aman buradan uzaklaşalım. Zira, bu ihtiyarın ferasetini mükâfatlandırmak için hazineler yetmez, dedi ve atını sürdü.
Kâmilin gitse vücudu nice icadı kalır, Sen dahi anlayıver ki, er ölür adı kalır..
Evet, babalar ekerler ve çocukları meyvelerini yerler. Şu halde, babalar iyi şeyler ekerlerse, evlâtlarına iyi mahsuller
bırakacakları gibi, kötü şeyler ekerlerse o kötü mahsul de yine evlâtlarına intikal eder. Binaenaleyh, her baba evlâdına iyi ve hayırlı bir miras, temiz ve şerefli bir isim, mâ'mur bir ülke bırakmakla mükelleftir.
Atalarımız, bize Viyana'dan Kafkasya'ya, Kırımdan Okyanus'a, Basra'dan Atlas denizine kadar geniş bir vatan bıraktılar. Akdeniz ile Karadeniz, Türk'ün birer havuzu gibiydi. Ne var ki, dedelerimizin bıraktıkları bu büyük mirası, babalarımız iyi kullanamadılar, lâyıkı veçhile çalışamadılar, dinlerine. dillerine, gelenek ve göreneklerine sahip olamadılar.
Allah'ın kitabı olan Kur'an-1 azimi kendi çıkarlarına âlet ettiler. Sünnet-i seniyye-i Ahmediyye'yi terkettiler. Bir takım old atler peşine düştuler, sefahate, zulme, hırsa kapıldılar. Oyle ki, âhireti düşünemez oldular. Islâm dini, âdeta bir an'ane haline getirildi, kutsal dinimizi hakkıyle ve kemaliyle tahkik etmediler, taklitte kaldılar. Kur'an-ı kerimin yalnız harfine, savtına, eda ve sedasına ehemmiyet verir oldular. Hattâ, yalnız ölüler için okunur bir kitap haline getirdiler. Ahkâmına ve esrarina nüfuz edemediklerinden ilâhi hükümlere ve sırlara yüz çevirdiler. Heryerde zulüm, yağma, çapulculuk, cehalet ve sefalet hâkim oldu. Gözler, maddeden başka bir şey görmedi. Ehl-i hak bir kenara itildi. Emirler ve âmirler, kendi zulüm ve haksızlıklarına göz yumarak, her yaptıklarını mahz-ı keramet gibi gösteren ve öyle fetva veren sahte âlimleri elüstünde tuttular, dogruyu ve gerçegi söyleyenleri zindanlara attılar, darağaçlarina, cellât kementlerine teslim ettiler. Nurlu birer ilim yuvası olan medreseler, cehalet ve fesat kumkumasına döndü. Edep ve mâ'rifet ögreten tekkeler birer tenbelhane haline geldi.
Ey gönül! Kimlerden kimlere sual, edersin, ehl-i hal oldu pâyimâl;
Fitne-i âlemde erbab-1 kemal, Kalmadı hep semt-i yâre çekildi..
Bunun neticesi olarak, zulümle mâ'murlar viran, kahrile gözyaşı revan oldu. Serhad boylarında, din ve millet düsmanlarına göğüslerini siper eden gazilere yardım edilmedi. San'at ve zenaat ehli hor hakir görüldü. Saraydan idare edilen tüccar halka apaçık ihanete başladı, ihtikâr aldı yürüdü. Halk sahipsiz ve fakir düştü. Saymağa lüzum var mı? Netice ma- Tûm!..
Bu, neden böyle oldu? Çünkü, Kur'an-1 azim-ül-bürhanın cizdigi yoldan inhiraf edildi. Kur'an-ı kerimin emirlerine ve hükümlerine degil, elfazına ve okuyan hafızın sesinin güzelliğine bakılır oldu. O büyük ilâhî kitabın ahkâmından ziyade cildine, tezhibine, kesesinin ziynetine önem verilir oldu. Ahkâm-ı ilâhiyye okunmadı, dinlenmedi, dinlense de anlaşılamadı. Karıncayı öldürmek günah mıdır, değil midir, diyerek şeyh-ül-islâmdan fetva soran devletliler, babalarını, ogullarını, kardeşlerini ve yeğenlerini katletmekten çekinmediler. Bir takım entrikalarla işbaşına gelen fesatçıların sözlerine aldanarak bir çok kahraman, dinine, milletine ve devletine hayırlı hizmetler görebilecek mâ'sum şehzadeler, paşalar, vezirler ve hatta padişahlar cellat kemendine teslim edildiler. Sonunda, devlet çöktü, millet zaafa ugradı, fakat çokmedı. ÇOKmedi ya, babalarının mâ'na tarlasına ektikleri kötü tohumlardan hasıl olan acı meyveleri tattı. Bu çöküntüyü fırsat ve ganimet bilen din ve devlet düşmanları Rumeli'de yıkmadık ocak, yakmadık can bırakmadı. Vahşet öylesine bir hal aldı ki, meselâ Özü kalesinde bir gecede yirmi beş bin kadın, erkek, genç, ihtiyar, çoluk, çocuk, hattâ beşikteki bebekler kılıçtan geçirildi. Ozü katl-i-ammı, Türk milletine ve islâm halkına revâ görülen zulüm, vahşet ve terörün ancak bir tanesidir. Kırım'da ve doksan üç harbinde, balkan harbinde ve nihayet istiklâl savaşında Müslüman -Türk milletine uygulanan vahşet ve dehşet, insanlık tarihinin yüz karasıdır. Bunları ayrı ayrı anlatmağa kalksak ciltler dolar. Din ve devlet düşmanlarının, Müslüman - Türk halkına karşı işledikleri cinayetleri, şen'etleri, dena'etleri tarif ve tavsife imkân ve ihtimal yoktur.
Burada, akla bir soru takılıyor. Biz, bu cinayet ve hakaretlere lâyık ve müstehak mıydık?
Insaf ile düşünelim ve cevap verelim:
Allah korkusu ve peygamber sevgisi silinen kalpler kararır. Kararan kalpler de şeytan evi olur. Bir şeytan evi, şeytan yuvası haline gelen kalbin aza ve cevarihinden Allahu teâlâ'ya karşı küfür ve isyandan, hata ve nisyandan, günah ve zulümden gayrı bir şey zuhura gelmez. Böylesine kararan ve kirlenen kalplerin ve kalıpların çoğunlukta bulunduğu bir ülkeye de elbette gökten belâ ve musibetler yağar. Bu belâ ve musibet türlü türlü zuhura gelir. Kıtlık, hastalık, kuraklık, fitne, ve fesad, kâfir ve zâlim tasallûtu, esaret, felâket, zillet vesaire nev'inden belâ ve musibetler, o ülkede yaşayan salih