Ara
Menü

Sayfalar 320–325

1.862 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 320–325

yapmış olduğu halde alacaklının kendisine teşekkür etmesi lâzımdır ve insanlık icabıdır. Su halde, seni yoktan var eden Rabbine gerçekten insan isen nasıl teşekkür etmezsin? Sana, bir bardak ayran veya şerbet ikram edene teşekkür etmekte elbet insanlık görevindir. Fakat, sana o ayran veya şerbet bardagını tutacak el, onu içecek bir agız, tad alacak bir damak, hazmedecek mide, içindeki faydalı maddeleri emecek on iki parmak bağırsagı, işe yaramayan kısmı süzecek bir çift böbrek ve dışarı atacak organ bahş ve ihsan buyuran Allahu azimüş-şâna teşekkürün yok mu? Sana, paranla ayakkabı yapan bir kunduracıya tam istediğin gibi bir çift iskarpin yaptığı için teşekkür ediyorsun. İyi, güzel ama sana o çok beğendiğin iskarpinleri giymek için vücuduna uygun bir çift ayak bahş ve ihsan buyuran Rabbine teşekkürün yok mu? Sana bir elbise veya pardesü hediye edene kıyam ediyorsun da, o elbiseyi giydiğin mütenasip bedeni meccanen ihsan buyuran Hâlıkına hâlâ kıyam eylemeyecek misin? Sana yemek yedirene, kuvvetini, ilmini ve çalışmanı değerlendirerek sana belirli bir ücret ödeyene karşı eğiliyorsun da, o ilmi öğrenmen için akıl ve idrak, bildigini tatbik etmek için kuvvet ve sıhhat, çalışman için hayat bahş ve ihsan buyuran Rabbine neden rükû ve secde etmiyor ve üstelik haddini bilmeden: «— Namazda ne varrış? Insanın kalbi doğru ve temiz olmalı!» diyebilmek cür'etinde bulunabiliyorsun?

Cami-i şerife gelirken, namazda ütüsü bozulmasın, dizleri yıpranmasın diye eski pantalonunu giyiyorsun da, sana o pantalonu giymek için balışettiği iki kıymetli uzvunu geri alıverirse, kıyamadığın o pantalonunu nerene giyecegini neden düşünmüyorsun? Bir kolun üç metre, diğeri yarım metre olsaydı ne yapardın? Alt dudağın bir kilo, üst dudağın ince, küçük kalsaydı, o inci gibi dişlerin irili ufaklı ve eğri büğrü dizilmiş olsaydı, başındaki saçlar uzadıkça urgan gibi kalınlaşsaydı, kaşların ve kirpiklerin ya hiç olmasaydı veya göz bebeklerini kapatacak derecede uzasaydı, hâsılı bütün uzuvların birbirine denk, biçimli, muvazeneli ve mütenasip olmasaydı, halin nicolurdu? Bülbül gibi şakıyan dilin, ağzına sığmayacak kadar uzasaydı, gözlerinin birisi anormal şekilde büyüseydi ve kapakları da bulunmasaydı, içtigin suyu, yediğin yemekleri hazmedecek, artıklarını dışarı atacak organların olmasaydı, bir ayagın elli kilo ve digeri küçük olsaydı, başın degirmen taşı kadar büyüseydi, nasıl sıkıntılara düşeceğini, nelere katlanacagını gözünün önüne getirebiliyor musun? Vü-

cudun insana ve başın herhangi bir hayvana, yahut vücudun herhangi bir hayvana ve başın insana benzeseydi ne acayip bir görünüşün olacağını akıl edebiliyor musun?

— Ben, bütün bu saydıklarının hiçbirisini istemem! diyebilir miydin? Desen bile, Hâlik seni böyle yaratsaydı bu itirazın neye yarardı?

Görmüyor ve anlamıyor musun ki, yılanlar, çıyanlar, akrepler, zehirli böcekler, vahşi hayvanlar, yırtıcı kuşlar, sen üzerlerine varırsan kaçıyorlar. Neden? Zira, senin kendilerini öldürmenden korkuyorlar. Oysa, hallerinden memnun olmasaydılar, hiç kaçarlar mıydı? Hattâ, belki de kasten önüne çıkarlar ve onları öldürmeni isterlerdi. Bu hallerinden kurtulmak için, ölümü tercih ederler ve muhtemelen intihar bile ederlerdi. Demek oluyor ki, kendilerine verilen ve giydirilen hayvanlık elbiselerinden ve yaşadıkları hayattan memnun olduklarından, insanogiu tarafından öldürülmemek için birer tarafa sıvışıyor ve saklanıveriyorlar.

n. ie:

Sen ki, insansın! Mahlükatın en şereflisi ve üstünü olarak yaratılmışsın! Böyle olduğu halde, başına tatsız bir iş gelse, herhangi bir musibete uğrasan, utanıp sıkılmadan Rabbini kullara, yani Halikini mahlûka şikâyet ediyorsun.. Sana bahş ve ihsan buyurulan ni'metlerden habersiz ve gafil, sana bütün bunları hiçbir karşılık beklemeden verenden yakınıyor, sızlanıyorsun.. Bu davranışın isyan degil de nedir? Isyan etmiyorum diyemezsin, zira muti olsan sana bu ihsanlarda bulunandan şikâyetçi olmaz, Rabbine hamd ve senâ eyler, şükranlarını arzedersin. Böyle yaparsan, ebedi hayat senin, cennet senin, cemal senin, rıdvan senin olur. Onun için diyoruz ve israr ediyoruz ki, cennet ve cemal böyle hareket eden salihlere, âbidlere, âşıklara, âriflere, Allahu tâlâ'nın dostu olanlara, Hak velilerine bahş ve ihsan buyurulacaktır.

Aklını başına devşir kardeşim! Gaflet uykusundan uyan, başın teneşire vurduğu gün nasıl olsa uyanacaksın ama, iş işten geçmiş olacak. Sana bunca ni'metler bahş ve ihsan buyuran Rabbine kıyam, rükû ve secde et! Seni kurtaracak cennetin anahtarı, cehennem kapılarını kilitleyen, ateşi senden ırak eden tevhidi, dilinle ikrar ve kalbinle tasdik eyle!

Envâr-Ul-Kulûb, Cilt 1 - F: 21

Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Resûlüllah iki kanat gibidir. Bu kanatları takınanlar cennete uçarlar, Allahu tâlâ'nın dostu, Resûl-ü zişânın sevgilisi olurlar.

Allah'ın dostu ve peygamberin sevgilisi olmak ne demektir bilir misin? Bunun kıymet ve ehemmiyetini takdir ve idrak edebiliyor musun? Şu halde, bugünden tezi yok Rabbinin emirlerini tutmağa ve nehiylerinden kaçınmağa çalış, Rabbini zikr-ü tesbih etmege alış! Başta anan ve baban olmak üzere dostların, ahbapların, yakınların, konu komşun, birer ikişer kabre giriyor ve amelleriyle başbaşa kalıyorlar. Bunları görüp bildiğin, akın akın âhirete göçenleri gözlerinle gördüğün halde, neden uyanamıyor, neden derlenip toparlanamıyorsun?

Şol fenâ mülkünün vefası yoktur, Konan göçtü, nöbet bizim yol bizim;

Belâsı, kazası, mihneti çoktur;

Murad bizim, istek bizim, hal bizim..

Birgün bu nöbet sana da, bana da geliverecek. O günü hiç düşünmüyor musun? Kışlık yakacağımı alamadım, evimi onaramadım, sırtıma bir palto uyduramadım diye hayıflanıyorsun da, ebedi hayatınla ilgili hiçbir hazırlıkta bulunmuyorsun? Bu âlemden sonra iki âlem var, o âlemde iki mekân var:

Biri NAR biri NÜR.. Üçüncü bir makam ve makar yok! Ya, NÜR makamı olan CENNET'e; ya NÂR makarrı olan cehenneme gideceksin. Her ikisi de buradaki sâ'y-ü gayretinle elde edilir. Dünya âhiretin tarlasıdır buyurulmuştur. Burada ne ekersen, orada onu biçersin.

Evet, dünya âhiretin tarlasıdır! Senin ve benim.vücutlarımız bu tarlanın ekinleridir. Azrail aleyhisselâmın harbesi oragıdir.

Mezarlar, Azrail aleyhisselâmın biçtiği bu insan ekinlerinin demet olduğu yerdir. Cennet ve cehennem de bu mahsulün anbarlarıdır. Bunu sakın unutma! Cennete, rizaya, cemale, ebedi saadet ve selâmete nail olmayı dilersen, Allahu teâlâ'ya ve Resûlüne iyman et, Hakka tam ve mutlâk bir ihlâs ile kulluk ve ibadette bulun, Rabbinin emirlerini tut, yasakladıgı ve sevmedigi ne varsa hepsinden el çek, helâlden ka-

zan, helâl ye, çoluk çocuğuna da helâlden yedir, kazancından Allah yoluna sarfet, çıplakları giydir, aglayanların gözyaşlarını dindir, fakirleri doyur, yetimleri kayır.. Elin, dilin, belin dogrulukta olsun, elin kârda ve gönlün yârda bulunsun.. Dilinden tevhid eksilmesin, kalbinden sevgi ve muhabbet silinmesin ki cennet ve cemal yolları sana feth-ü küşâd olsun..

Yok, böyle yapmaz da yalan-dolanla ömür geçirir, iymansız bir kalp taşır, taş gibi katı bir yürekle bu dünya âleminde şefkatsiz, merhametsiz dolaşır, ibadet ve tâ'at sermayesinden iflâs etmiş bir kalıpla huzur-u hakka ulaşırsan sana haber vereyim ki, cehennem ile müjdelenen bahtı karalardan birisin! Çünkü, ne ekersen onu biçersin..

HIKAYE Vaktiyle, bir ağa bütün ömrünü günah ve mâ'siyyet bataklıklarında çürüttüğü halde, cennet ve mağfiret umduğunu söyler dururdu. O ağanın surette köle ve hakikatte sultan olan bir kölesi vardı. Bir yaz mevsimi başlangıcında ağa, kölesine tarlalarını göstererek nereye fasulya, nereye domates, nereye bugday ve saire ekecegini işaret etti. Köle, bütün tarlalara arpa ektı, aradan aylar geçtı, ekın meydana geldı. Aga hazretleri dolaşırken emir ve tenbihi hilâfına bugday ve diger sebzeler yerine baştan sona arpa ekilmiş bulunduğunu görünce kölesine fena halde kızdı, bağırıp çağırmaya başladı:

— Sen kim oluyorsun da, benim emrimi dinlemiyorsun?

Ben, sana şuraya fasulya, buraya domates, öteye buğday ekeceksin dememiş miydim?

Hırsını yenemeyerek elindeki kırbaçla kölesini dövmege hazırlanınca:

— Dur agam vurma! dedi. Evet, suçumu itiraf ediyorum.

Emriniz hilâfına bütün tarlaya arpa ektim ama, hepsinin arpa çıkacağını hiç düşünemedim. Öyle sandım ki, bütün tarlalara arpa ekecek olursam, emir ve işaret ettiğiniz yerde fasulye, domates ve buğday da çıkar. Halbuki, tahmin ve ümit ettiğim gibi olmadı.

Ağa, kölesinin bu savunması üzerine kahkahayı bastı:

— Sen ya sırsıklam delisin, veya ahmağın birisisin! Be adam, hiç arpa ekilen bir tarladan fasulye, domates veya buğday mahsulü alınır mı? Bu yaşa kadar boşuna kafa gezdirmişsin, bilmiyor musun ki, bir tarlaya ne ekersen, cnu biçersin, deyince köle boynunu büktü:

— Bağışla ağam, dedi. Ben bunu, sizden ögrendim.

— Terbiyesizin zoruna bak, ben sana ne zaman böyle bir şey söyledim veya ögrettim?

— Evet ağam, sakın kızma! Ben bu işte aynen sizi taklit ettim. Başıma bu iş geldi.

— Haltetmişsin, sen şimdiye kadar benden böyle akla sığmaz, mantıksız bir hal zuhur ettiğini gördün mü?

— Gördüm ağam gördüm! Siz, daima Allahu teâlâ'yâ karşı isyan ve çeşitli günahlar işlediginiz halde, Haktan mağfiret ve cennet umuyorsunuz. Evet, buyurduğunuz doğrudur.

Insan ne ekerse onu biçer. İşte gördünüz, arpa ektim arpa çıkt1. Bir tek sap bile yanılıp fasulye, domates veya buğday olmadı. Şu halde, dünya da âhiretin tarlası olduğuna göre, burada da ne ekersek, orada onu biçecegimiz muhakkaktır. Eger, benim ektiğim arpa yerine buğday ve diğer sebzeler çıksay..

dı, siz de bunca mâ'siyyetinize rağmen cennet ve riza bulurdunuz.

Ağa, kölesinin bu ikaz ve irşadı üzerine gafletten uyand1. Aglayarak:

— Sen kölelige lâyık degilsin, senin hürriyetini vereyim ki, Allahu teâlâ da beni bağışlasın, dedi ve kölesini azat ederek hak yoluna girdi.

Ey âşık-ı sadık, ey hak ve hakikate talip kardeşler!

Kıssadan hissemizi almalıyız. Aklım başımda ve ibret gözümde diyenler için bu kıssamızda dikkat ve ibretle alınacak dersler vardır. Ahirete iyman eden, bu âlemi fâni bilendir.

Ne var ki, bu fâni âlemin gecesi ve gündüzü, iymanlı kullar için bir ganimet ve fazl-ü rahmettir. O halde, bir nefesi bile boş geçirmemeli, ömür sermayesinin her lâhzasını Hakka ibadet ve tâ'atle tüketmeli, rizayı ilâhiyyi tahsil için gayret ve himmet etmelidir. Ömür dediğin, göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Bak, daha dün denilebilecek kadar yakın bir mazide, mahalle arasında akranlarımızla çenber çeviriyor, zıpzıp oynuyorduk. Derken, okul çağı, imtihan, bayram tatili, yaz tatili sayılı günler geldi geçti. Artık, saçımıza sakalımıza aklar düşmege başladı. Çoğumuz, gözlüksüz iki satır yazıyı okuyamıyor, eskisi gibi koşup yürüyemiyoruz. Çalıştık, didindik.

sırasında geceyi gündüze kattık, çoluk çocuk sahibi olmanın zevkini tattık ama ömür defterinin bir çok sayfalarını da kapattık. Artık, her gecemizi bir kadir gecesi bilmenin şu'uruna varacak bir çağdayız. O halde, geri kalan ömrümüzü mâ'rifet ve ibadetle geçirmeli, âhiret tedariki görmeliyiz. Üç aylık ka-

rakış için elimizden geldigi, gücümüzün yettigi kadar bir hazırlık ve tedarik telâşına düşüyoruz da, ebedî hayatımız için hiçbir tedarikimiz ve hazırlığımız olmayacak mı? Uzun, çok uzun bir yola ve yolculuğa çıkacağız. Yanımızda azık bulunmasın mı? Şuradan, Ankara'ya gitmeğe kalksak, yanımıza börekti, çörekti, köfteydi, ekmekti bir azık alıyoruz. Uzun âhiret yolculuğuna elimiz boş mu çıkalım? Ömür sermayesi hayâsızlık, edepsizlik ve Allahu teâlâ'ya isyanlarla telef edilecek bir ganimet değildir. Geceler ve gündüzler bir makas gibi bu fâni ömür kumaşını biçip doğramaktadır. Ahiret hayatında çırıl çıplak kalmak istemiyorsak, o ömür kumaşından kendimize ayıplarımızı örtebilecek bir libas biçmek zorundayız.

Yakında, hem de çok yakında tabut denilen o cansız at kapimıza gelip bizi bu fâni âlemden o bâki ve ebedi âleme götürecektır. En sevalklerımiz ve yakınlarımız, bızı ame. sandıg' olan karanlık kabre yerleştırıp savuşup gıdeceklerdır. Orada, amellerimizle başbaşa kalacagız.

Insan, öyle bir hayat geçirmelidir ki, dünyası mâ'mur ve âhireti pür-nûr olmalıdır. Dünyanın mâ'mur olması Allahu teâlâ'ya iyman, Resûl-ü müctebâya iyman, Allah ve Resûlüne intet, haya, isanet, cülkkde ist, helayk azanmak, ablat kazazcını Allah yolunda harcamakla mümkündür. Dünyaları bu saydıgımız şartla mâ'mur olanların, elbette bu hayırlı amelleri dolayısiyle âhiretleri de pür-nûr olur. Yani, bu hayırlı ve yararlı ameller kişiye dünyada huzur ve rahat sagladıgı gibi, ahirette de ebedi saadet ve selâmet saglar ve o ebedi hayatı' pür-nûr kılar.

Yoksa, dünya hayatını tenbellıkle, şuna buna yuk olmakla, arsızlıkla, yüzsüzlükle, hayâsızlıkla, nefsinin ve şeytanın esiri olmakla, düşmanına gülünç düşmekle geçiren kâfirlerin, günahkârların, cahillerin ve gafillerin, dünyaları kendilerine bir zindan ve âhiretleri de azap ve hüsran olur.

Öyle ise; ecel şarabını içmeden, bu âlemden göçmeden, sayılı nefesler boşuna gelip geçmeden güzel ve hayırlı ameller işlemeli, geçimleriyle mükellef bulunduğumuz evlât ve iyâlimize temiz ve rahat bir hayat sürdürmeğe çalışmalı, ırz ve iffetimizi hassasiyetle korumalı, iç ve dış din ve devlet düşmanlarına karşı uyanık bulunmalı, hürriyet ve istiklâlimize tasallût edeceklere, fırsat ve imkân bırakmamalı, yavrularımızı vakur, kimseye boyun eğmeyen, bizden sonra ele güne yüz suyu dökmeyen şerefli, haysiyetli, dinine, milletine, dev-

Sayfalar 320–325 · Envârü’l-Kulûb I — tarikat.org