Ara
Menü

Sayfalar 314–319

1.654 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 314–319

böyle bir içkiyi tadınca yok olabilir mi? Elbette hayır!.. Insan, ölümle yok olup gitmez. Belki, dünya hayatında vücutları kendilerine perde olduğundan, gözlerden nihan olurlar.

Baru nar vared. Bünvâriedar bazn maddi emen daim hice vîdir. Meselâ, bir kaşık yoğurdu kuvvetli bir mikroskop altında incelersek, içinde kaynaşan binlerce yararlı bakteriler bulunduğunu görürüz. Buzdolabında lüzumundan fazla bekletilmiş bir parça et veya kıymayı aynı şekilde muayene etsek, üzerinde keza bir çok bakterilerin kaynaşmakta olduğu tark edılir. Bunları, gozle goremedigımız ıçın yok mu dıyecegız, görmedıgimizi inkar mı edecegiz! Tip bahsine gırmek istemiyorum, günümüzde tababet bir çok mikropların fotograflarını çekmeği başarmaktadır. Sularda yaşayan mikroskobik yaratıkları, çıplak gözle görünmüyorlar diye red ve inkâra yeltenmek akıl kârı mıdır? Bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Size başka bir misal vereyim: Meselâ, üzerinde yaşadığımız arz küresinde güney ve kuzey Amerika kıt'aları vardır ama biz bunları gözümüzle görmedik diye inkâr edebilir miyiz? Itiraz edenler olabilir:

— Canım, iyi hoş ama, Amerika'ya gidip gelenler var.

Mevcudiyetini onlardan haber alıyoruz, diyecekler bulunabilir. Biz de âcizane cevap verir ve deriz ki:

— Bize de âhiretten haber veren, ölenlerin yok olup gitmediklerini açıkça bildiren ikiyüz yirmidört bin peygamber var.. Her asırda, âhirete iyman eden, insanın ölümle yok olmadığına inanan ve bu inançlarını ilân eden bir buçuk milyar alimler ve mü'minler var.. Hattâ, ehl-i kitap olan Museviler ve Hristiyanlar da kendilerine göre âhirete inanmakta ve insanın ölümden sonra yok olmadığına kani bulunmaktadır. Budistler ve diğer dinlerin sâlikleri de dünya hayatından sonra bir başka hayat, bu âlemden sonra bir başka âlem bulunduğu inancındadırlar. Sözü uzatmaga, şahit ve delil aramaga ne lüzum var efendim? Her zaman ve her vesileyle tekrarladığımız gibi:

Görenedir, görene!..

Köre nedir, köre ne?..

Büyük emekler vererek, gücümüzden öte masraflara katlanarak okutmağa, dinine, milletine ve memleketine hayırlı ve yararlı bir insan olmağa özendiğimiz yavrularımız, hay-

lazlık ettigi, kötü arkadaşlarla düşüp kalkmaga, kötü alışkanlıklar peyda etmege başladığı zaman, âkibetini görüyor, kendisine ögütler veriyor ve dogru yola getirmeğe çalışıyoruz ama, o kör körüne bildiğinden şaşmıyor ve sonunda bizim yıllar önce gördüğümüz o feci âkibete düşüyor ve ancak o zaman haklı olduğumuzu anlıyor ya, artık neye yarar?

Demek ki, insanoğlu herşeyi hakkıyle ve lâyıkıyle görebilmek hassasından mahrumdur. Gördügümüzü sandıgımız halde yanıldıklarımız ve yanlış gördüklerimiz sayılamayacak kadar çoktur. Netekim, mevcut oldukları halde göremediklerimiz, görmege aslâ muktedir olamayacaklarımız da pek çoktur. Namus, irz, iffet, akıl, fikir istisnâsız herkeste vardır ama, görebiliyor muyuz? Adamın birisi kalkıyor ve diyor ki:

— Siz beni âdi ve bayağı bir insan gibi görüyorsunuz ama, ben namuslu, irz ve iffet sahibi, akıllı ve fikirli bir insanım.

Böyle söyleyene siz de cevap veriyor ve diyorsunuz ki:

— Eger, bu saydıgın fazilet ve hususiyetler gerçekten sende varsa, bunları bana gösterebilir misin?

Iddia sahibinin buna nasıl karşılık verebilecegini bilmem düşünebiliyor musunuz, Zira, sahip olduğunu ileri sürdüğü fazilet ve hususiyetleri değil, ancak onun eserlerini gösterebilir.

Hal böyle olunca; biz de peygamberler, semavi kitaplar ve o kitapların mâna ve medlûllerini açıklayan âlimlerin uyarmaları ile Allahu tâlâ'nın varlığını ve birliğini, onun sonsuz kudret ve azametine taallûk eden âhiret âlemini, cenneti ve cehennemi öğreniyor ve biliyoruz.

Mes'eleyi basite ircâ edelim:

Bu dünya, bir sorumluluk ve hesaplaşma âlemi degil midir? Amir memurundan, usta işçisinden, öğretmen öğrencisinden, büyük küçügünden, hâsılı kademe kademe herkes biribirinden hesap sormuyor mu? Hattâ, geçimlerini sağlamak için binbir mihnet ve meşakkate katlandıgımız, ugurlarında bir çok fedakârlıkları göze aldıgımız eşlerimiz bile, sırası gelince:

— Efendi! Dün gece neredeydin? diye hesap sormuyor?

Oğlumuz veya kızımız biraz gecikecek olsalar:

— A yavrum, bu saatlere kadar nerelerde kaldın? diye nesap sormuyor muyuz!

Amir, maiyetindekı memuruna.

— Neden geciktiniz? diye hesap sormuyor mu?

Usta, işçisine:

— Verdiğim işi neden yapmadın? diye hesap sormuyor?

Pekâlâ, insanoğlu bu dünya hayatında başıboş dolaşsın, kafa gezdirsin diye mi gönderilmiştir:

Star DANGyE* Eyahseb-ül insânü en yütreke südö...

El-Kıyâme: 36 Meal-i münifi: Insan, başı boş bırakılacağını mı sanıyor?

Binaenaleyh, âhiret ve kıyametin vuku'u mutlâk ve muhakkaktır. Yerlerin ve göklerin, görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen âlemlerin Rabbi ve Mâliki elbette ve elbette kullarından hesap soracak, inananları mükâfatlandıracak ve inanmayanları da cezalandıracaktır. İşte, biz bu keyfiyeti ancak kısa aklımızın tartabileceği kadar Kudretullah'ın eserlerini göstererek isbat edebiliriz. Çevrenize dikkat ve ibretle bakınız:

Ilkbaharda, ölü toprak diriliyor ve içinde bulunan maddeler filizlenerek yeryüzüne çıkıyor. Bütün bir kış toprak al-,tında kalan tohumların ve tanelerin ölü olmayıp, hayatta bulunduklarını isbat için başka delil ister mi? Topraga gömülen her insan cesedi de işte o tohum ve tane gibidir, ölü değil diridir, ancak gözlerden silinip gitmiş, bir bakıma gizlenmiştir. Onun için, ölenler ölümle yok olup gitmezler. Onlar, toprağa ekilen tohumlar gibidirler ve mahşer günü hesap vermek kafat andınacpraven usezalandaacaklardır. Nasıl kö, llmbâ-v harda filiz veya bitkinin mahiyeti belli oluyorsa, insanoğlu da kıyamet günü ekildiği yerden kalkacak ve mahiyyeti halka ve kendisine bildirilecektir.

Bir cevizde milyarlarca ceviz, bir buğday, mısır veya pirinç tanesinde milyarlarca buğday, mısır veya pirinç bulunduğu gibi, bir insanda da milyonlarca insan maddesi bulunmaktadır. Bunu görüp bildiğin halde hâlâ iyman etmez misin? Bu kuvvet ve kudret sahibine kullukta bulunmaz mısın?

Hayatın, ölümle son bulduğuna zâhip olarak küfür ve dalâlette kalmak, dünyada imansızlık gayyâsına dalmak, âhirette

ebediyyen, cehennemde yanmak sana yakışır mı? İnkârı bırak, iymana gel!.. Küfrü terket, islâma gel!.. Sonra, çok pişman olursun ama bu pişmanlık sana hiçbir fayda ve yarar sağlamaz.

Inkârı koy, ikrara gel;

igyarı terket, yare gel;

Bülbül gibi güftara gel, Gel halka-i tevhide gir!..

Ehl-i iyman, kendilerini bu âleme getiren, bu âlemden de berzah âlemine, berzah aleminden de malşer alemine göturecek olan, herşeye gucu yeten, istedıgını istedigine veren, istediği zaman almasını bilen, zât-1 ülûhiyyetine inananları, isim ve sıfatlarını zikir ve tesbih edenleri, zât-1 ahadiyyetine kulluk ve ibadette bulunanları cennetine alacağını, cemal-i izzetiyle mükâfatlandıracağını yakinen bilirler, onun varlığına ve birligine iyman ederler ve bu iyman ve ikrarları dolayısiyle de bu fâni âlemden sonra bâki ve ebedi bir âlemin var olduğuna ve kendilerinin de ölümlerinden sonra o bâki ve ebedi hayata kavuşacaklarına sadakat ve samimiyetle inanırlar. Zira, mü'minler rahmet-i ilâhiyye güvenmişler, Muhammed Resûlüllah gibi bir kurtarıcıya gönül vermişler ve böylelikle iyman-ı yakine mazhar olmuşlardır. Onlar, bu fâni âlemde iken islâm dini ile dinlendiklerinden, gönülleri daima safadadır.

Her ne kadar cisimleri ve cesetleri cefada olsa bile, bunun kendilerine taraf-ı ilâhiden bir vedi'a olduğuna iyman etmişler ve bu hali bir kader tecellisi olarak kabullenmişlerdir. Iyman- Iı ile iymansız, âlim ile cahil müsavi olamayacaklarından, mü'min fakir de olsa ve cefada da bulunsa, bu âlemde safadadır.

Kâfir ise, kasasına ve kesesine, üstün refah seviyesine, malına ve mülküne, halısına ve kürküne, atına ve arabasına, atlasına libasına ragmen yine cefadadır. Mademki dinsizdir, iki cihanda da dinlenemez. Mü'min ise, din sahibidir, iki cihanda da dinlenir.

Ana rahminde bulunan bir yavru, bizim akıl ve idrakimize malik olsa da, ona deseler ki:

— Bundan sonra oyle bır aleme çıkacaksın kı, orada üzerıne titreyen, gozunün ıçıne bakan anan ve baban, senin için herşeylerini fedaya hazır koruyucuların var. O âlemde, aylarca ve yıllarca dolaşsan gezmekle bitiremeyeceğin denizler ve

karalar bulunuyor. Türlü türlü ni'metler, renk renk meyveler ve çiçekler, nehirler, dereler, çaylar, akar sular, göklere baş dikmiş yüce dağlar, geniş ormanlar var. Bütün bu harikulâdelikleri göreceğin o yeni âlemde, ışığı yedi milyon yılda yere erişen yıldızlar da göreceksin, güneşin, ayın uçsuz bucaksız enginliklerinde yüzdügü gökyüzünü seyredeceksin. Her yanında yeni bir güzellik, her tarafında ayrı bir özellik bulacaksın!

Henüz dünyaya gözlerini açmamış o yavru için, sıgınılabilecek yegâne âlem içinde bulunduğu ana rahmi olduğundan, kendisine söylenilen ve anlatılan şeylerin hiçbirisine inanmayacağı tabiî ve âşikârdır. Oysa, dokuz ay on günlük misafirligini tamamladıktan sonra dünyaya gelecek ve bütün bu anlatılanların gerçekten dogru olduğunu hayretle görecektir.

İşte, tıpkı bunun gibi bizler de bu gördüğümüz fâni âlemde bizler gibi fâni olan kıt'aları, denizleri, karaları, dağları, dereleri, ormanları, gökleri, güneş, ay ve yıldızları, insanları ve hayvanları ile, bundan sonra varacağımız bâki âlemin yanında bir ana rahmi kadar dardır. İnşaallah, gittiğimiz zaman rahm-i maderden dünyaya gözünü açıp gördüklerine şaşan yavru gibi, biz de o bâki âlemi görünce şaşırıp kalacagız.

Yalnız, arada küçük bir fark vardır: Bu dar ve sıkışık fâni âlemden, o bol ve geniş bâki âlem kazanılır. Allah korusun, bunun aksi olarak o bol ve geniş bâki âlem, bu dar ve sıkışık fâni âlemde kaybedilir. Çünkü, dünya hayatı âhiretin tarlasıdır. Bu dünyaya ne için geldiğinin idrak ve şu'uruna varan, bu fâni âlemde iken Allahu tâlâ'nın münâdilerine kulak vererek onlara iyman eden ve bu âlemden ne için gittigini anlayabilmek ni'met ve mazhariyetine eren, bu fâni âleme kimin tarafından getirildiğini ve kimin tarafından götürüldüğünü düşünebilen, bir damlacık su parçasından ibaret bir nutfe iken, ana rahminde kudret fırçasıyla tersim edeni, göz verip göstereni, dil verip konuşturanı, kulak verip işittireni, akıl verip düşündüreni, tefekkür sahibi kılanı, el, kol, ayak ve saire gibi bütün uzuvlarımızı birbirine denk, birbirine uygun güzellik ve özellikte yaratanı, dudak, burun, diş, ağız, mide, bağırsak, deri, kıl, kuvvet, sıhhat ve âfiyet, irfan, his, merhamet, şefkat, okumak ve yazmak, söylemek, hayat gibi sayısız ni'metleri bahş ve ihsan buyuranı ve bütün bu lûtüf ve ihsanlarını meccanen ita ve ikram eyleyen Allahı tanıyanlar, onun varlığını ve birligini tasdik edenler, ona kulluk ve iba-

dette bulunanlar elbet bâki âlemde hakettikleri mükâfatı hazır bulacaklardır. Hüdâyı müte'ali tasdik etmeyen, ondan korkmayan, ona karşı isyanda bulunan, onu inkâra yeltenenlerin ise, suretâ insan gibi görünmelerine rağmen hakikatte hayvandan farklı olmadıklarını söylemeğe bilmem lüzum var mıdır? Evet, gerçekten bu kabil insanlar yaşayışları bakımından aynen hayvan gibidirler. Hattâ, bir bakıma dalâlet ve sefahatleri yönünden hayvanlardan da aşağı durumda bulunduklarını Kitabullah haber vermektedir:

Ulâike kel-en'ami bel-hüm edal...

El-Araf: 179 *Hami é Meal-i münifi: Onlar, dört ayaklı hayvanlar gibidirler ve belki onlardan da şaşkın..

1:.

Böylelerinin felâkete düçar olacakları âşikârdır. Bu kabil münkirler, kafirler ve iymansızlar dalalet bakımından canavar dedigimiz hayvanlardan da daha aşagı bir derekededirler. Allah celle celâlühu, bunları kıyamet günü huzuruna dahi kabul buyurmayacak, onlara sual sormayacak ve hesap istemeyecektir:

Fe-yerme'izin lâ yüs'elü an zenbihi insün ve lâ can fe-bi'eyyi alâi Rabbikümâ tükezzibân yû'ref-ül-mücrimûne bi-simâhüm fe-yü'hazü bin-nevasiy vel-akdâm Er-Rahman: 39-40-41

!.: " Meal-i münifi: O gün ne ins ve ne de cinne günahlarından sorulmaz. O halde, Rabbinizin hangi ni'metlerini inkâr edebilirsiniz? Günahkârlar, simalarından bilinir de, perçemlerinden ve ayaklarından yakalanarak cehenneme sürülürler ve baş aşagı ateşe atılırlar.

Sözün burasında yine bir vicdan muhasebesi yapalım:

Insan, kendi cinsinden olan bir Ademoğlundan alacağını istese ve borçlu olan da hemen borcunu ödese, vazifesini