Ara
Menü

Sayfalar 298–303

1.772 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 298–303

- 298 -- İhtiyar, hangi kasaba ve köyden olduğunu söyledi ve aradarında şöyle bir konuşma oldu:

— Ne iş yaparsın?

— Susamdan yag çıkarırım.

— Bir okka susamdan ne kadar yağ çıkar?

- İki yüz dirhem yağ çıkar efendim.

— İki yüz dirhemden ne kadar yağ çıkar?

_ Seksen dirhem efendim.

- Seksen dirhem susamdan ne kadar yağ çıkar?

— Yirmi beş dirhem yağ çıkar efendim..

— Bir tek susamdan ne kadar yağ çıkar?

— Bir susamın üzerine sert bir çubukla bastırılacak olursa, o çubuğun ucunu yağlayacak kadar yağ çıkar efendim.

— Aferin, memnun oldum. Gerçekten san'atının ehli imişsin. Pekâlâ okumak yazmak da bilir misin?

- Hayır, bilmem efendim.

— İyi ama, Kur'an-ı kerimin ilk defa nâzil olan âyet-i kerimesi ikra (Oku!) demektir. Neden, Allah'ın kitabına ve bu kitap ile bildirdiği emirlerine uyarak okuyup yazmayı öğrenmedin?

-!!!!

— İymanın rükünleri ve islâmın şartı kaçtır?

-!!!!

— Namazın farzları kaçtır?

-!!!!

Abdestin farzlarını da bilmez misin?

!!!!

— Kul ve hayvan hakkı ne demektir?

-!!!!

Son beş sorusunun cevapsız kalması üzerine Haccâc anasına döndü:

— Ey benim sevgili anacığım! dedi. Az önce beni zâlim ve gaddar olmakla suçladın. Şu adamı görüyorsun, saçı sakalı ağarmış, bir ayağı da çukurda…. Öyle iken, bir susam tanesinden ne kadar yağ çıkacağını biliyor da, iymanın rükünlerinden, islâmın şartlarından, abdest ve namazın farzlarından, kul ve hayvan hakkından haberi bile yok.. Dünyayı ve dünya ile ilgili herşeyi bilen ve sorularımı çatır çatır cevaplandıran bu dünya-perest, âhirete ve âhiretle ilgili konulara bütün ömründe hiç zaman ayıramamış, bilmesi ve öğrenmesi farz olan hususlara bile cevap veremedi. Okuyup yazmasından vazgeçtik, bu adam bu yaşa kadar iymanın ve islâmın şart-

larını, abdest ve namazın farzlarını ögrenemez miydi? Dünyayı hakkıyle ve lâyıkıyle bilen ama, âhiret hakkında hiçbir bilgisi ve hazırlığı olmayan kişi elbette şerirdir. Bu ve bunun gibi olanların şerlerinden kimse yakalarını kurtaramaz. Çünkü, dünyayı bilen aldanmaz. Ahireti bilip iyman eden ise aldatmaz. Bu adam, dünyayı iyi biliyor ve onu dünya işlerinde gerçekten kimse aldatamaz. Ama, kendisi âhireti ve âhiretle ilgili mes'eleleri bilmediği için herkesi rahat rahat aldatabilir.

Annesi, kalbinden ogluna hak vermişti. Fakat, bunu belli etmeyerek kadınlık ve analık şefkatiyle ogluna yalvardı:

— Oğul, sen bilirsin, dedi. Bu adamı bana bağışla, onu sakın cellâda verme!

Susamdan yag çıkaran ihtiyar, bu kayırmadan yüz buldu:

— Benim ne suçum var? dedi. Asıl suçlu, beni okutmayan anamla babamdır. Bana verecegin cezayı onlara ver. Kabirlerini açtır ve kemiklerini yak. Evet, beni okutmadılar. Bunun acısını bildigim ve okur yazar olmamanın cezasını ömür boyu çektigim için ben oğlumu okuttum.

Şimdi, buracıkta hikâyemize ara verip insaf ile düşünelim:

Bu hikâye, on iki asır önce olmuştur. O tarihten bu yana, bu ve benzeri hikâyeler dilden dile söylenerek günümüze gelmiştir. Hal böyle iken, günümüzde durum farklı mıdır?

Maalesef hayır!.. O günün insanı belki hiç tahsil görmüyor ve yalnız dünya işleriyle uğraşıyordu. Bugünün insanı ise, tahsil görüyor ama, yine dünyası için.. Doktor olmak, mühendis olmak, avukat olmak, iyi yaşamak, çok kazanmak, lüks hayat geçirmek, bütün maksat ve gaye bu!.. Evet, bir ülkeye ve bır topluma doktor da, muhendıs, avukat, teknısyen, ıktısatçı, ziraateı, eczacı, kimyager de lâzımdır. Islâmda ilim tahsili farzdır. Fakat, bir de mâ'nevi ilimler vardır ki, bunları tahsil etmek farz-1-ayndır. Bunu tahsil ettikten sonra, diger bir müsbet ilme yönelmek ve onu da tahsil etmek vazifemiz ve borcumuzdur. Ne var ki, bu ilimleri tahsil farz-ı kifâyedir.

Bir kisım gençler tababet tahsil ederse, digerlerinden bu farz sakıt olur. Çünkü, bir milletin bütün fertlerinin doktor olmasına hem lüzum, hem de imkân yoktur. Şu kadar ki, bir toplum kendi ihtiyacına yetecek kadar doktor yetiştiremezse, Allahu teâlâ indinde mes'ul olur. Bilmem anlatabiliyor muyum? Yani, demek isterim ki, bir genç herşeyden önce ögren-

mesi farz-ı ayn olan ilm-i halini talim ve tedris edecek ve sonra içinde yaşadığı topluma faydalı olabilecek bir diğer ilim dalı seçerek onu da tamamlayacaktır. Yoksa, birini diğerine tercih ve feda etmek islâm mantığı ile bağdaşamaz. Meselâ, kırk milyon Türkün topyekûn din adamı olmasına lüzum ve ihtiyaç yoktur. Fakat, her Müslüman Türk çocugunun abdest alacak, namaz kılacak, oruç tutacak ve diger ibadet ve tâ'atte bulunacak kadar dın bilgisi, din dersı alması kaçınılmaz bir zarurettir.

Oysa, insanoğlu oldum olası fâni dünya hayatına verdiği ehemmiyeti ebedi hayatı olacak âhiretine ne yazık ki vermemektedir. Bunu ihmal ettigi için de hilkatinin sebebini anlayamamakta, nerden gelip nereye gittigini kestirememektedir.

Geçici dünya hayatı için sıhhat, servet, mevki, söhret, mal ve evlât bakımlarından endişeler içinde kıvranırken, bâki ve ebedî hayatımız için hiçbir tasamız bulunmamaktadır. Evet, mademki bu dünyaya geldik, elbette bir takım ihtiyaçlarımız olacaktır ve bunları karşılayabilmek için çalışıp çabalamak, helâl ve meşrû yollardan bu ihtiyaçlarımızı giderecek kazanç" ları sağlamak da görevimizdir. Peki, ama fâni ihtiyaçları karşılamak görevimiz oluyor da, bâki hayattaki mâ'nevi ihtiyaçlarımız ne olacak? Onları ne ile sağlayacağız ve kazanacağız?

En kabadayı 70 - 80 yıllık bir fâni ömür için hayatının dörtte birisinden fazlasını ilim ve meslek sahibi olmaya harcayan insanoğlu, kimbilir kaç asır sürecek ebedî hayatı için hiçbir fedakârlıkta bulunmayacak mı? Böylesine bir ihmal ve gaflet, akılla bağdaşabilir mi? Akıllı olan insan, fâni dünya hayatı için bâki ve ebedî olan âhiret hayatını terketmeyendir.

Fâni hayatımız ıçın duydugumuz kaygu ve tasayı, baki hayatımız ıçın de duymadıkça, açık soyleyelim, kurtuluş imkânı yoktur ve mutlâka hüsrana uğrarız.

Vârislerine, hattâ bir bakıma sevmediklerine bırakıp gideceği bir servet için uykuları kaçan, günleri ve geceleri zehir olan zavalliların ahirete, elleri boş ve sermayesiz gideceklerini düşünememeleri, cidden ve hakikaten acınacak ve ağlanacak bir haldir. Gafil olmayalım, kaç asır sürecegi belli olmayan bir kabir hayatı var, tekrar dirilmek ve hesaba cekilmek var, mizan var, sorgu sual var ve işin en acıklısı eli böğründe şaşkın ve mahcup orta yerde kalmak var.. Kasanı ve keseni, masanı ve makamını, diploma ve ihtisasını mezara götüremezsin.. Aklını başına al, âkibetini iyi düşün, burada nice izzet sahibi görünenler, orada zelil ve perişan olacaklardır.

Burada, begenmedigimiz, hor ve hakir gördügümüz niceleri de orada karşımıza gerçek mevki ve makam sahibi olarak çıkacaklardır.

Her ne hal ise, yine sözün ucunu kaçırdık, özür diler ve hikâyemize devam ederiz:

Haccâc-1 Zâlim'in bulunduğu odanın iki kapısı vardı. Birisinin üstünde RAHMET KAPISI ve diğerinde AZAP KAPI- SI yazılı idi. Rahmet kapısından çıkan kurtulur, azap kapısından çıkan ise, hemen kapının arkasında bekleyen cellâda baş verirdi. Gerçi, kendisini ana ve babasının okutmadıklarını söylemesi ve hemen ardından da kendisinin çocuğunu okuttuğunu ilâve etmesi, annesinin de iltimasiyle Haccâc'ın kalbini oldukça yumuşatmıştı. Buna rağmen, ihtiyarı son bir defa daha imtihan etmek istedi ve ona:

— Yıkıl karşımdan, çık, seni gözlerim görmesin! diye gürledi.

Adamcağız, korku ve sevinç arasında boynunu bükerek sordu:

— Hangi kapıdan çıkayım efendim?

Işte o zaman Haccâc, (El-müsteşârü eminün — Danışan emin olur) Hadis-i şerifini hatırladı ve ihtiyara rahmet kapısını gosterdi.

Ihtiyar, sünnet-i seniyye-i nebeviyyeye uydugundan canını cellâttan kurtarmıştı.

Gerçekten de boyledir azız kardeşlerim:

Sünnet-i seniyye-i Ahmediyye'ye uyanlar, dünya ve âhiret azaplarından kurtulurlar. Iki cihanda da saadet ve selâmet bulurlar. Bu kıssamızı sakın unutmayınız ve daima hatırlayınız. İyi biliniz ki, Fahr-i âlem şallallahu aleyhi ve sellem efendimizi kendimize örnek ve önder ittihaz edersek, bizim için korku ve üzüntü yoktur. Çünkü, Allahu teâlâ'ya varan kapıyı o açmıştır. O kapıdan girenler Hak rizasına ve Hak cemaline nail olurlar.

Bu kıssanın sonunu, ileriki derslerimizde anlatacağız.

Şimdi, artık Allahu tâlâ'nın sevdiği huyları ve sıfatları saymaga devam edebiliriz:

Ihsan ve sehavet (Iyilik ve comertlik), nasihat, Ittet sahibi olmak, vefakar ve Hakka riayetkar olmak, azim sahibi olmak, hayırlı işlere koşmak ve bu gibi hayır işlerinde kimseden geri kalmamağa gayret etmek, te'enni ve te'emmül (Bir işte aceleyi terkederek temkinli ve tedbirli davranmağa te'enni, bir işi lâyık olduğu dikkatle düşünmeğe de te'emmül denir),

iyi ve salih kişilerle oturup kalkmak, sebat sahibi olmak, şahsının ızzet ve şeretını degil, Islamın ızzet ve şerefını korumak, yerinde konuşmasını ve yerinde susmasını bilmek, olümünü ve âhiretini unutmamak, Rabbimizin en çok sevdigi ve övdügü huylar ve sıfatlardır.

Men aref sırrina er, koy gafleti;

Gör ne remzeyler bu insan sureti, Haşr-ü neşrile tamuyu cenneti, Gayre bakma, sende iste sende bul..

Allahu tâlâ'nın sevmediği sıfatlar ve işler de şunlardır:

Allahu azim-üş-şânı inkâr etmek ve ona şirk koşmak, yalancılık, şahitliği gizlemek ve saklamak, riyâ, u'cub, kibir, kin, edepsizlik, Haktan ve halktan utanmamak, Allahu teâlâ'ya âsi olmak ve Allahu teâlâ'dan razı olmamak, şekavet, verilen ni'metlere nankörlük etmek, himmetsizlik ve gayretsizlik, ahlâksızlık, ibadetsizlik, Allahu teâlâ'dan istememek, Allahu teâlâ'ya güvenmemek, emanete riayet etmemek, kendi aklına güvenmek ve herşeyi kendi aklıyla ölçmege yeltenmek, sabırsız olmak, korkaklık, cehalet, kendisine tevdi edilen sırrı açıklamak, öfkeli olmak, merhametsiz, azimsiz, gayretsiz, kinci, kıskanç, fırsat düşkünü, fesatçı, tenbel, uyuşuk olmak, ahde riayet etmemek, affetmemek, meşveret etmemek, ihsan ve sehavet sahibi olmamak, nasihat dinlememek, iffetsizlik, vefasızlık, azimsizlik, hayırlı işlere koşmamak ve hayır yapmaktan hoşlanmamak, te'enni ve te'emmül sahibi olmamak, iyi ve salih kişilerin meclislerinde bulunmamak ve bu meclislerden hoşlanmamak, kötü kişilerle düşüp kalkmak ve onları sevmek, sebatsızlık, şahsi izzet ve şerefini islâmın izzet ve şerefinden üstün tutmak, nerede evet ve nerede hayır denilmek gerekeceğini düşünmemek, kendisini herkesten üstün ve yaptığı işleri güzel bulmak ve bununla öğünmek, isyanlarını, suç ve kabahatlerini görmemek, fırsat düştükçe başkalarını çekiştirmek ve kötülemek, dedi-kodu yapmak, tamahkâr olmak, cimri olmak, yememek ve yedirmemek, başkalarının yaptıkları veya yapmayı tasarladıkları hayırlı işlere de engel olmak, halka zararlı olmak, kişisel çıkar ve yararları için başkalarını zarara sokmaktan çekinmemek, hısım akraba ve eş dost ziyaretlerinde bulunmamak, bir mevki veya makama geçince veya üç beş kuruş sahibi olunca bütün yakınlarını hor, hakir gör-

mek ve onlarla ilgi ve ilişkisini kesmek de Rabbimizin sevmedigi çirkin ve kötü sıfatlardır.

Allahu tâlâ'nın sevdigi veya sevmediği bütün sıfatları, böyle bir risale içinde saymağa ve açıklamağa imkân olamayacağı tabiidir. Biz, bu kadariyle iktifa ederken, herkesi ilgilendireceğini umduğumuz hususları seçtik. Cenab-1 hak, cümlemize inayet ve hidayet buyurarak, sevdiğini sevdirsin, yerdiğini verdirsin ve bizleri sevdiği kulları zümresine erdirsin.

Kılı kırk yarmaya irfandır deme, Ona yahşi, buna yamandır deme, Şuna gerçek, buna yalandır deme, Birinin aslı yok, yalan sendedir..

Bütün bu çirkin ve kötü sıfatların başı yedi sıfat olup, diğerleri bu sıfatların bir nevi şubeleridir. Güzel veya çirkin her sıfat için, binlerce sahifelik koca bir kitap yazmak mümkündür. Ancak, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, buracığa kayıt ve zaptedebildiklerimizle, edemediklerimizin anası açağıda sayacağımız yedi kötü ve çirkin sıfattır:

1. U'cub: Kendini çok sevme, her işini beğenme, bencillik, gurur 2. Kibir: Büyüklenme, büyüklük satma 3. Riyâ: İki yüzlülük 4. Hased: Kıskançlık 5. Gazap: Ofke 6. Hubbu mal: Mal sevgisi 7. Hubbu cah: Makam sevgisi Bu konuda, İRŞAD namındaki eserimizin 2. cildinin 11.

dersinde daha geniş ve etraflı bilgiler sunmağa çalışmıştık.

Burada, konumuzla ilgili olarak özet bir açıklama yaptık, Cenab-1 Hak, tevfik ihsan buyurur ve aklımız tevfik-i Rabbani ile anlaşırsa, bu kötü ve çirkin sıfatları tamamiyle terkeder, yaptığımız ibadetlerimize güveneceğimize Rabbimize güvenir, onun kerem ve fazlına sıgınır, tevazû sahibi birer insan oluruz. Hakkı kabul edersek, ihlâs üzere bulunuruz. Hasedi terkederek Rabbimizin bizlere bahş ve ihsan buyurduklarına razı oluruz. Hilm ve rifk sahibi olursak, mala muhabbet etmez, malın, mülkün, paranın gelip geçici ve eğreti olduğunu ve emaneten bize verildiğini anlarız. Aynı şekilde, işgal ettiğimiz

Sayfalar 298–303 · Envârü’l-Kulûb I — tarikat.org