Ara
Menü

Sayfalar 284–290

1.864 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 284–290

bilmek mümkün degildir. Adam öldürmek, ev yakmak, insanlara insanlıkla bağdaşmayacak eza, cefa ve hakaretlerde bu.

lunmak onlar için bir mes'ele degildir. Işte, serhoşluk bu hastalıkların en beteridir. Her türlü alkollü içkilerden kaçınan, felâha erer. Oyle, vak'alar olmustur ki, milyonlarca lira versen; dininden ve iymanından, evlât ve yâlinden, vatan ve milletinden, ırz, namus ve haysiyetinden fedakârlık edemez de, bir kadeh içki uğruna hepsinden vazgeçiverir. Insanın düşünemeyecegi, aklına bile getiremeyeceği kötülükleri işleyebilir.

Adliye binasına hiç gitmediniz mi? Gazetelerde hiç okumadınız mı? Adam, en ağır suçları işlemiş, zabıta ve adliyede şöyle ifade etmektedir:

— Galiba biraz fazla kaçırmışım, ondan sonrasını hatırlayamıyorum...

Sanki, içmek ve hatırlayamamak, suç işlemek için bir sebep veya mazerettir. Cezaevleri, içki sebebiyle işlenmiş suçlularla doludur. Nice aile yuvaları, içki sebebiyle darmadağın olmuştur, hânümanlar sönmüş, çoluk çocuk ortada perişan kalmıştır.

Görenedir, görene!..

Köre nedir, köre ne?..

Dikkatle temaşa edilmesi gereken bir gerçek vardır. İçki içen, bir kaç saat sonra, ya bir karakol nezarethanesinde veya bir tevkifhanede ayılır ve mahküm olunca tamamiyle kendine gelir. Zühdüne mağrur olan, servet ve saltanatina güvenen, makam ve rütbesiyle öğünen ve böbürlenen ise, kafacağızı teneşir tahtasına vurunca ayılır ve mahkeme-i ilâhide mahkûm olunca kendisine gelir. Fakat, ne var ki, bu ayılma ve kendıne gelmenın, her ıkısıne de hıçbır taydası olmaz, yuklenaıklerı cezaları çekmekle mükelleftırler.

Allah celle celâlühu, cümlemizi hem içkinin verdiği serhoşluktan, hem de rütbe, makam, servet ve saltanat serhoşluğundan hıfz-ü emin kilsın, dünya ve âhirette mahkûm olmak zilletinden korusun. (Amin bi-hürmeti seyyid-il mürseliyn..)

Hikâyemizi anlatmaga devam edelim:

Evet, o gece serhoşun gerçekten azgınlığı üzerindeydi.

Bir aralık, evin bütün camlarını, pencerelerini, kırıp dökmeğe başladı Kendisine malik olmadığı için elleriyle vuruyor, her vuruşunda elleri yaralanıp, parçalanıyor, kan revan içinde kalıyordu. Allahu tâlâ'nın bir san'at veya zenaat öğrenmek, gü-

zel yazılar yazmak, din ve devlet düşmanlarına karşı kılıç ve silâh tutmak, hayırlı ve güzel işlerde kullanmak için ihsan buyurduğu o elleri, Allahu tâlâ'nın rizasına uygun işlerde değil, günah ve isyanda kullanıyordu. Ne yazık ki, bunun isyanlarının cezası oldugunu ve âhirete gitmeden, hesaba ve mizana yetmeden azabı tatmağa başladığını bir türlü farkedemiyordu.

Işte, tam bu sırada ev sahibi olan salih mü'min, bir elinde kalın bir sopa ve diğer elinde bir bez parçası bulunduğu halde, serhoşun oturduğu kata inmişti. Ev sahibinin nur gibi parıldayan iyman dolu yüzü ve bütün mahlûkata şefkat ve merhametle bakan gözü ile karşılaşınca, serhoş birden irkildi.

Adamcağız, sükûnet ve mülâyemetle ona yaklaştı, kanayan ellerine acıyarak baktı ve sesi titreyerek:

- Vah yavrum, vah, dedi. Camları, ellerinle kırdıgın için parça parça olmuş, yazık değil mi a çocuğum? Yarın, bu ellerle nasıl çalışacak, çoluk çocuğun için ekmek parası kazanacaksın? Mademki, camları kırmaktan hoşlanıyor ve zevk alıyorsun, hırsını cam ve pencere kırmakla teskin ediyorsun. Hiç olmazsa, al şu sopayı da camları onunla kır ki, ellerine daha fazla zarar gelmesin. Şu bezle de getir yaralarını saralım, inşa'allah yakında iyileşirsin ve bir şeyciklerin kalmaz..

Dediği gibi de yaptı, âdeta donup kalan serhoşun yaralı ellerini sildi, temizledi ve bezle sardı ve sopayı da kendisine uzattı. Ev sahibinin bu şefkat ve merhameti, bu rikkat ve mülâyemeti serhoşun üzerinde birden tesir etmişti. Bu Muhammedi hamiyyet ve nezaket, onu ayıltmış, bir ânda aklını başına getırmıştı. Kendısıne uzatılan sopayı almak şoyle dursun, ev sahibinin ellerine sarılmış ve hıçkıra hıçkıra ağlayarak yalvarıyordu:

— Ayaklarının türabı olayım amcacığım, ne olur beni affet!..

Evet, o dakikadan itibaren o azılı serhoş, gerçekten hoş bir adam olmuş, meyhanelerin yollarını terkederek, Allah yolunu tutmuştu. Artık, zevki ve serhoşluğu şarap kadehlerinde değil, aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlüllah'ta arıyor ve buluyordu.

Buldum harim-i vuslâtı, Içtim şarab-ı vahdeti, Bilmem rica ve minneti.

Allah bes, bâki heves..

HİKAYE Vaktiyle, Vezneciler cami-i şerifinde imam idim. Namaz vakitleri dışında, mezkûr cami-i şerifin karşısındaki kahvelerden birisinin önünde oturur ve çay içerdim. Bazı geceler de, yatsı namazlarından sonra ahbaplarla oturur, dini sohbetler yapardık. Bu kahvenin müdavimlerinden bir serhoş adamcağız vardı. Akşama kadar çalışır, çabalar ve evine gitmeden, çoluk çocugunun nafaka ve ihtiyaçlarına yetmeden alın teri dökerek kazandığı helâl parayı, haram olan içkiye verir ve ekseriya bu iptilâsı yüzünden ailesi efradını aç ve perişan bırakirdı. Gece yarılarına kadar, babalarının eve dönüşünü bekleyen o mâ'sum yavruların aç açına uyumaya çalışmaları bile bu adamcağızın kalbini titretmezdi.

Bir gece, yatsı namazı için geldim ve vakit olduğundan yine o kahvenin önünde oturdum. Ben çayımı yudumlarken, o serhoş da kaldırımın kenarına oturmuş, kafayı çekiyordu. O gün, birisine fena halde kızmış olmalı ki, ağıza alınmayacak galiz küfürler ve meçhul birisine tehditler savuruyordu. Bir aralık, ofkesi o kadar arttı ki, elindeki şarap bardagını fırlattı ve bardak parça parça olarak caddeye dağıldı. Başka bir bardak buldu, geldi ve doldurdu, bir dikişte hepsini içti ve o bardağı da aynı hışımla yolun ortasına fırlatarak kırdı. Kendi kendisine homurdanıyordu:

— Işte, ben adamı böyle param parça ederim!..

Oysa, kırılan bardağın keskin parçaları gelip geçen otomobillerden birisinin lâstiğine saplanarak patlatır veya yalın ayak gezen bir fakirin ayağına batarak yaralayabilirdi. Kendisine hiçbir şey söylemeden kalktım ve sokağın ortasına yayılan hardak kırıklarını toplamaga başladım. Zira, sultan-ül- Enbiyâ aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tehâyâ efendimiz: (Iyman, yetmiş küsur şubedir. A'lâsı, LA ILAHE ILLALLAH demektir ve en küçük şubesi de, yollardan halka eza verecek şeyleri kaldırmak ve gidermektir.) buyurmuşlardır. Ben de, âcizane bu emr-i peygamberiyyi yerine getirmeyi ganimet bilmiştim. Fakat, tam yerime dönüp oturacağım sırada, o serhos bu defa da elindeki koca şarap şişesini yolun ortasına fırlattı ve şişe patlayarak kırıkları caddeye yayıldı. Oturmadan o şişe parçalarını da topladım ve bir kenara bıraktım. Bu defa, serhoş bana sordu:

— Sen, bizim bu cami'in imamı degil misin?

— Evet! dedim. Beni nereden tanıyorsun?

— Bayram namazlarını senin arkanda kıldığımı bilmiyor musun? cevabını verdi, bir süre sustu ve tekrar sordu:

— Neden benim kırdığım cam parçalarını topluyorsun?

— Biliyorsun ki, burası oldukça kalabalık bir caddedir, dedim. Otomobiller geçerken lâstiklerine saplanır ve patlatır veya yalın ayak gezen bir fakirin ayağına batarak onu yaralar. Bir yetim veya yoksul kişinin zarar görmesini sen de istemezsin degil mi? Kaldı ki, benim bu yaptığım, Resûl-ü zişân efendimizin emirleridir. Zira, yollardan halka eza ve cefa verecek şeyleri kaldırın, buyurmuşlardır. Onun için, bu mühim emri yerine getirdim ve bir mü'min olarak iymanımın geregini yerine getirdim.

Serhoş adamcagız, bir süre daha daldı. Düşündü, düşündü ve sordu:

— Senin sevap kazanman için, benim günaha mı girmem lâzım? dedi.

— Orasını sen düşün, cevabını verdim. Ben, sana bu hususta bir şey söylemek istemem.

Dikkat ettim, gözleri yaşardı ve serhoş ağlıyordu. İçini çekerek dert yandı:

— Ben de seninle cami'e gelmek isterdim ama, bu halimle nasıl geleyim?

— Ne varmış senin halinde? diyecek oldum:

— Daha ne olsun? dedi. Serhoşum, agzım leş gibi içki kokuyor. Üstüm başım da temiz değil, bu halimle cami'e girmek için cemaatten utanırım.

— Sana bir şey söyleyeceğim ama, sakın bana kızma, dedim. Sen, bu halinle Allah ve peygamberinden utanmıyorsun da, kullardan mı utanıyorsun?' Uzun zaman cevap veremedi, derin derin düşüncelere daldı. Söylediklerimden bir şey anladı mı bilemiyorum, fakat bir zaman sonra tekrar bana döndü:

— Efendi, bu halimle ben Allah'ın huzuruna nasıl çıkarum? dedi.

— Sen, şimdiki şu halinle Allahu tâlâ'nın huzurundan ayrı mısın? dedim. Allahu azim-üş-şân, şu ânda senin nerede ve ne halde olduğunu bilmiyor mu, görmüyor mu sanıyorsun?

Yoksa, yalnız namazlarda Allahu tâlâ'nın huzurunda bulunulduğunu mu zannediyorsun?

— Evet, dedi. Haklısın! Rabbimiz, bizi her zaman ve her yerde görüyor, ne yaptıgımızı ve ne ettigimizi biliyor, ne konuştugumuzu da işitiyor; dedi ve aglaya ağlaya evinin yolunu tuttu.

Ertesi sabah cami-i şerife geldigim zaman, bir gece önce sohbet ettigimiz serhoşu, namaz vaktini beklerken buldum.

Birlikte sabah namazını kıldık. Namazdan sonra cemaat dağılınca, elimi tutarak:

- Efendi, bana tövbe ettir, dedi.

Tövbe ettirdim ve ona dedim ki:

— Şimdi sen benden â'lâ ve râ'nâ bir Müslüman oldun.

Zira, günahlarına tövbe eden, o günahı hiç işlememiş gibi olur, buyurulmuştur. (Etta'ibü limen zenbi kemen la zenbe leh) Cenab-1 hak, seni ve beni tövbelerinde sadık ve muhlis kulların- Evet, o serhoş da pek hoş bir mü'min olmuştu, yıllarca beraber bulunduk. Ev bark sahibi, ırz ve iffet ehli bir dindar olarak yaşadı ve o tövbesiyle Hakkın huzuruna vardı. (Rahmetullahi aleyhim ecma'iyn.)

Yukarıda, bazı kimselerin işledikleri günah bazılarının sevap kazanmalarına sebep olur demiştik. Aklıma, Hz. Bayezid-i Bestami Kuddise sirruh efendimizin kıssaları geldi, anlatmadan geçemeyecegim:

HİKAYE Hz. Bayezid-i Bestami kuddise sirruh-us-sâmi, Imam-1 Cafer radıyallahu anh hazretlerinin sakası idi. Tasavvuf neş'esini hazret-i imamdan almış ve o aşk ocağında neşv-ü nümâ bulmuştu. Asıl isimleri TAYFUR'du, ama Imam-ı Cafer hazretleri kendisine (SAKAM) diye hitap buyururlardı. Mürşidinin hane-i saadetine su taşırlardı.

Bayezid-i Bestami hazretleri birgün yolda giderken, mahallenin çocukları peşine takılmışlar ve hep bir agızdan:

— Yahudi gidiyor, yahudiye yuf, yahudiye yuf!.. diye bağırmağa başlamışlardı.

Hazret, geri dönmüş ve çocuklara hitaben:

— Ben, yahudi değilim. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resülühu, diyerek o kelime-i münciyye-i mübarekeyi tekrarlamışsa da çocuklar yine sesleniyorlardı:

— Yahudiye bak, yahudiye bak!.

Bayezid-i Bestami, her ne kadar şehadet getiriyor ve yahudi olmadığını söylüyorsa da, çocuklar ona aynı şekilde hitabediyorlardı.

Bu hali görenlerden bazıları, çocuklara:

— O zât-1 akdes yahudi değil, veliyullah'tan birisidir, diyerek engel olunca, hazret onlara şöyle buyurdu:

— Bırakın çocukları söylesinler, dedi. Onlar bana yahudi dedikçe benim iymanımı izhar etmeme ve şehadet getirmeme sebep oluyorlar.

Sonra, yine çocuklara dönerek:

— Haydi çocuklar bana yine yahudi deyin ki, kelime-i şehadeti tekrar edeyim, buyurdu. O gün, hazrete yahudi diye takılan ve seslenen çocuklar, sonradan birer veli ve birer mürşit olmuşlardır.

Mü'minlerin, daima iyi ve güzel ahlâklı, güler yüzlü, tatlı sözlü olması, Muhammedî olduğunun alâmet ve nişânesidir.

Yukarıda sunduğumuz Hadis-i şerif, mal ve parayla fetholunamayan gönüllerin güzel ahlâk ve güler yüzle fetholunabileceğini gayet veciz bir ifade ile beyan buyurmaktadır. Bir diğer Hadis-i şerifte de:

(Güneşin karları erittiği gibi, güzel ahlâk da günahları eritir.) buyurulmuştur.

Kötü huy ve çirkin ahlâk ise, bir damla sirkenin balı bozması gibi en güzel amelleri, ibadetleri bozar.

Resûl-ü zişân efendimiz, bir başka Hadis-i şeriflerinde de şöyle buyurmuşlardır:

leyse şey'ün eskale filmizani min husnil hulki.

(Yarın, kıyamet gününde herkesin amelleri ilâhi terazi ile tartılıp ölçüldüğünde, güzel ahlâktan ağır gelecek bir amel yoktur.)

Evet, güzel huy ancak ahlâk-ı Kur'aniyyedir. Ahlâk-1 Kur'aniyye ise efendimizin ahlâk-1 cemilesidir. Her bakımdan ona tâbi olmak, iki cihanda saadet ve selâmettir.

Envar-Ül-Kuldb, Cilt 1 - F: 19

Bakınız, bir Hadis-i şerifte de ne buyuruluyor:

Evvelü mâ yuda'ü fil-mizan-il-Hulük-il-hasenü Kıyamette, mizana ilk önce konulacak amel, güzel ahlâktır 'Bütün bunları okuyup öğrendikten sonra, kötü huyları bulunup da, bunları iyi huylara degiştırmege çalışmayanların akıllarından şüphe etmek acaba haksızlık olur mu? Insanoglu bu âleme, boy ve soy ile öğünmeğe değil, güzel huy ile insan gibi yaşamak için gönderilmiştir. Herşey zamanla eskir, yıpranır ve elden çıkar. Güzel ahlak ise, eskidikçe kıymetlenir ve üstelik ne eskir ne de yıpranır, sahibi ile kıyamete kadar beraber kalır. Belirli bir tahsil, kısıtlı bir eğitimle insan rütbe ve makam sahibi olabilir. Fakat, en büyük rütbe güzel ahlâktır, en yüce makam da güzel ahlâklı insan olmaktır. Tahsille ve diploma ile elde edilen rütbe ve makamlar bir gün olur elinden alınır. Güzel ahlâk ise, hem sahibini hem de onu örnek alanları yücelttiği gibi, bâki ve daim kalır. Biz, dünyaya imam olmağa değil, adam olmağa geldik. Ahlâkını düzeltmek, kötü huylarından kurtulmak isteyenler, mutlâk ve muhakkak iki cihan serverinin ahlâkıyla ahlâklanmağa çalışmalıdırlar. Güzel ahlâk ve iyi huy, ülkeleri mâ'mur eder, ömürleri uzatır, rızıkları artırır, refah ve huzuru çogaltır.

Cennet ehli olmak isteyen, Hakka vuslat dileyen, insan-1 kâmil olmayı özleyen, ahlâkını güzelleştirmelidir. Zira, güzel ahlâklı olanlar cennet ehli olurlar.

Edep yolun gözleyen, Irkânı bilmek gerek Hakkı bilmek isteyen Insanı bilmek gerek..

Şeklin insan eyledi, Chl-i iyman eyledi Bunca ihsan eyledi İhsanı bilmek gerek..

Sayfalar 284–290 · Envârü’l-Kulûb I — tarikat.org