Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 278–283
Rabbinde olurlar. Allah azze ve celle, işte böylelerine (KU- LUM..) der ve onlar bu kulluk makamında sultan olurlar ki, ruhları â'lâyı illiyini, başka bir tâbirle vatan-ı akdesini arzuladığından bu kutlu ve mutlu kişilerin ruh-u insanileri vücutta, can kuşu ten kafesinde hapsolunmuş gibidir. Tıpkı, kafese kapatılan bir kuşun çırpınarak geldiği yere kanat açabilmek için kendisini kafesin tellerine vurması gibi, onlar da vatan-1 aslileri olan Makam-ı Mahmud'a tâlip ve âlem-i ulviye visale râgıp olurlar. Bu sebeple, fâni vücutta kaldıkları müddetçe, hilkatleri icabı daima Hakkın rizası olan fiil ve hareketlere meylederler. Bu maksatla, her zaman ve her yerde mahlükata hizmet, iyilik ve yardım için çalışırlar. Allah'ın kullarına iyiliği ve ihsanı anlatır ve tattırırlar, daima hakkı ve sabrı tavsiye ederler. Zira, kendileri de hak ve sabırla ahlâklanmışlardır. Her hal-ü kârda, Hakkın riza ve cemalini gözler, ilâhî tecellileri özler ve füyuzât-ı Rabbaniyyeyi temaşa ederler. Bilirler, bilmekle de kalmaz bulurlar, bulmakla da yetinmez olurlar ve elbette fi-mak'adı sıdka varırlar.
Er odur kim, daim Hakka yalvara;
Vasıl-l Hak olur kul vara vara, Her ne ki ararsan Ademde ara, Allem-el-esmâ'dır vücud-u insan..
Buna mukabil, sebeb-i hilkatlerini bilmeyen, nereden gelip nereye gittiklerini, ne için halkolunduklarını anlamakta nasipleri olmayanlar da, dünya ve âhirette merdut olurlar. Dünya hayatında felâketten, sefaletten, rezaletten kurtulamazlar, ahirette de elim bir azaba duçar olurlar. Bu gıbiler dunya hayatında mağrur, zâlim, kinci, hasud, şerir, riyakâr, nifak ve şikak ile malûl bulunduklarından, bu çirkin huyları, kötü sıfatları hasebiyle hem bu fâni âlemde rezil, bâki âlemde de sefil olurlar.
Şu halde, aklım var diyen kişinin ahlâk-ı hamide sahibi olmağa çalışması ve bunun geregini yapmağa alışması lâzımdır. Ahlak-ı hamide, Resül-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem etendimızın getirdıgı dinın temell, ozu ve ozetidır. Ehlullah: (Kur'an-1 azim, âyet âyet edeptir.) buyurmuşlardır. Kendilerini ahlâk-ı hamide ile süsleyen kutlu ve mutlu kişiler hakiki bir müslim ve hâlis bir mü'min olurlar. Onlar, ayırdetmeksizin bütün yaratılanlara kerem ile muamele ederler. Iyilik ve doğruluktan aslâ ayrılmazlar. Kendilerine yapılan kötü-
lük ve haksızlıkları bile bağışlar ve affederler. Hattâ, bu kötülüklere iyilikle mukabele ederler. Çünkü, kendilerine Hak Resûlü olarak seçtikleri, iktida ve ittiba ettikleri, mübarek izinden yürüdükleri, âlemlere rahmet olarak gönderilen Nebiler serveri, veliler önderi, âşıkların ve sadıkların rehberi, âhir zaman peygamberi de böyle davranmışlardır. Netekim, Rabbimiz Kitab-ı keriminde bizlere böyle emr-ü ferman buyurmaktadır:
Ve mâ atd'küm-ür-Resulü fe-huzuhü vo mâ nehâküm anhü fentehu...
El-Haşr:7 Meal-i münifi: Resûl-ü zişân, size her ne verdiyse onu alın ve nehyettiginden de sakının..
Evet, Habib-i edib-i Kibriyâ efendimizin bize verdiklerini, bize öğrettiklerini, bize yapılmasını emrettiklerini seve seve alacağız, almakla da kalmayarak onlarla âmil olacağız ve bunları başımıza tâc, dertli gönüllerimize ilâç bilecegiz ve onun nehyedip yasakladığı her şeyden kaçınacak ve sakınacağız ki, iki cihanda da rahata, saadet ve selâmete erişebilelim.
Kemal-i devlet istersen oku âyât-ı Kur'anı, Ki, her harfin içinde var Niyazi bin dürrü Yektâ..
Unutmayalım ve gaflet etmeyelim ki, Fahr-i kâ'inat aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyat efendimizin sünnet-i seniyyelerine tâbi olmak, Allahu tâlâ'nın kapısından içeri girmektir.
Resûl-ü zişâna ittibâ, Allahu azim-üş-şâna ittibâdır. Resûl-ü müctebâya mâ'rifet, Allahu teâlâ'ya mâ'rifettir. Resûl-ü emcedi sevmek, Allahu teâlâ ve tekaddes hazretlerini sevmektir. Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve selleme, âline, evlâdına, ashabina, velilerine ve ümmetine ihanet, Allahu teâlâ'ya ihanettir. Peygamber-i âli-şâna mârifet, Allahu azim-üş-şânı tanımak için bir kapıdır demiştik. Peygamber-i zişâna âşinalık ise, Allahu teâlâ'yı bilmek, bulmak ve Hakta olmaktır.
Şu halde, ilk ve en önemli iş, bu mâ'rifete vasıl olmak ve hakikat-i muazzamayı Muhammediyyeyi hakkıyle ve lâyıkiyle bilmektir. Bunun içinde iki yol vardır. Her iki yol da,
Allahu tâlâ'nın sevdigi kullarından hidayet nasip ettikleri içindir. Zira, o büyük ve muazzam hakikati anlayabilmek kabiliyet ve istidadı, her kulun idrakine bahşolunmamıştır. Ancak, Rabbimizin hidayet buyurduğu has kulları müstesnâdır.
Bu iki yoldan birincisi kitabîdir ki, aleyh-is-salâtü ves-selâm efendimizin siyerini, hayatını ve tarihini okumak, üstün vasıf ve hasletlerini meziyyet ve hususiyyetlerini, insan ve insanlık için başlı başına bir rehber ve düstur olan ahlâkî faziletlerini incelemek, mübarek ağızlarından vürud eden Hadis-i seriflerini ezberlemek ve bunları şahsî hayatımıza tatbik eylemek, şer'i hükümlerdekı incelikleri en ufak teferruatina kadar ogrenmek ve bellemekle mümkün olur. Bu tetkik ve incelemelerı yapanlar, onun her soyledıgını ve bızzat yaptıgını kendilerine rehber edinirler, bütün sünnetlerine ittibâ ve iktida ederler, eskilerin deyimi ile mübarek ayaklarını nereye basmışlarsa aynı izde yürümeğe çalışırlar. Bu sayede, kalplerinde hakikat-i Muhammediyye ve esrar-1 Ahmediyye gittikçe inkişaf eder. Bu yüce makama erenler, kalplerinde bu inkişafı müşahede edenler, aynı zamanda ilm-i ledünnün zevkine ve hazzına da erişirler ki, Allahu tâlâ'nın lûtüf ve keremiyle her kula bahş ve ihsan buyurulur. Bir Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
men amile bima ya'lemü verrese hüllahü ilme malem ya'lem Bildiği ile amel edene, Allahu teâlâ bilmediği ilimlerin mirasını ihsan buyurur.
Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize bakan, onu görememiştir. Ancak, Hakkın gösterdikleri onu kabiliyet ve istidatları kadar görebilmişlerdir.
Netekim, onu bildiklerini iddia edenler de hakkıyle ve lâyıkıyle bilememişlerdir. Ancak, Allahu azim-üş-şânın bildirdigi kullar onu biraz bilmişlerdir ki, bu kutlu ve mutlu kişiler pek azdır.
Zira, sırrı Muhammediyye'ye kullardan hiç kimse muttali olamamıştır. O sır, ancak âlemlerin Rabbi olan Allahu sübhanehu ve tâlâ'nın ilmiyle bilinir.
Bu itibarla, Resûl-ü zişânı gördüklerini ve anladıklarını
söyleyenler, ancak kendilerine bahş ve ihsan buyurulan ezeli kabiliyet ve istidat ile ve ancak kendi çerçeveleri dahilinde, kendi görüş ve bilişlerini söylemişlerdir. Yoksa, onların Habibullah'ı görüş ve bilişleri hakikat-i Ahmediyye'nin aslını görüş ve biliş değildir. (Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecma'iyn..)
Buraya kadar anlatmağa çalıştıklarımızı özetleyelim:
Insanları, meleklerin derecesinden daha yüksek ve daha yüce makamlara yükselten ve yücelten güzel ahlâk olduğu gibi, insanları hayvan derekesine ve hattâ bir bakıma hayvandan da aşağı bir duruma düşüren de çirkin ve kötü ahlâktır.
Insanları melekler kadar, hattâ meleklerden üstün derecelere yükselten ve yücelten güzel ahlâk ise, ahlâk-ı Kur'aniyyedir ki, bu güzel ahlâkın tek ve benzersiz ornegi olan ve (VE NNDKO LE-ALA HULUKIN AZIYM) hitab-ı izzetivle bevar buyurulan Habib-i Hüdâ ve Şefi-i rûz-i ceza efendimizin ahlâkıdır. İşte bu ahlâk ile ahlâklanmak veya hiç değilse ona ahlâk bakımından benzemege özenmek ve çalışmak, ahlâk-ı Kur'aniyye ile ahlâklanmak demek olur.
Allah korusun, bunun zıddı olarak insanları hayvanlaştıran ve hattâ hayvanlardan da aşağı hale düşüren ahlâk ise, Allahu tâlâ'nın sevmediği çirkin ve kötü huylardır ki, şeytanın dahi şeytanlığı ile insanoğlunu iğvâ ve iğfal edip bu çirkin ve kötü hareketi yaptırdıktan sonra:
— Ben, böylesine bir suç işlemek hususunda Allah'tan korkarım! dedigi mezmum fiil ve davranışlardır. Bu kötü huylar, her kimde zâhir olursa, onlar dünya ve ukbâda insanlık şeref ve haysiyetinden mahrum kalır, iki cihanda da hüsrana uğrarlar.
deş:
Ey Hakka tâlip olan ve aklı başında bulunan aziz kar- Vurana vurursan, sövene söversen, döveni döversen, çalandan çalarsan, seni mahrum edeni sen de mahrum edersen, sana zulmedene sen de zulümle mukabelede bulunursan; vuranla, sövenle, dövenle, çalanla, mahrum edenle, zulmedenle ne farkın kalır? Bir merkep seni tepse, sen de onu tepmege kalkışır mısın? Seni tepen merkebe, sen de bir tekme vurursan, merkepten farkın olur mu? Onun dört ayaklı ve senin iki ayaklı olman, seni merkeplikten kurtarır mı? Seni ısıran köpegi, sen de ısırmaga kalkacak olursan, köpekten ne farkın kalır?
Kimseyi incitmek istemiyorum; rica ederim beni yanlış anlamayınız. Çalandan çalmağa özenmek, hırsızlık olmaz mı?
Bir suça, aynı suçla mukabele suç ortaklığı sayılmaz mı.
Nâdanı terketmeden, yâranı arzularsın;
Hayvanı sen geçmeden, insanı arzularsın;
Men arefe netsehu fekad arefe Rabbe, Sen nefsini bilmeden sübhanı arzularsın..
Intikama heves etme, öc almağa kalkışma! Kötülüğe, iyilikle mukabele et ki, aziz olasın. Yalnız dostlarını bilmekle kalma, düşmanını da dost edinmeğe çalış ve alış! Arifler: (Bir düşman çok, bin dost azdır.) buyurmuşlardır. İyi ve güzel huy sahibinin şanını arttırır, serefini çogaltır. Güzel ahlak, sahibini â'lâyı illiyine iletir. Öyle ise, ömrünü ve zamanını güzel ahlâk ile devretmeğe gayret et ki, düşmanın çok ve dostun az dahi olsa, yine sen galip ve düşmanların mağlûp sayılır. İyi ve güzel ahlâk, insana refik ve şefik olur. İyi ve güzel ahlâk, insanı dünya hayatında her türlü belâlardan, musibetlerden korur ve kurtarır. Iyi ve güzel ahlâk, mal ve rızkı artırır, ırz ve namusu muhafaza eder. Güzel ahlâk sahibi, hangi meclise zira, berr sop kazam asımı bileler Konugmae ot bilirler, herkese seviyyesine göre hitabetmesini bilirler. Kimseyi kırmaz ve incitmezler. Insanlara akılları mertebelerine göre sohbet zemini hazırlarlar. Kılıç zoruyla fethi mümkün olmayan kalpler, güzel ahlâkla zaptedilebilir. Top ve tüfekle ele geçmeyen bir çok şeyler, iyi ve güzel ahlâkla elde edilir. Onun için güzel ahlâk sahiplerinin rızıkları bol, dünya hayatları müreffeh ve mü'emmen olur. Güzel ahlâk gözyaşlarını siler, nazargâh- ilâhî olan kalpleri feth-ü teshir eyler. Parayla, malla, altunla elde edilemeyen bir çok şeyler güzel ahlâkla, tatlı dille, güler yüzle ele geçer. Güzel ahlâk sahipleri, bir çok kötülükleri iyiliğe çevirebilirler.
Seyyid-i kâ'inat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyat efendimiz, hir Hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
Jen Teseunnase bi envaliküm fel vesurruhüm minküm bastul vechi ve hüsnül ahlâk
Halkı, mallarınızla hoşnut ve razı edemezsiniz. Güzel ahlâkınz ve güler yüzünüz, halkı sizden hoşnut ve razı kılar.
HIKAYE Gece ve gündüz içmegi itiyad edinmiş ayyaşın birisi, salihlerden bir mü'minin evini kira ile tutmuştu. Bu adam, her gece zil zurna serhoş gelir, bağırır, çağırır ve yalnız ev halkını değil, bütün mahalleliyi rahatsız ederdi. Yedisinden yetmişine kadar bütün mahalle halkı kendisinden yaka silker, edepsizliğinden ve terbiyesizliğinden şikâyet ederlerdi. Bizzat kendi ana ve babası, eşi ve çocukları, onun nâ'rasını duyar duymaz tiril tiril titremeğe başlarlar, korkularından ne yapacaklarını şaşırırlardı. Bu serhoştan rahatsız olmayan ve gikâyet etmeyen yalnız ev sahibi mü'min idi. Kendisine, konu komşusu bir kaç defa:
— Yahu, bu serhoşu evinde ne tutuyorsun? Kapı dışarı et keratayı, demişlerse de o daima:
— Sizin hiç insafınız yok mu? Böyle bir adama hanginiz evinizi kiraya verirsiniz? Haydi, diyelim ki kendisine acımıyorsunuz, çoluk çocuğunu da düşünmüyor musunuz? Ben, onu kapı dışarı edince, onlar da sokakta kalmazlar mı? cevabını verir ve o ayyaşın islâh-ı hal etmesi için dilinin döndüğü kadar dua eder ve kendisinden şikâyet eden komşularına da:
— Siz de benim gibi yapın, bu kötü huyundan vazgeçmesi için niyazda bulunun, ola ki birimizin duası müstecap olur, tavsiyesinde bulunurdu.
Günlerden bir gün, serhoş yine körkütük eve gelmiş, ev halkına eza ve cefaya başlamıştı. Çoluk çocuk, korku ile feryat ediyor, sıgınacak yer arıyorlardı.
Buna sakın şaşmayınız! Evet, serhoş deliden daha korkunçtur. Çünkü, onların hastalıklarına bir teşhis konulmuş, ne gibi bir kötülük yapabilecekleri hesaplanarak ona göre tedbir alınmıştır. Oysa, serhoşun ne zaman ne yapacağı hiç belli olmaz. Üstelik, deli dediğimiz birisinden korkar ve çekinir.
Serhoş ise, içtikçe daha da azgınlaşır ve hiç kimseden korkmaz. Insanın en kıymetli uzvu aklıdır. Serhoş adam, bir bakıma parasıyla deliliğe özenen ve deli olan insan demektir. Bu bir nevi şu'ur hastalığıdır. Diger bütün hastaların ve hastalıkların belirtilerine tahammül etmek az çok mümkündür. Şu'ur hastalarının azgınlıklarına ise, gerçekten tahammül ede-