Ara
Menü

Sayfalar 272–277

1.755 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 272–277

Meal-i münifi: Onlar, dört ayaklı hayvanlar gibidirler.

Belki, onlardan daha şaşkan..

Şehvet ve hevâsına tâbi olan insan şeklindeki mahlûklar yemek, içmek, uyumak, cinsi arzu duymak ve fırsat bulunca çiftleşmek suretiyle yaşayış bakımından tıpkı hayvanlar gibidirler. Oysa, kötülük ve canavarlık bakımından hayvanlardan daha aşağı durumdadırlar.

Öyle ise, insanoğlu şehvet ve hevâsına mağlûp olmamalı, vücut ülkesine aklı hâkim kılmalı, insan gibi yaşamalıdır ki, yaratılışının sırrı ve hikmeti de ancak budur. Bunu böylece yapabilen insanların ise, meleklerden üstün olduklarına şüphe yoktur.

Bir de, görünmeyen kuvvetler vardır. Bunlar da, Allahu teâlâ'ya iyman eder ve bir peygambere bi'at ederler ki, biz onlara Cin tâ'ifesi diyoruz.

Allahu teâlâ'ya inanmayan ve bir peygambere bi'at etmeyenlere de ifrit ve şeytan denilir. Evet, görünmeyen mahlûklardan imanlılarına CIN, iymansızlarına ŞEYTAN denir.

Nasıl ki, insanlar kavim kavim, millet millet, renk renk iseler, cinniler ve şeytanlar da rengârenk, Irk, din ve mezhep bakımından ayrı ayrıdırlar.

Cinlerin ve şeytanların da, tıpkı insanlar gibi Allahu teâlâ'ya kulluk ve ibadet etmek için yaratıldıkları Kur'an-ı azim ile sâbittir:

Ve mâ halaktül cinne vel-inse illa li-yâ büdûn...

Ez-Zâriyât: 56 Meal-i münifi: Biz azim-üş-şân, cinleri ve insanları, ancak bize kulluk ve ibadet etmeleri için yarattık..

Demek oluyor ki, melekler ve cinler de insanlar gibi Allahu teâlâ'ya ve peygamberlerine inanmakla mükelleftirler.

Meleklerin peygamberleri Hz. Cebra'il, Mikâ'il, Israfil ve Azra'il aleyhimüsselâmdır. Cinler ise, âdemogullarından gelen peygamberlere iyman ve ittibâ ile mükelleftirler. Cinler de insanlar gibi âmentü'nün rükünleri olan Allahu tâlâ'nın varlığına ve birliğine, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, kadere, hayır ve şerrin Allahu teâlâ tarafından olduguna, öl-

dükten sonra tekrar dirilerek bu dünya âleminde yaptığı iyilik veya kötülüklerin hesabının sorulacagına inanmakla mükelleftirler.

Aralarında bir diger fark da, melekler nurdan ve cinler ise ateşten yaratılmışlardır.

Insan ise, hepimizin bildigimiz gibi topraktan yaratılmış ve ruh üflenerek şereflenmiştir. Onun için, ruh vücudu terkedince ceset soguk, çirkin ve korkunç bir hal alır ve aslı olan toprağa geri verilir. İnsanın ruh verilmeden önceki halini Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretleri Kur'an-ı kerimde bu âyet-i celile ile beyan buyuruyor:

Hel etû alel-insdni hıynün min-ed-dehri lem yekün şey'en mezküra...

El-Insan: 1 Meal-i münifi: Insan üzerine dehirden öyle bir zaman gesti ki, o vakit insan anılır ve insanlıkla taniir bir şey de- Her ne kadar, insana akıl ve fikir verilmişse de, bu kıt ve kısır akliyle Rabbini bulamayacağından, kendisini Hakka götürecek yolları ve yöntemleri gösterebilmek için, her devirde elinde bir kitap ile bir Nebi, bir Resûl taraf-1 Haktan gönderilmiştir. Zaten, ilk insan Adem peygamber aleyhisselâm olup, son peygamber de Muhammed aleyh-is-salâtü vesselâmdır. Ikisinin arasında, taraf-1 Haktan ikiyüz yirmi dört bin peygamber irsal olunmuştur ki, bu nebiler zümresinden yüz on üçü ulül-azim peygamberlerdir. Kur'an-1 azimde, yirmi sekizinin adları ve kıssaları beyan ve ilân buyurulmuştur.

Insana akıl ve fikir bahş ve ihsan buyurulmuş olduğu halde, insan yine de Allahu tâlâ'nın sevmediği ve Resûl-ü zişânın yerdiği bir takım huylara tâlip olur. Bunlar, insan ahlâkının en çirkin sıfatları olan KIBİR, U'CUB, GURUR, KIN, HASED, GAZAP (ÖFKE), ŞEHVET, HEVÂ, MAL SEVMEK, MAKAM SEVMEK, DÜNYA HAYATINA TAPMAK gibi insanların iki cihanda da helâkine sebep olan şeylerdir.

Insanları iki cihanda da mahv ve helâk eden daha önemli bir husus vardır. Bir peygambere tâbi olmayarak, kendi akıl Envâr-Ül-Kuldb. Cilt 1 - F: 18

ve fikirleriyle hareket etmege yeltenenler de korkunç bir uçuruma yuvarlanmış olurlar. Zira, insanlara akıl ve fikir bahş ve ihsan buyurulduğu halde, kendilerine Hak ve hakikati öğretecek, insanları Hak rizasına iletecek peygamberler gönderilmesinin sebebi ve hikmeti vardır. Taraf-ı sübhaniyyeden akıllı kullara mahsus olmak üzere görevlendirilen ve gönderilen peygamberler, mecnunlara da şefkat ve merhamet göstermegi yine o akıllı kullara talim ve telkin buyururlar.

Eğer, akılla Allahu teâlâ'yı bilmek ve bulmak mümkün olsaydı, peygamberlerin akıllara degil, mecnunlara gönderilmesi gerekirdi. Oysa, başta Kur'an-ı azim-ül-bürhan olmak üzere bütün semavî kitapların emir ve nehiyleri akıl sahiplerine hitap etmektedir. Binaenaleyh, mücerret akılla Mevlâ'nın bulunamayacagı ve Mevla'nın rizası tahsil olunamayacagı gerçegi kendiliginden ortaya çıkmaktadır.

İnsanoğlu, kendisine bahş ve ihsan buyurulan akıl ve fikir yardımıyla bir peygambere tâbi olur ve onun vasıtasiyle gönderilen kitabın emirlerine uyar, nehiylerinden kaçınırsa, şehvet ve hevâsına mağlûp olmaz ve bunları gereği gibi kullanır ve dizginlerini elinde bulundurursa, vücudü, ülkesine aklını hâkim kılar ve nefsini kırarsa, Rabbini ve Rabbinin rizasını bulur ve elbette onun mevki ve derecesi meleklerden de üstün ve yüce olur. Şeytanın yardakçısı, ortağı ve işbirlikçisi olmak zilletinden de kurtulur. Aslında, mes'ele bu kadar sade ve basittir.

Allah cümlemizi muhafaza buyursun, bir de bunun aksini düşünelim: Gözünüzün önüne öyle bir insan getiriniz ki, vücut ülkesinde nefsi aklına galip gelmiş ve aklı hükmü altına almıştır. Şehvet ve hevâ, olanca şiddet ve dehşetiyle onu diledigi yere sürükleyebilmektedir. Allahu tâlâ'nın sevmedigi, Resûl-ü zişânın yerdigi ve bütün insanların kınadığı çirkin ve kötü sıfatlar nefsinde toplanmıştır. Böyle olan kişilerin şerlerinden Hakka sığınırız. Çünkü, o kişi şeytanın ortağı ve yardakçısıdır. Hattâ suç ortagı olan şeytan bile, onun işledigi günah ve isyanları işlemekten çoğu zaman hayâ eder, Allah'tan korkar. Bu gibiler, vahşi hayvanlardan, yırtıcı yaratıklardan da beterdirler. Evet, görünüşte bunlar da insan gibi görünürler. Hattâ, giyim-kuşamları, oturuş-kalkışları, gezip dolaşışları, yiyip içişleri şeklen ve zâhiren güzel gibi görünür ve belki bir çoklarının hoşlarına da gider. Ne var ki, böyleleri terzi, kunduracı, berber ve saire gibi zenaat ehlinin gayret ve himetleriyle surette insan gibi görünürlerse de, hakikatte şey-

tandan da aşağı ve aşağılıktırlar. Bunlardan her türlü kötülük umulur. Zira, insanlara mahsus üstün ve değerli bir çok vasıfları ve hasletleri tamamiyle yitirmişlerdir. Öylesine bir gaflet ve dalâlet içindedirler ki, nereden geldiklerini, nereye gittiklerini sorsanız, size devam edegeldikleri iki batakhanenin ismini söyleyiverirler. Benliklerini unutmuşlar, kimliklerini kaybetmişler, insanlıklarını yitirmişler ve bu dünyanın yalnız yiyip içip eğlenmekten ibaret bulunduğuna kendilerini inandırmışlardır. Bunlar, şeytan ordularının öncülerindendir. Hattâ ve hattâ Iblis'i emekliye sevkedip onun yerine geçmeğe özenen bir insan şeytanıdır da diyebiliriz. Cin şeytanlarından E'UZU BESMELE çekerek Allahu teâlâ'ya sığınmak suretiyle kurtulmak mümkündür. Ama, bu insan şeytanlarından aslâ!.. Bu gibi şerir ve insan suretindeki şeytanlardan Rabbim cümlemizi muhafaza buyursun..

HIKAYE Vaktiyle, şeytan aleyh-il-la'ne bir zahidin peşine düşmüş, ama ne yapmış ve etmiş ve ne kadar uğraşmışsa da o zatı baştan çıkaramamış. Allahu teâlâ'ya isyan ettirememişti.

Evet, şeytan düpedüz âciz kalmıştı. Birgün, yine o zâhidi nasıl yoldan çıkarabileceğini düşünür ve tasarlarken, karşısına ihtiyar bir kadın çıktı. Şeytan, kadını görünce sevindi ve ona derdini anlattı. Acuze, kıskıs gülerek:

- Ayol, düşündügün şeye bak! Senin bu istedigini yapar ve o adamı baştan çıkarırsam, bana bir çitt ayakkabı alır mısın? teklifinde bulundu. Şeytanın zaten canına minnetti:

— İstediğinden â'lâsını alırım, diye bu teklifi kabul etti ve aralarında anlaştılar.

Kocakarı, fırsat kollamaga başladı. Bir süre adamcağızı tetkik ve takibettikten sonra, cami-i şeriften dönerken kendi evinin önünden geçtiğini tesbit etti ve derhal plânını tasarladı. Bir gece, o zâtın akşam namazından çıkıp evine döneceği vakti hesapladı ve bahçesinde besledigi tavukları sokaga salıverdi. Biçare adam, kapısının önünden geçerken sahte bir telâşla tavukları kovalıyor ve gûya yakalayamıyormuş gibi yaparak çırpınıyordu. Onu görünce yalvarmağa başladı:

— Oh benim canım evlâdım, şu körolası tavuklar kaçışıyorlar, bir türlü yakalayıp eve sokamıyorum. Ne olursun, Al-

lah rizası için bana yardım et, şunları kümeslerine koyalıma, dedi.

Zâhit, bir Müslüman kardeşine yardımı memnuniyetle kabul etti ve tavukları yakalayarak bahçedeki kümese koydu. Kocakarıda bir dua, bir senâ ki, deme gitsin. Öyle ya, avı artık eline geçmişti. Plânının ikinci ve asıl korkunç bölümünü de uygulamalıydı:

— Allah senden razı olsun yavrum, dedi. Sen, ağzı Kur'anlı ve göğsü iymanlı bir gence benziyorsun. Kızım içeride hasta yatıyor, ne olur şuncagıza da bir nazar ve dua ediversen, sevaba girersin.

Adamcagızın koltukları kabardı, zühtüne mağrur oldu ve kendisi için hazırlanan korkunç tuzaga düştü ve içeriye girdi.

Ust kata çıktılar ve bir odaya girdiler ki, ne görsün! Hasta filân yok, gayet hesnâ ve müstesnâ bir genç kadın, çeşitli mezelerle donatılmış bir içki sofrasının başında kendisine buyur etmiyor mu? Derhal geri dönmek ve odadan çıkmak istedi ama, o zamana kadar kocakarı oda kapısını kilitlemişti:

— Ey zâhit! diyordu. Bırak zühtü de otur şu sofranın başına, bir kaç kadeh içki iç ve şu dünya güzeliyle hembezm-i visâl ol..

Adamcağız şaşkına dönmüştü:

— Senden ve senin tekliflerinden Allahu teâlâ'ya sığınırım, diyerek irkildi ve geri çekildiyse de, kocakarı son kozunu da oynadı:

— Bir yere kaçamazsın, dedi. Şimdi avaz avaz bağırır, bu adam evime ve kızıma taarruz etti diye bütün mahalle halkını yardıma çağırırım. Düşün bak, rezil olursun. İyisi mi, gel benim dedigimi yap...

O zavallı şaşkın, halka rezil olmaktansa hakka rezil olmayı kabul etti, aklı nefsine mağlûp oldu ve oturup hazırlanan sofrada bir güzel kafayı çekti. Serhoş olunca, bu defa da şehveti galebe etti ve kendisine teslim olmaya çoktan hazır o aşifte ile zinâ suçunu da irtikâp etti.

Bir ömür boyu içkinin ve zinânın haram olduğuna tam bir itikad ile iyman eden o biçare, böyle bir tuzağa düşünce bir kaç kadeh şarabın verdiği serhoşlukla, sanki aklını yitirmiş, Rabbini ve Rabbinin emirlerini unutuvermişti. Kıyamet günü uğrayacağı felâket ve rezaleti düşünememiş, halkın ne diveceğinden korkmuş, Rabbinin itabını aklına getirememişti.

Bu kadarla kalsa neyse ne!.. Serhoşluğun ve şehvetin verdiği aşırı heyecan içinde kıvranırken, bir kundak çocugunun vı-

yaklamasını duymuştu. Yavrucak, sanki gözleri önünde işlenilen bu agır günahlara feryat ediyor, acı acı ağlıyordu. Yanındaki kadın, çocuğuna bakmak üzere ayrılmak isteyince büsbütün gözleri dönmüş, öylesine öfkelenmiş, öyle hırslanmıştı ki, azgın bir hayvan gibi ne yaptığını farkedemeyecek şu'ursuzluk içinde zevkine engel olan o mâ'sum çocuğu kaptıgı gibi yere çalmış ve öldürmüştü. Artık olan olmuş ve ok yaydan çıkmıştı. Insan, bir bataklığa saplanmaya görsün, her kımıldanışında biraz daha batar ve sonunda mutlâka helâk olur. Bizim zâhit de böyle olmuştu. Suç üstüne suç işliyordu.

Günah üstüne başka bir günah irtikâp ediyordu.

Ayılıp kendisine geldigi zaman, ellerine kelepçe takılmış olduğu halde bir karakolun nezarethanesinde idi. Orada gerekli muamele yapılmış, dosya tamamlanmış ve kendisi mahfuzen ve mevcuden adalet huzuruna gönderilmişti. Hâkimler, olayı incelemişler, şahitleri dinlemişler ve neticede ölüm cezasıyla cezalandırılmasına hüküm vermişlerdi. Eve ve ırza tecavüz, mâ'sum bir çocuğu öldürmek gibi ağır bir suç işlemişti.

Haktan korkup çekinmeyerek, halktan korkan ve çekinen, Rabbinden hayâ etmeyerek kullardan hayâ eden bu gafil, sonunda korktuğuna uğramış, yalnız dünyada rezil olmakla da kalmamış, âhirette zelil ve sefil olmağa bizzat kendisini mahkûm etmişti.

Şeytanın ağzı kulaklarına varıyordu, muradına ermişti.

Fakat, kendi hesabına o biçare zâhidi baştan ve yoldan çıkartan kocakarıdan gözü öylesine yılmıştı ki, ona vâ'dettiği ayakkabıları getirdigi zaman yanına yaklaşmaya cesaret edememiş ve mükalat olarak verecegi ayakkabıları bır sırıgın ucuna takarak uzaktan takdim etmişti. Yani, şeytan aleyh-il-lâ'ne bile, insan şeytanından Hakka sığınmıştı.

Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretleri, insana pek büyük kabiliyetler ve selâhiyetler bahş ve ihsan buyurmuştur. Yerler, gökler, denizler ve bunların içinde bulunan herşey izn-i ilâhî ile insanoğluna müsehhar kılınmıştır. Gözle görünen veya görünmeyen, akılla bilinen veya bilinmeyen herşey, ama herşey insanoğlunun emrinde ve hizmetindedir.

Ancak, hilkatte yani fâtihası temiz ve hayırlı olanın, hatemesi ve âkibeti de hayırlı olacağından bu meleke ile mütelezziz olanlar sebeb-i hilkatlerini bilirler, bu dünya âlemine ne için gönderilmiş olduklarını öğrenirler, vatan-ı aslilerini bilir ve özlerler, bu bilinçle Rabbini de bilirler, Rabbini bulurlar,

Sayfalar 272–277 · Envârü’l-Kulûb I — tarikat.org