Ara
Menü

Sayfalar 245–250

1.749 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 245–250

liyâ'ullah: (Taş atanlar bizden, taş attıranlar bizden degildir.)

buyurmuşlardır.

Herhangi bir kabın içi gerçekten pis ise, üzerine (Bu kap temizdir.) diye asılan yaftaya kim inanır? Kaldı ki, yalancı dervişlerle, cahil sofuların din-i mübiyn-i islâma yaptıkları kötülükleri, islâm düşmanları dahi reva görmemiş ve yapamamıştır.

HIKAYE Fâsık Müslümanlar arasında oturan bir gayr-i müslime, o günahkâr kişiler:

— Neden islâma gelmiyor ve sen de Müslüman olmuyorsun? demişler.

O gayr-i müslim kendilerine şöyle cevap vermiş:

— Ben sizin dininizi tetkik ettim. Velilerinizin ve âlimlerinizin hayat hikâyelerini ve bir çok eserlerini okudum. Onlar gibi hâlis bir Müslüman ve temiz bir insan olamayacağımı anladım ve biliyorum. Siz, beni kendi halime bırakınız Çünkü, sizin gibi Müslüman olmaktansa, bu halde kalmayı tercih ederim, demiş ve yaşayışları, davranışları, hal ve gidişleriyle kâfirden farklı olmadıkları halde, kendilerini insan ve Müslüman zanneden o günahkâr gafillere hakkettikleri cevabı vermiştir. O zavallılar, gereken dersi almışlar mıdır dersiniz?

Son zamanlarda sık sık rastlıyoruz. Bir çok kimseler yabancı milletlerden kızlarla evlenmeğe özeniyorlar ve işin asıl hazin tarafı, kendileri hakkıyle ve layıkıyle islâm olmadıkları ve sahsen islâmı yaşamadıkları ve yaşatmadıkları halde, o zavallı kızağızı Müslüman olmağa zorluyorlar. Bu gibilerin nazarında Müslüman olmak, ilkokul çagında iken başına sırmalı takkeler giyip sünnet olmaktan ve bir Müslüman adı taşımaktan ibarettir. Bunlar, ana ve babalarının ve hacı dedelerinin Müslüman olmaları sebebiyle, kendilerini de Müslüman sanıyor ve sayıyorlar. Islâmın gerçek yönünü bilemeyen o zavallı yabancı kız, aşkı uğruna süreta Müslüman oluyor. Aslında, Müslümanlık diye kabullendigi dinsizlikten başka bir şey degildir. Çünkü, o kızcağız meselâ hristiyan dininde iken hiç olmazsa pazardan pazara kiliseye gider, kendi dini ve dilince ibadet ederdi. Yani, kendisine göre bir kilisesi, İsa'sı, Meryem'i, Allah'ı, panaya'sı, yortusu, paskalyası vardı. Oysa,

şeklen ve zâhiren Müslüman olunca, ne kilise ne cami, ne namaz ne niyaz, ne ibadet ne dua hiç ama hiçbir şeyi kalmıyor. Daha açıkçası, yalnız ismi değişiyor ve nüfus kütüğüne bir Müslüman adıyla kaydolunmasını sağlayan bir muamele ile islâm namına büsbütün dinsiz ve iymansız kalıyor. Bırak kendi haline biçareyi!.. Kendi dininde kalsın, ola ki günün birinde SANEM SANEM derken SAMED deyiverecek gerçek bir hidayete mazhar olur.

Yabancı irk ve milletlerden ve başka dinlerden kızlarla evlenmege heves edenlere sesleniyorum:

Alacağın kadın, senin tarlandır. Kıyamete kadar zürriyetin oradan gelecektir. Tarlanın en verimlisini seç ve al... O tarlayı, cidden ve hakikaten islâm nuru ve islâm kültürü ile zenginleştir, sana hayırlı evlâtlar versin, evlâtlarına lâyık mü'mine bir anne olsun. Ama, herşeyden önce sen kâfir nefsini Müslüman etmeğe gayret et... Sen islâmı yaşamaz ve yaşatmazsan, eşin ve çocukların nasıl Müslüman olurlar? Nasıl hak ve hakikat yollarını bulurlar?

HIKAYE Vaktiyle, dinini hakkıyle ve lâyıkıyle bilmeyen ve kendisini Müslüman zanneden cahil bir yeniçeri, bir ramazan günü nasıl olmuşsa oruç tutmuş. Ne var ki, oruç da başına vurmuş ve vakit geçirmek için yatmaga karar vermiş ve yatağına girmiş. Tam bu sırada, bir eskici yahudi mahalle aralarindan:

— Eskiler alıyorum!.. âvazeleriyle geçmez mi?

Eskici deyince aklıma geldi, söylemeden geçemeyeceğim.

Benim çocuklugumda mahalle aralarından eski toplayanların hepsi yahudilerdi. Oysa, şimdi bu işi Türk kardeşlerimiz yapıyorlar. Zira, azınlıklar yurdumuzda öylesine bir refaha erişmişlerdir ki, artık yahudiler bile eskicilik yapmaya tenezzül etmiyorlar. Onların çoğu, şimdi büyük birer fabrikatör ve iş adamı oluvermişlerdir. Halbuki, dış ülkelerde yaşayan ve çalışan Müslüman - Türkler çöpçülük ediyorlar. Bir Avrupa gezisinden dönüşte, Bulgaristan'dan geçerken başları beyaz örtülü nur yüzlü Türk kızlarının sokaklardan çöp topladıklarını gözlerimle gördüm. Gayr-i ihtiyari yanlarına yaklaştım, vaktiyle serhat boylarında Türkün zafer destanlarını yazan bu şehit ve gazi torunlarıyla tanışıp konuşmak istedim.

— A be agacığım sen Türk müsün? diye sordular. Türk ve Müslüman olduğumu söyledim ve kendilerine yanımda bulunan çukulatalardan ikram etmek istedim.

— Sen yere atıyormuş gibi yap, biz oradan alırız, dediler ve gizlemeğe muvaffak olamadıkları bir korku ve heyecanla yere bıraktığım çukulataları alıp sakladılar. Bizimle açıkça konuşmaktan bile çekinir bir halleri vardı. Türkiye'ye dönmekte bulunduğumuzu ögrenince boyunlarını büktüler ve lisan-1 hal ile:

— Bizi ne zaman alacak veya kurtaracaksınız? der gibi bir hal takındılar. Tam bu sırada, bir Bulgar yanımıza geldi ve onları azarlayarak yanımızdan uzaklaştırdı. Biz, ayrılırken o Bulgarın kendilerine hakaret edercesine bağırıp çağırdığına şahit olduk.

Yol boyu kendi kendime düşünüyor ve mırıldanıyordum:

— Ey koca şanlı Türk! Ey, bir zamanlar dört kıt'aya hükmeden ve gittigi her yere hakkı, hakikati ve adaleti götüren asil millet! Seni bu hallere kimler düşürdü?

Içimden bu asil milleti bu hallere düşürenlere lânetler ve şanlı atalarımızın aziz ruhlarına Fatiha'lar okuyarak gözyaşlarımla oradan ayrıldığımı hâlâ içim sızlayarak hatırlarım.

Bulgaristan'dan Istanbul'a dönünceye kadar, boğazıma bir şeyler dügümlenmiş ve âdeta bana nefes aldırmayan bir acı ve kırıklık hissetmiştim.

Itiraf ederim ki, zâlimler elinde esir durumunda bulunan ırkdaşlarımı ve din kardeşlerimi hatırladıkça hâlâ gözyaşlarımı tutamam. Inanınız ki, bu satırları yazarken de yine ağlıyorum aziz okuyucularım. Gözünden yaş geliyorsa sen de ağla…. Elimiz ermiyor, gücümüz yetmiyor ve bize ancak ağlamak düşüyor.

Her ne hal ise, sözü yine uzattık: Evet, eskici yahudi mahalle aralarında avaz avaz haykırarak dolaşıyormuş:

— Eskiler alıyorum!..

Yeniçeri, onun bağırmasıyla uyanmış, saate uzanmış ve bakmış ki, akşama daha dört saat kadar vakit var. Oruç ve uyku başına vurmuş olacak ki, hışımla kapıya koşmuş ve kükremiş:

— Ulan çifit!.. Bir daha bu mahalleden geçersen seni gebertirim, yıkıl karşımdan.… Eskici yahudi, hilkati ve cibilliyeti iktizası aşağıdan almis:

— Bi daa yeçmem be agam, baş ustune, diye gerdan kırip savuşmuş.

Olacak bu ya; bizim yeniçeri ertesi gün bir ahbabına gitmiş ve yine oruç başına vurunca, şöyle bir uzanmak için ev sahibinden ruhsat istemiş ve yatmış. Eskici yahudi, yeniçeriden gözdagı aldıgı için gerçekten mahalleyi degiştirmiş ama, ne bilsin ki hasm-ı canı oradadır. Başlamış bağırmağa:

— Eskiler alıyorum!..

Yeniçeri, dehşetle irkilmiş ve uyku sersemligiyle kılıcını kaptığı gibi kapıya fırlamış ve eskici yahudinin yakasına yapışmış.

— Ben sana avaz avaz bağırır ve beni uyandırırsan, seni gebertirim demedim miydi?

Yahudi, bu hiç beklenmedik karşılaşmadan şaşırmış ve fıtrî zekâsıyla yakasını kurtarabilmek için kendisini şöyle savunmuş:

— Kızma be ağam! Sen bana öbür mahalleden bir daha geçme dedin, ben de mahalleyi değiştirdim, buralara geldim.

Ama senin burada olduğunu nereden bilebilirdim? Mademki böyledir, bir daha bu mahalleden de geçmem, geçersem ayaklarım kırılsın, gözlerim önüme aksın, gibi yeminlerle temin ve teskın etmege çalışmış. fakat, uyku ve oruç başına vuran yeniçerı, bütün yalvarmalarına ragmen onu tartaklıyor ve hırpalıyormuş. Bir aralık, hırsını alamamış, bir vuruşta eskici yahudiyi yere düşürmüş ve kılıcını onun gırtlağına dayamış:

— Ben onu bunu bilmem, diye diretmiş. Şimdi Müslüman olacaksın!

Gırtlağında kılıcın keskinligini hisseden eskici yahudi, işin şakaya gelir tarafı olmadıgını anlamış ve hemen teslim olmuş:

— Peki be agam, baş ustune, emret Müslüman olayım..

Yeniçeri, buna memnun olmuş:

— Hah şoyle, demiş, şimdi tamam..

‘ahudı yattıg' yerden sormuş:

— Oyle ise Müslüman olmak için ne söyleyim?

Yeniçeri, kılıcını yahudinin gırtlağından çekmiş, bir süre ensesini kaşımış, düşünmüş, taşınmış ve sonunda:

— Vallahi Müslüman olmak için bir şey söylüyorlar ama, onu ben de bilmiyorum, demek zorunda kalmış.

Yahudi, bilmediğin bir şeye beni nasıl zorluyorsun, demek ister gibi yutkunmuş ama, korkudan bunu da yutmuş, çaresizlik içinde yüzüne bakıp dururken yeniçeri teklif etmis:

— Haydi kalk, müftüye gidelim, demiş. O ne söylenecegini bilir.

Bu hikâyemizi yadırgayanlar bulunabilir. Fakat, insat ile düşünülecek olursa gerçek payı büyüktür. Çoğumuzun din konusunda bildiklerimiz, bu yeniçeriden üstün ve fazla değildir. Islâmın ve iymanın şartlarını tam ve eksiksiz sayabilecek gençler ne yazıkki azınlıktadır. Ef'al-i mükellifiyni, edille-i şer'iyyeyi bir yakınınıza sorun bakalım cevap alabilecek misiniz? Hattâ, namaza ve cemaate devam ettikleri halde abdestin ve namazın farzlarını, vâciplerini ve sünnetlerini tam ve eksiksiz söyleyebilecek kaç kişi çıkar?

Böyle Müslümanlık olmaz kardeşlerim! Bel kemiğinin zorlamasıyla, şehvanî arzularının baskısıyla elin kızını al, muttu elendının karşısına gotur, kelıme-1 şehadetı telkın ettır, kendısıne bır de Musluman ısmı vererek sıcıline tescıl ettir, ondan sonra ne cami ne mescit, ne namaz ne niyaz, ne gusül ne abdest, Müslüman mı Müslüman!... Ne olmuş, Mariya Meryem olmuş, nüfus kütüğüne de dini hanesine İSLÂM diye kaydolunmuş o kadar...

Efendiler!

Dinimiz, tevhid dinidir. Islâm dini, Allahu tâlâ'nın razı olduğu dindir. Yerlerin ve göklerin, görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen âlemlerin Rabbi ve mürebbisi indinde din olarak yalnız bu din vardır. Islâmdan gayri din arayan dinsiz kalır ve her kim islâmın haricinde bir dinle huzur-u ilâhiyye varırsa, din olarak kabul buyurulmaz. Hz. Musa aleyhisselâma verilen Tevrat'ın, Hz. Davud aleyhisselâma verilen Zebur'un, Hz. İsa aleyhisselâma verilen Incil'in, diğer yüz sahifenin özü ve özeti Kur'an-ı azim-ül-bürhandır. Biz Müslümanlar, Allahu azim-üş-şânı tevhid eder, onun varlığına ve birligine iymandan sonra onun meleklerine, inzal buyurduğu kitaplarına, peygamberlerine de inanırız. Resûl-ü zişân aleyhi ve âlihi salâvatullah-il Mennân efendimiz hazretlerinin, Allahu teâlâ tarafından gönderilen bütün peygamberlerin efdali ve sonuncusu, Kur'an-ı azim-üş-şânın da yine Allahu teâlâ tarafından gönderilen suhufların ve kitapların efdali ve sonuncusu oldugunu dilimizle ikrar, kalbimizle tasdik eder ve bu iyman ve itikadımızı da yine Cenab-ı hakkın lûtfen ve merhameten yapılmasını irade ve ferman buyurduğu ibadet ve tâ'atlerimizle isbata çalışırız.

Alemlere rahmet olarak gönderilen Nebiyyi âhir zaman, islâm dinini nübüvvet kabiliyeti ile yirmi üç yılda talim ve

telkin buyurmuşlardır. Küçücük bir ilm-i hal okumakla degil, on cilt teisir okumakla dahi islâmı hakkıyle ve layıkıyle ogrenemezsın. Meger k1, Allah Teâlâ tazı-u keremıyle hıdayet eyleye...

Bir de kendi halimize bakalım: Biz islâmı, yalnız bir Müslüman adıyla ve bir de sünnet oluvermekle olup biter sanıyor ve çok aldanıyoruz. Amerikalı çavuş hastahaneye yatıp sünnet oldu muydu, bizim küçük hanımlar bunu en büyük islâm işareti sayıyorlar ve ne idüğü belirsizle evlenmekten haz duyuyorlar. Halbuki, bugün bir çok batı ülkelerinde sünnet olmak niyyeti ile değil de, temizlik için hastahaneye yatan ve sünnet olanlar çoğalmıştır ve çoğalacaktır. Fakat, iş bir mahrem uzuvdan bir parça et kesmekten ibaret degildir. Yabancı kız veya erkeklerle evlenecek Müslüman çocukları, evvelâ kendileri islâma dahil olmalıdırlar. Ondan sonra, o yabancı kız veya erkeği Müslüman yapmak kolaylaşır. Yoksa, ismen Müslüman kalacak olduktan sonra evvelce hangi dinde ise, onda kalmaları daha hayırlı olur.

Burada, bir uyarmada bulunmayı faydalı görüyorum:

Bir Müslüman erkegin, gayr-i müslim bir kızla evlenmesi islâm dininde yasaklanmamıştır. Müslüman erkek, herhangi bir hristiyan veya ehl-i kitabın kızını, dinini değiştirmeden de nikâhı altına alabilir.

Buna mukabil, bir Müslüman kızı bir gayr-i müslim ile evlenemez. Biraz yukarıda bilvesile işaret ettigimiz gibi, çevrenin dedikodusundan çekinerek sünnet oluvermek ve bir Müslüman adı almakla o gayr-i müslim islâma girmiş olmaz.

Şeref-i islâm ile müşerref olabilmesi için Allahu teâlâ'ya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kadere, hayır ve şerrin Allahu teâlâ tarafından olduğuna inanması, islâmın farzları olan namazı, orucu, zekâtı ve haccı yerine getirmesi, Kur'an'ın yap dediğini yapması, yapma dediğini yapmaması, Kur'an ahlâkı ile ahlâklanması, her bakımdan güvenilir kâmil bir insan ve Müslüman olması gerekir. Bunları yapamadıktan sonra, bir sünnetle, bir isim degişmekle Müslüman olunmaz. Unutmamalıdır ki, islâm dini yönünden bir ehl-i kitap, bir dinsizden üstündür. Zira, Kur'an-1 azim-ül-bürhanda kitap ehline (Yâ ehl-el-kitâb...) diye hitap buyurulmakta, dinsizlere ise (Kul yâ eyyühel-kâfirûn..) diye hitap olunmaktadır. Kur'an-ı kerime ve islâm ahkâmına göre, ehl-i kitabın kızı alınır, buna mukabil islâm olmayınca ehl-i kitaba kız verilemez. Ehl-i kita-

Sayfalar 245–250 · Envârü’l-Kulûb I — tarikat.org