Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 224–230
- 224.bulunabilmek fırsatını bana bahş ettigi için Rabbime hamd-ü senâ ettim.
Sözün ucunu kaçırdık, biz gelelim Süleymaniye'de ölüm döşeginde yatan gencin hikâyesine:
Evet, bu genç adamı vazife gördüğüm cami-i şerifte ibadet ederken görmüş ve tanımıştım. Usulca yanına oturdum ve Yâ-sin sûre-i celilesini okumağa başladım. Dışarıdan bir kaç hanım, okunan Kur'anı dinlemek üzere içeri girdiler ve sessizce birer köşeye iliştiler. Bu sırada, yataktaki genç gözlerini açtı, bana dikkatle baktı, hafifçe gülümsedi ve gittikçe feri sönen gözlerinde derin bir haz belirdi. Yüzü solgundu ve alnında ter tanecikleri vardı. Başıyla işaret ederek yanına sokulmamı istedi, yaklaştım. O bana ancak benim duyabilecegim bir sesle:
- Hoca efendi! dedi. Az önce, odanın içi nur yüzlü huri ve meleklerle doluydu. Bu hanımlar içeri gelince onlar kaçıştılar. Rica ederim söyleyiniz bu hanımlar dışarı çıksınlar.
Hanımlara, dışarı çıkmalarını işaret ettim. Hasta, yine gülümsedi ve bana:
— Işte onlar gitti, öteki misafirlerim yine geldiler, dedi.
Teselli edebilmek ümidiyle kendisine:
— Korkuyor musun? dedim. Sakın korkma, iyi olacak- SIn.
— Sizin bu söylediklerinizi, su ânda odamda bulunan misafirlerim de bana söylüyorlar. Korkma, üzülme, mahzun olma diyorlar. Onlarla birlikte gitmem gerekiyormuş, zümrüt gibi yeşil agaçlar içerisinde akan nehirleri ve sarayları bana gösteriyorlar ve bunların hepsinin bana ait bulunduğunu, kendilerinin de daima benimle beraber bulunacaklarını haber veriyorlar, dedi ve bir süre dalgın ve hayran etrafını süzdükten sonra yine bana döndü:
— Kur'an-ı kerim okumağa devam etsenize!
Değil okuyabilmek, çenemi kıpırdatacak halim kalmamıştı. Gözyaşlarımı kendisine göstermemeğe çalışıyor ve içimden tekrar Kur'an okuyabilecek kadar kudret ihsan buyurması için Rabbime yalvarıyordum. Mevlâ, sıdk ile isteyen kulunu mahzun eder mi? Biraz sonra, kendimi toparladım, vazifemi hatırladım ve tekrar bıraktığım yerden okumağa başladım.
(INNE ASHAB-EL-CENNETI...) âyet-i kerimesine geldiğim sırada, derinden bir LA ILAHE ILLALLAH nidası kulağıma geldi ve o genç adam ALLAH diyerek ruhunu Hakka teslim eyledi, başı sağ tarafa dönmüştü ve hâlâ gülümsüyordu. Ağ-
lamamak için dudaklarımı dişlerimle sıkarak cebr-i neis etmeme ragmen gözlerimden sel gibi yaşlar boşandı, kapının dışında bekleşen yakınlarına artık içeri girebileceklerini söyledim ve gözyaşlarım aka aka evime döndüm.
Kendisini bir zaman sonra rü'yâmda gördüm. Iki eski dost gibi birbirimize sarıldık ve kucaklaştık. Ona sordum:
- Beni seviyor musun?
— Seni, fazilet ve ihsanından ötürü severim, cevabını verdi. Uyandım ve aziz ruhuna Fatiha'lar ithaf ettim.
Ehl-i hakikat buyurmuşlardır ki; ölmek üzere bulunan bir zatın yüzü sararır, alnı terlerse, göğsü şişer ve karnı göçerse ve yüzünü sag tarafa döndürürse, iymanlı gittigine ve cennet ehlinden olduğuna delâlet eder. Fakat, mâ'azallah gırtlağı hırıldar, yüzü kararır ve başını sol tarafa çevirerek ruhu.
nu teslim ederse, ehl-i nâr olduğuna alâmettir.
Bir kimsenin, son nefesinde son sözü LA ILAHE ILLAI- LAH olursa, doğrudan doğruya cennete gireceğini, muhbir-i sadık efendimiz hazretleri haber verip müjdelemişlerdir.
MUHIM BIR IHTAR VE TENBIH: Son nefesini vermek üzere olan kişinin yanında bulunan kimseler, ölüme hazırlanan o zata:
— ALLAH de! LA ILÂHE ILLALLAH de! diye zorla söyletmeğe kalkışmamalıdırlar. Hayat ve sıhhatte iken sevdiği bir kimse, yanında Kur'an-ı azim okumalı, yüksek sesle tevhid etmelidir. Eger, kendisinde ezeli istidât varsa, tevhidi okuyanla tevhid eder ve hatta Kur'an okur. Fakat, (Söyle, illâ söyle..) diye zorlanırsa, çektigi olüm acısıyla, Allahu teâlâ muhafaza buyursun: (Söylemeyeceğim!) demesi ve iymansız gitmesine sebep olunur.
HİKAYE 1.949 yılı Hac mevsimiydi, Arafat'ta bulunuyorduk. Bugün hâlâ Edirnekapı cami-i şerifi imamı bulunan Hacı Abdullah efendi ile arkadaş olarak hacca gelen Vaniköy'de fabrikatör Haydar bey, birdenbire rahatsızlandı ve rahmet-i Rahman'a kavuştu. Uzaklardan uçarak gelen bir kâgıt parçası merhum Haydar beyın naaşı ustunde durdu. Hazır bulunan bızler, ne olduğunu anlayamamış, birbirimize bakışırken, sanki hatıf- Envar-Ül-Kulab, Cilt 1 - P: 15
— Ne duruyorsunuz! O kâgıdı açıp okusanıza emrini verdi. Merhum avukat Mahmud Veziroğlu, Ismail Hakkı bey, Hacı Abdullah efendi ve fakir, o kâğıdı aldık ve okuduk. Şu ibare yazılı idi:
(Rahmetullahi aleyhi ve rahmeten vasi'a..)
Bu olaya şahit olanlardan Hacı Abdullah efendi, hâlâ hayatta bulunmakta ve hâlâ ümmet-i Muhammed'i tenvir ve irşâd buyurmaktadır. Allahu teâlâ, kendisine hayırlı ve uzun ömürler ihsan buyursun..
Aziz kardeşim:
İyman sahibi olanlara, ölüm korku ve acı vermez. Çünkü, ehl-i iyman ölmez, olur. Mü'minler için ölüm vuslâta vesile ve vasıtadır. Herkesin kabiliyet ve istidadına göre, kimisini cennete, kimisini didâra, kimisini de Cemal-i Muhammed'e vuslât ettirir. Onun için, iyman sahipleri aslâ ölümden korkmazlar.
Olümden korkanlar, Hakka âsi olanlar, küfran-ı ni'met içinde bulunanlar, nefislerine tapanlar, gönül kâbesini yıkanlar, namazlarını hakkıyle ve lâyıkıyle kılmayanlar, oruç, zekât ve hac tanımayanlardır. Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretleri, ehl-i iymanı dünyada ve ukbada aslâ darda bırakmaz. İyman-ı kâmil sahipleri, insan-ı kâmil olurlar. Insan-ı kâmil olanlar da ihsan sahibi olurlar, irfan sahibi olurlar, iz'an sahibi olurlar.
Iymanları olmayanlar ölümden korksun ve ağlasınlar.
Hakka ibadet ve tâ'ati olmayan, ah alan, halka zulmeden zâlimler korksunlar ve ağlasınlar. Onlar için ölüm gerçekten korkunçtur. Ne var ki, âhiret âleminde korktukları ölümü bile hasretle arayacaklar ama, bulamayacaklardır.
Allah azze ve celle KADI olup hakkı kaza edecek, zalimlerden mazlûmların hakları alınacak, hatta boynuzsuz koyun, boynuzlu koyundan davacı olacak, insanların hizmetlerine verilmek maksadiyle zelil kılınan bütün hayvanlar da kendilerine zulmedenlerden şikâyet edecek ve her birinin ayrı ayrı hakları kendilerine verilecektir. Bunların azap görmeden, cehenneme girmeden toprak oluverdiklerini gören küfür ve zulüm ehli o gün yanıp yakınıp feryat edeceklerdir:
Yevme yenzur-ül-mer'i mâ kaddemet yedâhü ve yekul-ül kâfirü yâ leyteni küntii türâbâ...
en-Nebe: 40 Meal-i münifi: 0 gün herkes, ellerinin ne takdim ettigine, ondan önce ne hayır ve ne şer yapmış olduğuna bakacak ve kâfir: (Ah, nolaydı.. Dünyada toprak olaydım, hiç yaratılmasaydım ve bu hesabı ve azabı görmeseydim..) diyecek..
Kâfirler ve zâlimler, ölümden elbet korkarlar. Nasıl korkmasınlar ki, kendilerine servet, mal, mülk, kasa, kese, han, apartman verilmesinden şımarıp azmışlar, hakkı ve hakikati unutmuşlar, yalnız dünyaları için zevk sürüp yaşamışlardır.
Olüm gelip çatınca bütün bunlar bir ânda ellerinden çıkıverecek, zevk ve sefa azaba, mal ve mülk hesaba dönecek, yani bir bakıma o güne kadar var dedikleri, var sandıkları yok olacak, yok dedikleri, olmayacak sandıkları ise bir ânda başlarına gelecektir. Dünya hayatında tepeden süzdükleri, zulmedip üzdükleri, hor hakir gördükleri, dövüp sövdükleri mü'minlerin birer sultan olduklarını ve kendilerinin ise hüsran içinde bulunduklarını görüp anlayacaklar ama, iş işten geçmiş olacak.
Onlar için, dünyada mazhar oldukları refah ve saadet, debdebe ve saltanat bir hayalden, bir rü'yâdan ibaret kalacak, gözlerini açıp bu tatlı rü'yâdan uyandıkları zaman düçar olacakları ıztırap ve sefalet kendilerini şaşırtacak ve çok hayıflanacaklar ama ne fayda!..
Göz yum cihandan, aç gözünü kendi haline;
Sen göz yumup açınca, bu dünya gelir geçer..
Ey kâfirler.. Ey zalimler!
Haydi, durmayın.. Yeyin, için, yaşayın.. Çalın, oynayın..
Haram - helâl demeden mal ve para biriktirin, geceleri tenha köşelerde oturup paracılarınızı sayın.. Aman eksilmesin, fakire, yoksula metelik koklatmayın.. Dilerseniz, son meteliğine kadar nefsinizin arzularına harcayın.. Ölüm gelip çatmadan, ecel kapılarınızı çalmadan başı boş dilediğiniz gibi yaşayın..
Bunun, sizin gibiler için son fırsat olduğunu da sakın unutmayın.. Yarın öleceksiniz, ondan sonra yiyip içemeyecek, ge-
zip eglenemeyeceksiniz.. Gördügünüz, göreceginiz bu olacak, mezara girdikten sonra doymayan gözlerinize topraklar dolacak, üzerine titrediginiz liracıklarınız başkalarının olacak, köşkünüze konağınıza sevmedikleriniz konacak.. Ne duruyorsunuz? Bir gelir insan cihana durma çek.. Dünyada çek, âhirette çek, mahşerde çek, mizanda çek, sıratta çek, cehennemin dibinde çek bakalım çek.. Uğruna bir ömür harcadığınız fuhsiyat, bütün kötülükleriniz, bütün haksızlık ve zulümleriniz, gasbettikleriniz, çaldıklarınız, çırptıklarınız birer birer karşınıza çıkacak ve hepsi sizden dâvacı olacak..
Evet, bunların hepsi olacak ve sonunda Hak yerini bulacak ve Kur'an-ı azimin bir mû'cizesi daha açıklanacak:
Zerhüm ye'külû ve yetemetté û re yülhihim-il emeli je-sevfe yalemın..
El-Hicr: 3 Meal-i münifi: (Habibim Ahmed, Resûlüm yâ Muhammed! Onları bırak, dünyada yesinler, lezzet ve sehvetle geçinsinler, emelleri onları oyalasın, iyman, ibadet ve tâ'atten geri bıraksın. Yakında, bu hallerinin âkibetini, cezalarını görecek ve kötü hareketlerinin neler olduğunu bileceklerdir.)
HIKAYE Irfan efendi namında bir tanıdığım vardı. Bu zatın babası, eski paşalardandı. Paşanın, Fatih'te Çırçır semtinde yaptırdığı bir cami bulunduğunu da bilirim. Merhum paşanın, diğer bir ailesinden olma çocuğu, babasının bütün servetini nasılsa eline geçirmiş, Irfan efendi ile diğer kardeşini mirastan tamamiyle mahrum etmişti.
O devirde bir odalıktan dünyaya geldikleri için, hiylekârlıkla miraş diğer paşazadeye intikal edivermişti. Yıllarca, fakir ve mütevazi bir ömür süren Irfan efendi, işin peşini bırakmadı ve sonunda yani vefatından bir iki yıl önce ugraşa didine mirasa hak kazandı. Hatta, babasının yaptırdığı cami-i şerife mütevelli oldu. Bu arada. baba mirasını kendilerinden ka-
çıran kardeşi ile de barıştı. Ancak, o zalim kardeşine olan lıncını yenemıyordu. Nihayet, mıras kaçıran zat hastalandı ve birgün Irfan efendi fakire gelerek, kendısını bırlıkte zıyarel etmemizi teklif etti. Kabul ettim, yolda giderken bana:
— Hocam, ne olur, kendisine tövbe telkin et. Belki, iztirabı hafifler, dedi.
Miras kaçıran birader büyük bir apartmanda oturuyordu. Içeri girdik, tam hastanın odasına gireceğimiz sırada bir hanım:
— Aman Irfan efendi! Bugün, hastanın yanına girmeğe korkuyoruz. Karşı duvara bakıyor, dalıyor ve yüzü acaip bir hal alıyor. Adeta, gözleri yuvalarından fırlar gibi oluyor, dedi. Irfan efendi de, fakiri göstererek:
— Bu zat hocadır, inşallah okuması ve sohbeti kendisine şifa verir ve faydalı olur, cevabını verdi.
Neyse, sözü uzatmayalım. Hastanın bulunduğu odaya girdik. Gerçekten hastanın yüzünde korku ve heyecan ifade eden bir hal vardı. Karşı duvara bakıyor, bakıyor ve titriyordu. Irfan efendi kendisine seslendi:
- Birader, bak sana hoca etendiyi getırdım, dedi.
Hasta, fakire elini uzattı, ben de tuttum. Oyle bir sıktı ki, elimi bir pehlivan sıkmış olsaydı, ancak bu kadar kuvvetli sıkabilirdi. O söyleniyordu:
— Hoca efendi.. Hoca efendi! Karşıdakileri görüyor musun? diye duvarı gösteriyor ve kendi kendine konuşuyordu:
— Beni, o duvarda gördüklerimden kurtarana, kasamda bulunan yedi milyon lirayı kendisine vermeğe razı ve hazırım.
Hayret ve dehşet içinde kalmıştık.. Hasta, titreyerek tuttuğu elimi bıraktı, yatağının içine doğru büzüldü, büzüldü..
Korktuğu besbelli idi ve hâlâ dudakları titreşiyor ve bütün vücudu havf ve haşyetten ürperiyordu:
Felev lâ izâ belâgat-il-hulkume ve entüm hıyne-izin tenzurûn...
El-Vâkr'a:83 Meal-i münifi: Ölüm halinde olanın ruhu boğazına geldiği zaman, sizler bakar durursunuz ve ona hiçbir faydanız olmaz.
âyet-i kerimesinin sırrını, o hastada açıkça müşahede ettim.
Ve lev terâ iz yeteveffelleziyne kefer-ül-meld'iketü yadribüne vücuhehüm ve eâbârehüm ve zuku azab-el hariyk...
EI-Enfat: 50 Meal-i münifi: Kafirlerin, melekler canlarını alırlarken, ateşten değneklerle yüzlerine ve arkalarıa vurarak (Tadın yakıcı ateş azabını, ki bu azap cehennemin başlangıcıdır...)
dediklerini duymalıydın..
Ey gafiller!
Bu günler, bu saatler, bu korkunç ve korkulu ânlar gelip çatmadan, böylesine bir felaket kapınızdan başını uzatmadan, kabir, azap, soru - cevap korkularını tatmadan, cehennem ateşi rahat döşeğinizden itibaren sizi yakmadan Hakka rücû ediniz, Hakka hakkıyle kul olunuz, tövbe ve istigfarda bulununuz, sonra pişman olursunuz, yanarsınız ve aglarsınız. Hem çok ağlarsınız ama, gözyaşlarınız cehennem ateşini söndürmez. Inleyip sızlamanız, azabınızı dindirmez. Kötü huylarınızı bırakınız, fırsat varken ahlâkınızı güzelleştiriniz, amellerinizi güzelleştiriniz, ihsan ediniz, elinizden geldiği, gücünüzün yettiği kadar iyilik ediniz ve hayır işleyiniz. İyilik ve hayırda birbirinizle yarışınız. İyilik ve hayırda, birbirinizi geçmeğe çalışınız. Ihsan nedir, iyilik nasıl olur bak sana anlatayım:
HIKAYE Üç kişi aralarında konuşuyorlardı. Söz, döndü dolaştı ihsana ve iyiliğe, mertliğe ve cömertliğe geldi. Bunlardan birisi:
— Devrimizde insanların ihsan ve iyilik bakımından en üstünü, en cömerdi Arabe't-ül-Evsî'dir, dedi.
Digeri, buna itiraz etti:
— Hayır! Kays bin Sa'ad bin Alkame'dir.
Üçüncüsü, kesti attı:
— Ne o, ne öteki, dedi. Bugünün en iyiliksever ve ihsanı bol kişisi Abdullah bin Cafer'dir.