Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 218–223
selemez, hak katına ulaşamaz ve boşuna çırpmarak helak olur giderler. Böylelerinin ölümden korkmaları tabiîdir. Aşagıda nakledeceğim kıssa, bu görüşümü isbatlamaktadır. Yeter ki, dikkatle okuyup dinleyelim ve ibret almasını da bilelim:
HİKAYE Yirmi üç yıl kadar önce Süleymaniye semtinde oturuyor ve Vezneciler cami-i şerifinde de imamlık yapıyordum. Birgün, akşam namazını kıldırıp eve geldim. Yemekten sonra, yatsı namazına gitmek için evden çıkınca ezan-ı Muhammedi okunmağa başlamıştı. Evimle, vazife gördüğüm cami-i şerifin arası hayli uzaktı. Namaza ve cemaate yetişebilmek için koşarcasına adımlarımı sıklaştırdım. Geçtigim sokaklarda oturanların çoğu fakiri tanırlardı. Çoğunun sevgi ve ilgisine mazhar olduğum halde, aralarında beni sevmeyenler de vardı.
Fakat, oldum olası, cins ve mezhep, renk ve meşrep ayırdetmeksizin bütün insanları sevmek ve saymak şi'arım olduğundan, genç ihtiyar, hasta veya sağlam herkesle iyi geçinir ve herkese muhabbet ederdim. Zira, nâçiz kanaatimce Allahu teâlâ'nın bütün yarattıkları zatında çirkin değildir. Başkalarına çirkin görünen bana güzel görünebilir. Kaldı ki, güzelligin en güzel tarafı da, onun dil ile tarif ve kalemle tasvir ve tavsif edilememesidir. Güzellik olan yerde, sevgi de vardır.
Onun için güzellik, güzelligi cezbeder. Çirkin sayarak hor gördüğün, tahkir ve tezyif ettiğin, hatta dögüp sövdüğün, mal ve mülkünü gasbettiğin kimselerin ağlamalarına iştirak edip ağlayanlar bulunabilir. Unutmamalıdır ki, hasım saydıklarımızla hüküm günü aramızda hükmünü infaz edecek Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri vardır. Hüner, aglatmak degil, güldürmektir. Mazlûm ve mağdur ile birlikte ana-babası, hisım akrabası da aglar. Senin sevmedigini sevenler olabilir.
Mazlüm ve mağdur olan Müslüman ise, Allahu teâlâ'ya zulmetmiş, gadretmiş gibi olursun. Mazlûm ve magdurun haline melekler aglar, Peygamberler ağlar, salihler ağlar. Mazlûm ve magdur olan, kâfir dahi olsa uğradığı zulüm ve haksızlık yönünden kendisi ile Rabbi arasında perde kalmaz. Hal böyle olunca da, zâlimin zulmü hiçbir zaman yanına kalmaz demektir. Zâlim ergeç belâsını, mazlûm ise Mevlâ'sını bulur.
Sözü uzatmayalım, fakirin de yaratılışım itibariyle zevkim ve meşrebim budur. Beni sevenleri de, sevmeyenleri de
severim. Bilirim ki, seven de sevmeyen de nihayet birer insandırlar ve onları da Allahu teâlâ yaratmıştır. Bir san'at eserini begenmemek ve tenkit etmek, onu meydana getiren san'atkarı begenmemek ve tenkit etmek olmaz mı? Nakkaşın kim oldugunu bilen, onun nakşını da sever ve begenir.
Benim, bilâ tefrik-ü cins-ü mezhep herkese hürmet ve muhabbet ettiğime vakıf olanlardan bazıları, çok defa hüsn-ü niyyetimi su-i istimal etmişler ve beni büyük zararlara uğratmışlardır. Fakat, samimiyetle itiraf ederim ki, benden bu temiz duyguları —El-hamdü lillah— silmege aslâ muvaffak olamamışlardır.
Işte, o gece yatsı namazına yetişmek ve beni bekleyen cemaatime namaz kıldırmak üzere koşar adım sokak aralarından geçerken, ayak seslerimden mi, yoksa telâşımı gördüklerinden mi bilemem, bir pencere açıldı ve bir ses:
— Hoca efendi! Hastamız son nefeste, Allah aşkına içeriye buyurun ve biraz Kur'an okuyun, diye ricada bulundu.
Allah aşkına yapılan böyle bir dâveti reddedemezdim, birisini göndererek cami'de beni bekleyen cemaatime gelemeyeceğimi bildirdim ve içeriye girdim.
İki katlı, ahşap bir evdi. Ust katta bulunan hastanın yanına çıkardılar. Eski bir yapı oldugundan, odalar hayli geniş ve tavan yüksekti. Ev halkı, orta halli, mütevazi ve dindar kımselerdı. Duvarlarda bazı seçme ayetlerle suslenmış levhalar bulunuyordu. Ustad hattatların elinden çıkmış bu âyet-i kerime ve Hadis-i şeriflerin tezhipleriyle umumî görünüşü odaya ilâhî bir güzellik vermişti. Kıble yönüne rastlayan duvarda, nefis bir atlas kese içinde Kur'an-ı kerim asılı duruyordu. Köşede bir karyola ve içinde yirmi yaşlarında bir genç adam yatıyordu. Gözlerini yummuş, sık sık nefes alıp veriyor, arada bir gülümsüyordu. Yanına yaklaşınca, hasta genci derhal tanıdım. Onu, bir çok defalar imamlık ettiğim cami-i şerifte ibadet ederken görmüştüm.
Bilmem, böyle melek yüzlü gençlerin, nur gibi beyaz sakallı ihtiyarların huzur-u Hakta saf bağlamalarını ve dergâh-1 bârigâh-ı ahadiyyete el açıp dua etmelerini hiç gördünüz mü?
Hâlisane tavsiye ederim,, bir defa olsun seyrediniz. O seyrinizde neler seyredeceksiniz!.. Hiç unutmam, bir kadir gecesi Süleymaniye cami-i şerifini ziyarete gelen yabancı bir millete mensup yüksek rütbeli bir kumandan, onbinlerce kişinin bir nida ile bir dakika içinde saf bağlamalarını, imamın bir tekbiriyle ibadet ettiklerini görerek, oracıkta şeref-i islâm ile
müşerref olmuştu. Kendisine, bu Müslüman cemaate baktığı zaman ne hissettigini sorduğumuzda bize şöyle cevap vermişti:
— Bu kadar kişiyi safa sokmak için, en az yüz subay, iki yüz çavuş, üç beş yüz de onbaşı gerekir. Hem de, bu büyük toplulugun, askerlik hakkında az çok bilgisi olmak da şarttır. Oysa, burada hayretler içinde kaldım. Bir tek nida ile bu onbinlerce insan bir anda ayağa kalkarak saf bağladılar ve yine bir tekbir ile namaza başladılar. Askerlik yönünden bu gördüğüm aklın mâverasındadır. Işte, o zaman anladım ki, din-i mübiyn-i islâm gerçekten bir mu'cizedir. Bu mu'cizeyi görüp de islâma gelmeyenin, iymana ermeyenin, Allah ve Resûlüne gönül vermeyenin aklından şüphe etmelidir.
O zat, cami-i şerife kâfir olarak geldi, iyman ile döndü.
Sen, bu manzaraya mü'min gözüyle bak, neler neler göreceksin. Durdum kıyama, uydum imama diye anadan atadan gördüğü gibi taklitle namaz kılmayalım. Tefekkür, tahakkuk ve hele ihlâs ile namaz kılalım ve böyle namaz kılanları seyredelim, neler görürüz, neler!
Görenedir, görene, Köre nedir, köre ne?
Köre renk, sağıra ahenk olur mu? Ağzı acı ve mizacı bozuk olana bal bile yese acı gelir. Kör, el yordamıyla yakaladığı yılanı kamçı sanır. Ne var ki, bu baş gözleri görmeyenler içindir. O zavallıyı kamçı diye eline aldığı yılan sokar ve zehirlerse, nihayet canından olur. Yılanın zehri onun ruhunu öldüremez. Kalp gözleri kör olanlar ise, mânâ yılanını kamçı diye ellerine alır veya bellerine dolarlarsa, onun zehri hem ruhlarını hem de ebedî saadetlerini imhâ ve ifnâ eder.
Hiç basiretle beraber mi olur â'ma olan, Alimin ilmi hüdâdır, cahilin cehli dalâl..
Anlamak kabiliyet ve istidadı olanlara ne mutlu! Hakkı görmeyen körden, hakkı işitmeyen sağırdan daha âdi ve aşağılık bir mahlûk düşünülebilir mi?
Söz, sözü açar demişler, doğrudur. Yine birgün Süleymaniye cami-i şerifine vâ'zetmeğe gitmiştim. Bir zatın, sırt üstü yatarak kubbeyi büyük bir hayranlık ve şaşkınlıkla seyrettigini gördüm, ben de hayrete düştüm. Başımda sarık ve
sırtımda cübbe bulundugundan ve kendisiyle ilgilenmemden cesaret almış olacak ki, kısa zamanda anlaştık ve kendisini evime dâvet ettim. İki kadın arkadaşıyla ve ellerinde bir çiçek buketi bulunduğu halde ziyaretime geldiler. Yemekte, kendilerine teklifte bulundum:
— Biz, içki kullanmayız. Bu sebeple evimizde de içki bu-!unmaz. Ama, siz alışıksınız. Arzu ederseniz aldırayım, dedim.
— Hayır! dediler. Gerçi biz içki içeriz ama burada olmaz. Bu ev, bir Muhammedî'nin evidir ve siz bir din adamısınız. Bir Müslümanın evinde ve bahusus bir din adamının huzurunda içki içmeğe utanırız.
— Bizim dinimizde içki gerçekten şiddetle yasaklanmıştır ve biz aslâ içmeyiz. Ancak, siz misafiriminiz ve size ikram etmek vazifemdir, deyince şu cevabı verdiler:
— Biz de sizin bu misafirperverliğinizi aslâ su-i istimal edemeyiz.
Yemekten sonra sohbete koyulduk. Bana dediler ki:
— Dogrusunu soylemek gerekirse, Türk milletinın haline şaşıyoruz. şanlı ve şeretli bir tarihiniz var, dört kıt'ada asırlarca hükümran olmuşsunuz. Hal böyle iken, neden dedelerinizi inkâr ediyorsunuz? Bakın bize, kendimize bir tarih uydurabilmek için Kızılderilileri atalarımız olarak göstermege çalışıyoruz.
Cevap verdim:
— Dedelerini hor gören, onları tahkir ve tezyif eden biz Türkler değiliz. İçte ve dışta sayısız düşmanlarımız var. Millî birlik ve beraberliğimizi bozmak, bizi şanlı tarihimizden koparıp ayırmak gayesi ile milyonlarca lira harcayanlar var. Bu dış düşmanlar, maalesef içte de aslında bizden olmayan ve ne yazık ki bizden gibi görünen bir takım sütü bozukları para ile elde etmişler, kendi gaye ve maksatları ugrunda çalıştırıyorlar. Dışarıdan silâh zoruyla elde edemediklerini, içeriden gafiet, dalâlet ve ihanet içinde bulunan kanı bozuklara yaptırıyorlar ve bizi bölmeğe ve parçalamağa çalışıyorlar. Bütün mes'ele bundan ibarettir, dedim.
Bı yabancılarla daha bir çok konularda sohbet ettik ki, hepsini bu risâleye sığdırmağa imkân ve ihtimal yoktur. Bu zat, New York'ta mimar olduğunu söylemişti. Kendisine sordum:
— Sizin ilim ve teknik anlayışınıza göre, bugün ziyaret
ettiginiz Süleymaniye cami-i şerifi gibi bir mâ'bed yapmak mümkün müdür?
— Evet! dedi, mümkündür ve ilâve etti:
— Ancak, Kanunî Sultan Süleyman han gibi bir hakan, Barbaros Hayreddin Paşa gibi bir amiral, Sokullu Mehmed Paşa gibi bir vezir, Ebus'suut efendi gibi bir şeyh-ül-islâm, Bâki ve Füzuli gibi iki şair, Sinan gibi bir koca mimar, Ahmed Karahisari gibi bir hattat, serhoş Süleyman usta gibi bir müzehhip, her taşına alın terini döken ustalar ve işçiler, o günün Müslümanları gibi kâmil mü'minler, Allah için cihad eden ve gözünü budaktan sakınmayan semenderler, Hak rizası için ateşe atılan cengâverler, ülkeye böyle bir mâ'bed kazandırabilmek için içleri yanan âşıklar ve sadıklar bulabilirseniz ve Süleymaniye cami-i şerifinin kubbesini ters çevirip içini altun ve gümüşle doldurabilirseniz, böyle bir eser daha meydana getirmek belki mümkün olur.
Evden birlikte çıktık, Kanunî Sultan Süleyman hanın ve mimar koca Sinan'ın kabr-i şeriflerini ziyaret ettik. Ben, Fatiha okurken, Amerikalı mimar rica etti:
— Sizin gibi dua etmesini bilemem. İstirham ederim, her ikisine benim için de dua ediniz, dedi.
Onlar da beni misafir kaldıkları Parkotel'e dâvet ettiler.
Yanıma tercümanlık eden ihvanımdan bir zatı alarak gittim.
Eşimi neden getirmediğimi sordular:
— Bizim ailelerimiz böyle yerlere gelmezler, dedim.
Kalabalığa karışmayacağımızı sanarak, bu defa bizi Yeşilköy'de Çınar oteline dâvet ettiler. Oraya gittigimizde, Çınar otelinin koca bir salonunu bizim için kapattıklarını gördüm.
Bir ev mahremiyetinde yine başbaşa yemek yedik ve ben kendilerine:
— Dilerseniz içki içebilirsiniz, diye teklifte bulununca:
— Hayır! dediler. Biz, bir Müslüman din adamının karşısında içki içmekten haya ederiz.
Söz arasında, kendisinin yedi dil bildiğini ve bir dahaki ziyaretine kadar Türkçeyi de öğrenmek kararında olduğunu söyledi ve bana da Ingilizce öğrenmemi ve müteakip ziyaretinde aramızda vasıta ve tercüman olmadan sohbet edebilmemizi temenni ettiğini bildirdi. Amerika'daki bazı Türk ve islâm düşmanlarının: (Sakın Türkiye'ye gitmeyiniz. Zira, Türk - Müslümanlar hristiyanlara karşı çok kaba ve haşin davranıyorlar.) diye aleyhimizde şikâyet ve propagandalar yaptıklarını uzun uzun anlattı. Kendisine, bunun aslı olmadığını söyle-
dim ve Türkiye'de bütün gayr-i müslimlerin iyi yaşadıklarını ve Fener Rum patrikhanesini misal olarak gösterdim ve beş yüz küsur yıldır Istanbul Türklerin elinde bulunduğu halde, hristiyanların hiçbir haksızlıga maruz kalmadıklarını, vatandaş ve hatta hemşeri muamelesi gördüklerini, azınlıkların biz Türklerden daha büyük bir refah ve saadet içinde bulunduklarını da önemle belirttim.
Nezaketen açıkça ifade edememekle beraber, Müslümanların hristiyanlığın amansız düşmanı olduklarını ve çok kan döktüklerini iymâ etmesi üzerine de, bunun tamamen asılsız bir iftiradan ibaret olduğunu, Osmanlı idaresinde ve Türklerin elinde bulunan Yugoslavya, Bulgaristan, Arnavutluk, Yunanistan, Romanya, Macaristan'da kurulan bugünkü idarelerin bu görüşü dogruladıgını ve eger Türk - Müslümanlar buralarda oturan hristiyanları kırmış geçirmiş olsaydı, bu ülkelerde hiçbir hristiyan kalmamış olması gerekeceğini uzun uzun anlattım ve ilâve ettim:
— Bizim dinimizde gaza ve cihat vardır. Şu kadar ki, Müslümanlar savaş alanında kendilerine silâh kullananlara silâhla mukabele ederler. Yaşlılara, çocukluk çağında bulunanlara, harp esirlerine karşı hiçbir Müslüman silâh ve zor kullanmamış ve hattâ zaptettikleri ülkelerde ağaçları, ekilmiş tarlaları, kilise ve manastırları, kendilerini Allah'a adamış rahipleri daima korumuş ve kollamışlardır. Esirlere eziyyet etmek dahi islâmda men'dilmiştir. Fakat, islâm düşmanlarıyla, ülkemizde gözü olanlar ve bizim istiklâl ve hürriyetimizi elimizden almağa çalışanlar, asırlardan beri aleyhimizde bu ve buna benzer menfi propagandalar yapagelmekte ve bu hususta hiçbir fırsatı kaçırmamaktadırlar. Insaf sahibi hiç bir batılı bunun aksini iddia ve hele isbat edemez, dedim.
— O halde neden bu gerçekleri açıklayacak kitaplar, broşürler yazdırmıyor ve meşrû hakkınızı savunmada basın ve propaganda yollarına baş vurmuyorsunuz? diye sorunca:
— Inşallah yakında o da olur, cevabıyla yetindim.
Bir aralık, Amerikalı mimar ile eşi dışarı çıktılar. Yanımızda kalan diğer kadın arkadaşları bize, sır tevdi eder gibi fısıldayarak:
— Bu zat, Amerika'yı idare edenlerden birisidir, dedi.
Türkiye'yi ve Türk halkını yakından görmek ve incelemek için gayr-i resmî bir ziyaret yapıyor.
Sorularma çok güzel cevaplar verdiniz ve ben sizin hesabınıza çok memnun oldum.
Dinime, milletime ve vatanıma bu kadarcık bir hizmette