Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 189–195
Netekim, Enbiyâ'ya bahş ve ihsan buyurulan mü'cizeler de üç kısımdır:
I. Mû'cize-i kevniyye II. Mû'cize-i ilmiyye III. Mü'cize-i vücudiyyedir:
Evliyâ'ullaha bahş ve ihsan buyurulan kerametler, Enbiyâ'ya bahş ve ihsan buyurulan mü'cizelerin berekâtıdır. Çünkü, mü'cizeler Nebîlere, keramet ise o Nebî'lere vâris olan velilere bahşolunur. Her velide zuhura gelen kerametin şerefi, velinin tâbi bulunduğu Nebî'ye aittir.
Bunun içindir ki, ahlâk-1 haseneye sahibolmak şerefine nail ve mazhar olan velilerden keramet-i vücudiyye-i Muhammediyye zâhir olur. Onlar, bu üstün ve yüksek ahlâk ve seciyeleri sayesinde, kendilerine karşı hata ve haksızlık edenleri bağışlar ve bununla derece ve mertebelerinin yüceldiğini biz âciz ve günahkâr ümmet-i Muhammed'e âdeta ispatlamak ve bizleri de kendileri gibi davranmağa sevk ve teşvik etmek isterler ve bu güzel hal ve davranışlarıyla hepimize örnek olarak halkı irşâd ederler.
Allahu tâlâ'nin, Kur'an-1 kerimde: (Eğer, size karşı işlenilen suçu ve haksızlıgı bagışlar, onu işleyeni atfeder ve suçunu örterseniz, engin rahmet ve magfiret sahibi olan Rabbiniz de sizlerin bütün günahlarınızı bağışlar, sizi affeder ve yüksek derecelere yüceltir.) buyurmasının hikmeti budur.
Şunu iyi bilmeli ve bellemelidir ki, herhangi bir kimse durumuna ve mâ'nevi mevkiine göre Allahu tâlâ'nın rahmet ve mağfiretiyle taltif olunur. Herkes, kendi mevki ve derecesine göre, Allahu azim-üş-şândan ikram görür.
Meselâ, kendisine karşı işlenilen hata ve haksızlığı bağışlayan, o suçu işleyenin suçunu örten günahkâr, avamdan ise kendi günahına kefaret olur. Velilerden ise, makamı ve derecesi yükseltilir. Salih ve âbid kullardan ise, kendisine keramet şeref ve fazileti bahş ve ihsan buyurulur.
Bu sözümüzün hak ve gerçek olduğuna, şu Hadis-i şerif ne güzel şehadet etmektedir:
sopa.in.
Men afa indelkudreti afallahü inde yevmit usreti
Enes İbn-i Malik radıyallahu anh, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden rivayet etmiştir ki:
(Her kim, intikam almağa muktedir olduğu halde, hasmından öc almaya özenmez ve onu affederse, Allahu teâlâ ve tekaddes hazretleri kıyamet günü Allah rizası için intikam almayan ve haksızlık yapanı affeden kuldan intikam almaz ve onu affeder.)
marin ahadin afa ahihil muslimi badel kudreti illa kıyle lehu yermel kiyameli udhilil cennete bigayri hisabin Ibn-i Abbas radıyallahu anh, Fahır-i kâ'inat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyat efendimizden rivayet etmiştir ki:
(Her kim, intikam almağa muktedir iken, kendisine karşı herhangi bir suç işleyen mü'min kardeşinden intikam almaz ve onu affederse, Allahu teâlâ o kulunu cennetine koyar. O kul, hesaba çekilmeden, azap ve ikap görmeden, sorgusuz sualsiz cennete girer.)
Sırdaş-ı peygamberi olan Huzeyfe't-ül-Yemanî radıyallahu anhı hepimiz tanır ve biliriz. Aleyh-is-salâtü ves-selâm efendimiz, kendisine bir çok esrarı talim ve telkin buyurmuş ve hatta ashabın arasında bulunan münafıkları da bildirmişti.
Bu sebeple, Hz. Omer-ül-Faruk radıyallahu anh, Huzeyfe't-ül- Yemani'nin hazır bulunduğu cenaze namazlarına iştirak eder, onu safta göremeyince o cenazenin namazını kılmazdı. Bir gün, kendisiyle sohbet ederlerken, Hz. Ömer sordu:
— Yâ Huzeyfe! Münafıklar safına ben de dahil miyim?
— Hâşâ yâ emir-el-mü'miniyn!.. cevabını alınca, sorusunu degiştirdi:
— Peki, tayin ettigim valiler arasında münafıklar var mıdır?
— Evet, yâ emir-el-mü'miniyn! Bir tane vardır.
— Hangisi olduğunu acaba bana bildiremez misiniz?
— Resül-ü zişân efendimiz, münafıkları bildikleri halde halka ilân edip bildirmedi ki, ben size bildireyim..
İşte, böylesine ulu ve yüce bir zât-ı şerif olan Huzeyfe'tül-Yemanî radıyallahu anh-ül Bâri, Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden rivayetle buyurmuşlardır ki:
— Kıyamet günü, Allahu azim-üş-şân tarafından görevlendirilecek bir yüce melek, malışer ehline şöyle nida edecektir:
— Allahu teâlâ'dan alacağı olanlar gelsinler!
Bir zümre, alacaklarını almak üzere Hakkın huzuruna varacaklardır. Hitab-ı izzet şeref-sadir olacak ve meleklerden sorulacaktır:
— Bunlar kimlerdir?
— Bunlar, kendilerine karşı işlenilen zulüm ve haksızlıkları bağışlayarak affedenlerdir.
— Öyle ise, affedenler affolunmuşlardır. Girsinler cennetime! buyurulacak ve bunlar cennete dahil olacaklardır.
Huzeyfe't-ül-Yemanî, bu haberi böylece nakil ve rivayet ettikten sonra dersimizin başında zikrettigimiz âyet-i kerimeyi okumuştur: (Ve in tâ'fu ve tasfahu ve tağfirû fe-innallahe Gafurun Rahiym..)
Yani, her kim kendisine karşı yapılan sitemin, zulmün, hatâ ve haksızlığın intikamını almağa özenmez, Allah rizası için kendisine yapılan bu suçu affeder, düşmanını bagışlarsa, o kimsenin ecr-ü mükâfatı Allahu teâlâ'ya aittir.
Hasan-ül Basri rahmetullah-i aleyh buyurmuşlardır ki:
— Bir kimse, mü'min kardeşinin kendisine karşı işlediği suçtan dolayı özrünü kabul ve onu affederse, Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri, o kimsenin izzet ve şerefini ziyade kılar.
Hulefâyi Râşidiyn'den addedilen Ömer İbn-i Abdül-aziz hazretleri de buyurmuşlardır ki:
— Halkın günahlarını affetmek suretiyle, Allahu teâlâ'dan affınızı isteyiniz. Halka rahmetmek suretiyle, Hak celle ve alâ hazretlerinden rahmet talep ediniz. Halkı affeden af ile, halka rahmet eyleyen rahmetle taltif olunur.
Ibn-i Mes'ud radıyallahu anh buyurmuşlardır ki:
— Her kim, kendisine karşı işlenilen hata ve haksızlığı mâ'zur görür ve yapanı affederse, Allahu teâlâ da o kimsenin günahlarını ai ve magtiret buyurur.
Muhsin olan kimsenin defterine şu ibare yazılır: (Her
kim, kendisine karşı işlenilen hata ve haksızlığı affederse, Allahu teâlâ da o kulunu affeder.)
Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri buyurmuşlardır ki:
Felegd men lem yakbel mülenassilen vâ'ni müteazziren uzren sadıkan en kâziben lem yerid Aleyyel Havda (Her kim, suçunu affettirmek için, ister sıdk-u samimiyetle, ister yalandan, hasmına müracaat eder ve özür dilerse, hasını da özrünü kabul etmeyerek onu reddederse, hasmının bu müracaat ve özrünü kabul etmeyen kimse, kıyamet günü benim havuzumdan su içemez. Onu, benim Kevser'imden tardederler.)
Aklımızı başımıza alalım: Mes'ele gayet mühimdir. Kıyamet günü, affı ilâhiyye nail ve mazhar olarak Resûl-ü zişânın mübarek ellerinden Kevser şarabını içmek isteyenler, mutlaka hasımlarının özrünü kabul ve onları affetmelidirler.
Ibn-i Abbas radıyallahu anh buyurmuşlardır ki:
Habib-i Kibriyâ, imam-ül-Enbiya aleyhi ve âlihi ekmelüt-tehayâ efendimiz hazretleri, birgün saadetle buyurdular:
— Sizin en kötünüzü ve en yaramazınızı haber vereyim mi?
Ashab-1 kiram niyaz ettiler:
— Aman yâ Resûlaliah! Bildir ki, o halden sakınalım.
Fahır-i âlem sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz:
— Sizin en şerli ve kötü olanınız, yemegini yalnız yiyendir. Zekâtını vermeyendir. Kölelerini suçsuz olarak döğenlerdir. Bundan daha kötü ve şerli olanları da bildireyim mi?
— Bildir yâ Resûlallah!
— Bunlardan daha kötü ve şerli olanlarınız da, halka buğzeden, halkı sevmeyen ve halk tarafından sevilmeyendir.
Bunlardan daha kötü ve şerli olanınızı da haber vereyim mi?
- Evet yâ Resûlallah!
— Bunlardan daha kötü ve şerli olanlarınız da, hataları-
nı kabul etmeyenlerdir, zilleti terk etmeyenlerdir, kendilerinde de bulunan bir hata ve zillet, başka bir kimseden zuhur ettiği zaman o kimseyi affetmeyerek intikam almak hırsına kapılandır. Iyi biliniz ti, kendisine karşı yapılan hata ve haksızlığı bağışlamayan, suçlunun özrünü kabul ve onu affetmeyen sizlerin ve ümmetimin en kötüsü ve şerlisidir. Bundan da daha kötü ve şerli olanınızı söyleyeyim mi?
- Buyur ya Resülallah!
— Bundan da daha kötü ve şerli olanınız, kendisinden hayır umulmayan ve şerrinden emin olunmayanınızdır.
Bu Hadis-i şerif, dünya hayatında hangi işlerimizin hayırlı ve yararlı, hangi işlerimizin kötü ve zararlı olduğunu, bütün açıklığı lle ortaya koymaktadır.
Evet; dikkatle ve ibretle okuyalım, dinleyelim ve öğrenelim:
Ümmet-i Muhammed'in en kötüsü ve şerlisi olmamak için neler yapmamız ve nelere dikkat etmemiz gerektiği birer birer açıklanmıştır:
Yemeklerimizi, yalnız başımıza yemiyelim. Açları ve muhtaçları düşünelim.
Mümkün oldukça, imkânlar elverdikçe soframıza bir fakiri ve yoksulu dâvet edelim, onların da karınlarını doyuralım. Mahallemizde ve sokağımızda, konu komşu arasında yemek pişiremeyenleri, aylarca et yüzü görmeyenleri, kuru ekmegi suya batırarak kifaf-ı nefsedenleri görelim ve gözetelim. Oyleleri vardır ki, halini kimseye açamaz, el açamaz, derdini söyleyemez, ben açım diyemez! Sen, Allahu teâlânın bahş ve ihsan buyurduğu sayısız ni'metlerle: karnını doyururken, bitişik komşunun aç olduğunu görmeyecek kadar gözlerin kararmışsa, kendinden gayrı kimseyi göremiyorsan, Allah aşkına söyle bana bu insanlık mıdır, Müslümanlık mıdır? Fakir komşuna bir tas çorba da gönderemez misin?
Komşunun yetim yavrusuna bir avuç kiraz da veremez misin?
Kapını çalan fakire bir kap yemek yediremez misin?
Denilebilir ki: (A canim! Bu zamanda fakir mi var? Sinemalar, tiyatrolar, gazinolar adam almıyor. Kapılarının önünde dizi dizi insan kuyruk tutmuş sıra bekliyor. Kime yardım edecegimizi biz de şaşırdık..)
Ilk bakışta, bu sözün haklı gibi görünür. Fakat, ben de sana sorarl.
— Neden gözünü sinema, tiyatro ve gazinolar önündeki Enver-OL-Kulab, Cilt d - F: 93
kuyruklara dikmişsin? Mahallendeki fakirden, yoksuldan haberin var mı? Diyelim ki, oturduğun semtte gerçekten fakir ve yoksul yoktur. Koca şehirde ve gezip dolaştığı yerlerde hiç fakir görmüyor musun? Acaba, fakir şuna buna el açmak zilletine katlanan dilenci esnafından ibaret midir. Kaldı ki, onu o zillete düşüren de senin ve benim kaygusuzluğumuz, vurdum duymazlığımız değil midir? Rahmetli dedeni, nur içinde yatası babanı ve ananı ne çabuk unuttun! Onlar, etrafa kokusu yayılacak bir şeyler pişirince, sagdaki soldaki komşularına tattırmadan rahat edemez, o ni'meti gönül rahatlıgıyla yiyemezlerdi. Cızır cızır pirzolaları, balıkları balkonunda ızgara ederken, üst kattaki genç lohusa kadına tattırmak senin ve eşinin aklınıza geliyor mu? Evine götürdügün her hangi bir meyveden, yolda rastladığın fakir bir yavruya vermek içinden geçiyor mu? Tıka basa karnını doyurduktan sonra, tüttürdüğün sigarayı keyifli keyifli içerken ağız alışkanlığıyla dudaklarından dökülen (Ya Rabbi şükür!..) ile Hakka şükrettigini mi sanıyorsun? Rezzak-lâlem olan Rabbimiz (YE VE YEDIR!..) buyuruyor. Sen, bir dilim ekmek ve bir tas çorba vermezsen, o açın ve muhtacın rızkını bir başka vesile ile ihsan ve inayet buyuracaktır. Ne var ki, sen kulluk görev ve sadakatini yerine getirememiş olmanın hüsranı ile başbaşa kalacak ve aldandıgını o zaman anlayacaksın...
Zekâtını ve sadakanı ver!.. Bak, temiz ve helâl rızıklarla.
beslediğin, Hakka kıyam, rükû ve secde eylediğin bedenin bile en çok bir haftada kirleniyor ve yıkanmak, arınmak ihtiyacını duyuyorsun. Zekât da, Hakkın sana bahş ve ihsan buyurduğu malın ve paranın yılda bir kez arınıp paklanması ameliyesıdır. Vermezsen, kırlenır ve o kır ne kese, ne de sabun ile temizlenir. Allah Teâlâ, (VER...) buyuruyor, sen kım oluyorsun da vermiyorsun? Bugün kırkta birini vermekten kaçındıgın o mal ve parayı, yarın başkalarına bırakıp Hakkın huzuruna çıkacak ve hesabını vereceksin. Dahası da var; sevdigin ve biriktirdigin liracıkların kıyamette cehennem ateşinde kızdırılacak ve alnına, gögsüne, sırtına yapıştırılarak: (Allah yoluna sarfet diye verilen paralarını biriktirdin, kimseye metelik koklatmadın, bak bakalım tatlı mı imiş?) denilecek- Kimseye haksızlık etme, kimseye vurma! Hizmetçine, işçine, uşağına, hattâ yerli yersiz evlâdına dahi vurma! Haksız yere vurduğun her tokatın karşılığını, âhirette zebanilerden yiyeceğini de unutma!
Halka buğzetme, kimseyi hor, hakir görme, kimseyi kınama! Allahu tâlâ'nın yarattıklarına şefkatle, muhabbetle, merhametle muamele et! Sen, başkalarını sevmesini bil ki, başkaları da seni sevsin. Kendini bil, nefsinin aczini anla.
Nefsini bilmeyen kes can olamaz, Özü hayvandurür, insan olamaz!..
Sevmeyi bilmeyen, olmayı da bilemez. Insan hayatında, sevmekten ve sevilmekten üstün bir şey yoktur. Çevremizdekilere en büyük armağanımız ancak sevgi olabilir. Bugün, sıkıntısını çektiğimiz en büyük yokluk, birbirimizi lâyıkıyle sevmememizdir. Sen, bütün yarattıklarını sev ki, Allahu teâlâ da seni sevsin, Resûl-ü zişân senden razı olsun..
Dünya hayatında, hepimiz az veya çok bazı haksızlıklara, yanlışlıklara uğrayabiliriz. Kendimiz de, başkalarına haksızlıklar ve yanlışlıklar yapabiliriz. Bu hatalarımızın neler olduğunu, herkesten çok elbette kendimiz biliriz. Şu halde, bu hatalarımızı terketmeli ve o haksızlık ve yanlışlıklar zilletinden behemehal kurtulmalıyız. Kendimizde bulunan bir kötülük, bir başkasından zuhur edince feveran etmemeli, insaf ile düşünmeli ve herşeyden önce o kötülüğümüzü tashih ve islâha çalışmalıyız. Bize yapılan kötülüğe katlanamayarak intikam almağa kalkışırsak, aynı kötülüğün kendimizde de bulundugunu unutur ve günün birinde başkalarının da bizden aynı şekilde intikam almaga özenecegini hatırımıza getirmezsek, daima hüsrana uğrarız, bocalar dururuz. Binaenaleyh, şahsımıza ve mentaatlerımıze karsı ışlenılen hata ve haksızlıkları bağışlamasını ve bunları bize reva görenlerı attetmesıni bilmeli ve öğrenmeliyiz. Atalarımız: (Iyiliğe iyilik her kişinin, kötülüğe iyilik er kişinin işidir.) demişlerdir.
Elimizi, dilimizi ve bütün aza ve bedenimizi hayra ve hayırlı işlere alıştırmalı, kendisinden hayır umulan bir insan olabilmenin yollarını aramalıyız. Allah korusun, bunun zıddı olarak şerrinden korkulan bir insan oluverirsek, dünya ve âhiretimiz zindan ve sonumuz hicran ve hüsran olur. Müslüman o kimseye denilir ki, elinden ve dilinden bütün Müslümanlar emin olurlar. Mü'min o kimseye denilir ki, elinden ve dilinden bütün insanlar, bütün hayvanlar ve bütün yaratılanlar emin olurlar.