Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 182–188
hem hazretlerinin kim olduğu haber verilince de adamda şafak attı. Zira, bilindiği gibi Ibrahim Edhem hazretleri saltanatı ve tâc-ü tahtı terketmişti ama, ülkenin padişahı oğlu idi. Bu gerçeği öğrenen adamcağız, yaptığı korkunç hatayı anladı ve ayaklarına kapanarak kendisine yalvarmaga başladı:
— Beni bağışlayın efendim, zât-ı devletlerini tanıyamadım, sözlerinizin mânasını da anlayamadım ve büyük bir suç işledim, affediniz..
İbrahim Edhem hazretleri kendisinden sordu:
— Benden özür ve af dilemenizin sebebi nedir?
Adamcağız, utana sıkıla cevap verdi:
— Size haksız yere vurdum efendim, deyince şu cevabı aldı:
— A iki gözüm evlâdım! Asıl sen bana hakkını helâl et, bana vurduğun zaman elin kim bilir nasıl acımıştır..
Hikâyenin sonunu söylemege bilmem lüzum var mı? O genç adam, şeklen insan olduğu gibi, bu olaydan sonra mâna yönünden de insan oldu, ebedî saadet ve selâmete kavuştu.
Sözün burasında, ister istemez akla bir soru takılıyor:
— Bu hikâyeler iyi hoş ama, herkese aynı muamele yapılabilir mi? Her haksızlığa uğrayan bu şekilde af ve müsamaha ile karşılaşırsa, nizam-ı âlem büsbütün bozulmaz mı?
Bu çok haklı ve yerinde soruya biz de cevap verir ve deriz ki:
— Hayır, herkese bu şekilde muamele yapılamayacağı gibi, herkes böyle davranamaz. Insan hakkı tanımayan, kendisinden gayrı hiç kimsenin hak ve menfaatini korumayan, kalplerinde millet ve memleket muhabbeti bulunmayan, mahılûkata şefkat ve merhamet eylemeyen zâlimlere af ile muamele etmek, hainleri bağışlamak, o zalim ve hainlere yardım etmek, onların suçlarına ortak olmaktır. Arifler buyurmuşlardır ki:
— Zehirli ve azgın bir yılana, şefkat ve merhamet etmenin halka ihanet olacagı, hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamahdır.
HİKAYE Devrin padişahı, bir gün vezirine sordu:
— Istanbul'da veliyullah var mıdır?
— Vardır şevketli padişahım!
— Haydi beni götür, onu göreyim.
- Emredersiniz sultanım.
— Yanına gideceğimiz bu zatın gerçekten veliyullah olup olmadığını nasıl anlayacağız?
— Hiç merak buyurmayın, gayet kolaydır..
Padişah ile veziri, tebdil-i kıyafet ederek sokağa çıktılar ve Kapalıçarşı'da bir kumaşçı dükkânına girdiler. Vezir, selâmdan sonra, kumaşları görmek istediklerini söyledi ve top top kumaşlar önlerine indirildi. Her birini uzun uzun incelediler. Vezir, bir top kumaşı işaret ederek:
— Şundan bana yarım arşın kesebilir misin? dedi.
Dükkân sahibi, memnuniyetle müşterilerinin bu arzusunu yerine getirdi. Vezir:
— Bu galiba biraz az oldu, yarısı kadar daha kesebilir misin? dedi ve bu arzuları da is'af olundu. Vezir, başka bir top kumaşı göstererek:
— Bu kestigin parçaları beğenmedim, şundan yarım arşın kesebilir misin? dedi ve dükkân sahibi bu teklifi de reddetmedi. Velhasılı, bir çok toplardan böyle yarımşar arşın ve daha az kestirdiler ve sonunda vezir:
— Bunların hiçbirisi kesildikten sonra hoşuma gitmedi, almayacağım! diyerek dükkândan çıkmağa davranınca, kumaşçı, büyük bir sükûnetle:
— Fe-sübhanallah!.. diye gülümsedi ve padişah ile veziri bir çok kumaş kestirdikleri halde, hiçbirisini satın almadan dükkândan çıktılar. Padişah, vezirine:
— Şu kumaşçı gerçekten velilerden imiş.. Acaba, makamı bundan daha yüksek olan da var mıdır? dedi. Vezir:
— Beli sultanım vardır, cevabını verdi ve birlikte Sultanahmet'te karpuz satan bir diğer veliyullahın sergisine gittiler. Vezir, karpuz yığınlarının arasına girdi, rastgele karpuzları alıyor, elleri arasında sıkıştırıyor, sonra onu bırakıp bir başkasını alıyor ve sallıyordu. Böylece, bir kaç karpuz elledikten sonra, karpuzcu hafifçe vezirin omuzuna dokunarak:
— Bana bak efendi! dedi. Ben, o kumaş satan zat degi-
— 184 _ lim. Yaptıgın zararı ödemezsen, ensene öyle bir vururum ki, neye ugradıgını anlayamazsın..
Padişah, gerek kumaşçının ve gerekse karpuzcunun zararlarını ödedi ve saraya dönerlerken vezirine sordu:
— Bunlardan hangisi daha üstündür?
Bu defa da vezir gülümseyerek bu soruyu cevaplandırdı:
— Yerine göre sultanım! dedi. Adam olmağa kabiliyet ve istidadı olan kumaşçı eliyle irşâd olunur. Düşüncesi kıt ve irfanı kısır olan da, karpuzcunun muamelesiyle uyanır ve irşâd olunurlar.
Cenab-ı hak, cümlemizi rifk ve mülâyemetle gaflet uykusundan uyanarak, daire-i irşâda giren kullarından eyleye!
(Âmin...)
Allahu teâlâ, bütün mahlükatına yakındır. Mahlükat ise, Hak'tan ıraktır. Yaratılanlar içinde, Hakka en yakın olanlar insanoğulları olduğu gibi, en uzak olanlar da yine insanoğullarıdır.
Sureti insan, içi hayvan olursa kişinin;
Taşlar ile dögünüp, insanı bulmazsa ne güç...
Ademin gönlü evinde bahr-i umman gizlidir, Daima susuz gezip, ummanı bulmazsa ne güç...
Bunda gelmekte murad çünkim Hakkın irfanıdır, Ey Niyazi! Kişi ol irfanı bulmazsa ne güç...
İnsanoğullarının, Hakka yakınlık mertebelerini af yönünden arz ve izah etmege çalıştım. Kurbiyyet makamında bulunan Evliyâ'ullahın kendilerine karşı işlenen hata ve haksızlıklara karşı nasıl davrandıklarını bazı örnekler vererek açıklamak istedim. Bu söylenilenleri dilerseniz bir kerre daha özetleyelim:
1. Sana vurana, vurdugu tokadın şiddet ve kuvvetini geçmemek üzere bir tokatla mukabele edebilirsin.
2. Sana vurulan tokada sabır ve tahammül gösterir ve vuranı da affedersin.
3. Sana vurulan tokada sabır ve tahammül gösterir, vuranı da affeder ve içinden ona kin ve nefret duymazsın.
4. Sana vurulan tokada sabır ve tahammül gösterir, vuranı affeder, ona kin ve nefret de beslemedigin gibi, sırası gelince ona ikram ve iltifatta da bulunursun.
Bu dört derece ve mertebe arasındaki farkları, senin irfan ve iz'anına terkeder ve bunlar üzerinde derin derin düşünmeni de hâlisane dilerim. Niyazi-i Mısrî hazretlerinin yukarıya aynen iktibas eyledigim nutuklarında gayet belig ve veciz bir üslûp ve ifade ile beyan buyurdukları gibi; insanın insanlıgını bulması, gönül evinde gizli ummana vasıl olması, ancak ve yalnız irfan ile mümkündür. Bu irfan olmazsa, insan insanlıgına kavuşamaz. Hayvan yükü ile kitap okusan eğer irfan ni'metinden mahrum isen, senin o kitaplarını yüklenip taşıyan hayvana, taşıdığı kitapların hiçbir faydası olmayacağı gibi, sana da feyiz vermez. Okuduklarınla âmil ol ki, bu sıfattan kurtulup irfana erebilesin. Amil olmak da yeterli değildir, amellerini ihlâs ile yap ki, muhlislerden olasın ve Hak seninle olsun...
Ben kulum demekle kişi kul olmaz, Aczini bilerek kul olmayınca!...
Ummet-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) içinde Allahu teâlâ'ya dost olanlar vardır. Allahu teâlâ'nın da dostluklarına kıymet ve ehemmiyet vererek yücelttiği velilerden, Hak ile aralarındaki bu muhabbetin nişânesi olarak Allah celle bazı kerametler zuhura getirir. Ancak, Hak velileri bu kerametlerinin insanlar tarafından bilinmesini aslâ istemezler.
Çünkü, keramet izharı suretiyle hakka kurbiyyetlerinin halk tarafından bilinmesine rizaları yoktur. Allah celle ise, zât-1 ahadiyyetine bağlı ve âşık olanların bu aşk ve muhabbetlerini kullarına göstermek ister. Hak velilerinde bu aşk ve muhabbet nişanesi bazan musibet, bazan killet, bazan illet, bazan lûtuf, bazan keramet-i ilmiyye, bazan keramet-i kevniyye ve bazan da keramet-i vücudiyye olarak tezahür eyler. Zuhura gelen bu kerametlerin insanların hoşuna gitmeyecek ve insanlar nazarında zâhiren çirkin gibi görünecek olanlarını seçmelerinin sırrı ve hikmeti işte budur. Insanlara güzel görünecek ve onların ilgilerini çekecek ve Hak ile aralarındaki sırrı açıklayabilecek kerametler izharından kaçınırlar.
Hz. Eba-Bekir-is-Sıddıyk radıyallahu anh efendimiz, dualarında:
— Yâ Rab! Kıyamet günü vücudumu o derece büyüt ki, cehennemi tamamiyle doldursun ve orada ümmet-i Muhammed'e hiç yer kalmasın! buyurmuşlardır.
Sıddıyk-1 Ekber, şöyle de dua edebilirlerdi:
— Yâ Rab! Beni, cennetinin kapısında beklet, oraya gelen ümmet-i Muhammed'in elinden tutayım ve onlarla birlikte cennete gireyim!..
Hayır! Bu ikinci duayı yapmamışlardır. Bil'akis, mübarek vücutlarının, cehennemi tamamiyle doldurmasını ve cehennemde kimseye yer kalmamasını niyaz etmişlerdir. Yani, ümmet-i Muhammed uğrunda kendilerini feda etmişlerdir.
Hz. Imam-1 Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimiz de, sıratın başında durmayı ve sıratı geçmeğe kadir olamayarak cehenneme yuvarlanacak günahkâr mü'minter. Ömrine nâyalşirm eği terendi ve di vaz meti ulammed'in günahlarının yarısının cezasını bizzat çekmeği, Hz. Osman radıyallahu anh efendimiz ümmet-i Muhammed'in günahlarının üçte birini yüklenmegi taahhüt buyurmuşlar, Seyyide't-ün-nisâ Hz. Fatıma't-üz-Zehrâ Radıyallahu anhâ validemiz ise, ümmet-i Muhammed'in amelleri tartılırken sevgili yavrularının kanlı gömlegini terazinin sag kefesine koyarak sevaplarının ağır gelmesini sağlamayı temenni ve niyaz eylemişlerdir.
Hz. A'işe radıyallahu anha validemiz ise:
— Bu ümmetin annesi benim. Evlâtlarım. cehennemde azap çekerlerken, benim cennette sefa sürmeme imkân ve ihtimal yoktur. Evlâtlarımı nereye koyarsan, beni de oraya koy, beni evlâtlarımdan ayırma, diye tazarrû ve niyazda bulunmuşlardır.
Sahib-i şefaat-i kübrâyı saadet efendimiz de, kıyamet günü arşın önünde mübarek ve mukaddes yüzünü secdeye koyacaktır. O mukaddes yüz ki, yerlerin ve göklerin, bilinen ve bilinmeyen, görünen ve görünmeyen âlemlerin müstakillen nâliki ve sahibi, işte o yüze, o yüzün nuruna ivahlığına, Kur'an-ı azim-ül-bürhanda Duhâ sûre-i celilesin de yemin etmiştir:
FEUE,02215 Ved-duhâ vel-leyli izd secâ...
Ed-Duhâ: 1-2 Meal-i münifi: Kuşluk vakti hakkıyçün, karanlığı sükûn ve istikrar bulan gece hakkıyçün...
Ve o Nebi-i zişânın muhteşem hayatına da, yine Kur'an-ı azimde:
Le'amrüke...
El-Hicr: 72 Meal-i münifi: Habibim Ahmed, Resûlüm yâ Muhammed!
Hayatın hakkıyçün..
Evet, şefi-ul-ussât fi-yevm-il arasat efendimiz hazretleri, böylesine taltiflere mazhar olan mübarek yüzünü arşın önünde secdeye koyacak, Hakkın üzerine yemin ettigi ömr-ü azizini ümmetinin nârdan necatı ve azab-1 ilâhiden halâsı için fedaya hazır bulunduğunu arz edecektir. Yalnız, kendi nefsini de feda etmekle de yetinmeyecek, en sevdiklerini ve zât-1 akdes-i risaletpenâhilerine ait herşeylerini ümmeti uğrunda feda eyleyecek ve:
— Yâ Rab! Nefsim, Fatımam, A'işem, Hasan ve Hüseyin'im, Ummü Gülsüm'üm, Rukiyem, Zeynebim, mâ'sum yavrum Ibrahim'im, Kasım'ım ve Tayyib'im feda olsun, onları yak ümmetimi yakma! Kâfi gelmezse, beni de yak ama, ümmetimi bağışla bana, affet onları, diye ağlayıp niyazda bulunacaktır.
Elbette ve elbette ümmet-i merhumesini azaptan ve ikaptan kurtaracaktır.
Işte, mekârim-i ahlâkiyye dediğimiz üstün ahlâkın en üstün mertebesi olan bu ahlâk, muallim-i Hak ve imam-1 Enbiyây-ı mutlâk efendimizin vârisleri olan ashap ve evlâdından ve velilerinden zuhura gelecek olan kerametlerin fedakârlık cihetinin kendilerinden tezahür etmesini arzu ederler.
Yoksa, rastgele keramet izharı veliler lisanıyla HAYZ-I RICAL'dir. Yani, kadınlar aybaşı hallerinde nasıl huzur-u haktan mahrum olurlarsa, kendiliklerinden keramet izharına özenenler de, kadın gibi hayız görmüş, hak huzurundan mahrum kalmış olurlar. Hak velileri, tayyi mekân gibi, duvarın yürümesi gibi, bir hayvanın konuşması gibi insanların hoşuna gidecek kerametler izharını bu yüzden istemezler. Fakat, insanlara çirkin gibi görünen, oysa aslında hiç de çirkin olmayan kerametlerin zuhurunu seve seve beklerler.
Demek oluyor ki, nefse hoş gelmeyen ve çirkin görünen bir çok ameller, aslında rizayı ilâhiyye daha yakındır.
Bakınız, velilerden bir veli nasıl dua ediyor:
— Yâ Rab! Ummet-i Muhammed'e vereceğin bütün kaza ve belâları, bütün hastalık ve musibetleri bana ver, beni onlara kalkan et, ümmet-i Muhammed'e gelecek kaza ve belâlara, hastallk ve musibetlere ben siper olayım.
Bu ve buna benzer örnekler, saymakla ve yazmakla tükenmez:
Biz, tarik-i aşkın aşıklarıyız;
Baş ve can vermişiz, canân bizimdir..
Ne gamdan kaçarsın divane gönül, Kâşâne bizimdir, mihman bizimdir..
Bu nükte yetmez mi ârife kâfi, Sırra mahrem olan söylemez lafı, Çık aradan sofi, değilsin sâfi;
Tekke-i aşk içre devran bizimdir..
Ümmet-i Muhammed arasındaki velilerin fedakârlıklarla dolu olan menkibelerini, ', arzu edenler bu konuda yazılmış eserlerden ibretle okuyabilirler. Ehlullah'tan bir çokları, kendilerini feda etmek suretiyle Ummet-i Muhammed'i kurtarmışlardır. Bunlar, sayılamayacak kadar çoktur.
Bu veliler içinde öyle zevat vardır ki, kendisine karşı işlenilen suçu yalnız affetmekle kalmamış, üstelik o haksızlıgı yapana ikramda bulunmuşlar ve o kimsenin affı için Allahu azim-üş-şâna günlerce yalvarıp yakarmışlardır. Hatta, aralarında öyleleri görülmüştür ki, kıyamet günü kendilerine zulmedenlere şefaat edeceklerini beyan ve ilân buyurmuşlardır. Unutmamalıdır ki, bu zevat-ı âlişan kerameti vücudiyyeye malik olan mutlu ve kutlu kişilerdir.
Yeri gelmişken kaydediverelim:
Evliyâ'ullaha bahş ve ihsan buyurulan kerametler üç nevidir:
1. Keramet-i kevniyye 2. Keramet-i ilmiyye 3. Keramet-i vücudiyye'dir.