Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 176–181
VE IN TA'FU = Eğer, size karşı yapılan hata ve haksızlıklar:, suç ve günahları Allah rizası için bağışlar ve affederseniz, size karşı o hata ve haksızlığı işleyenin sizden af ve özür dilemesini kabul ederek bagışlar ve bir daha da suçunu ne kendisine, ne de başkalarıa açıklamayarak örtecek olursa niz...
FE-INNALLAHE GAFURUN RAHIYM = Allahu teâlâ da, sizin zât-ı ülühiyyetine karşı işlediğiniz isyan ve günahlarınızı bağışlar ve affeder. Siz nasıl ki, hasımlarınızı bagışlamış ve affetmişseniz, aynı şekilde affı ilâhiyye mazhar olursunuz.
Muhterem din kardeşlerim:
Bu dünya âleminde, Allahu azim-üş şânın sevdiği ve razı olduğu amellerden birisi de affetmek ve bağışlamaktır.
Affetmekte başka bir zevk, bağışlamakta da başka bir haz ve lezzet vardir. Affet ki, affolunasın, merhamet et ki, merhamet olunasın, bağışla ki bağışlanasın.. Rabbimiz de affedicidir. ve affı sever. Affı sevdiği için de, affeden kulunu da sever. Kulunu da sevince, onu cennetine koyar ve kendisinden razı olur.
Hemen şunu da ilâve ediverelim: Malüm olduğu vechile, kalpleri iyman ve islâm ile yumuşamış olan kişiler, kendilerine karşı işlenilen kötülük ve haksızlıkları affeder ve bağışlarlar. Kalpleri yumuşak olanlar, Allahu tâlâ'nın af ve mağfiretine lâyık olurlar. Zira, Allah sevgisi ve Allah korkusu ile dolu olan kalpler, merhametli ve yumuşaktırlar.
Rabbim cümlemizi korusun, bunun zıddı olarak kalpleri taştan katı olan şakilerde ne iyman, ne muhabbet ve ne de merhamet duyguları barınamaz. Bu gibiler, kendilerine karşı işlenilen kötülük ve haksızlıkları affetmek şöyle dursun, kin ve intikam hırsları hergün biraz daha artar, öc almadan rahat edemezler. Bu kin ve intikam ise, onları ebedi makarrı olan cehenneme kadar sürükler.
Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz: (MEN LEHU KİNÜN LEYSE LEHU DİNÜN = Her kimin kini varsa, onun dini yoktur.) buyurmuşlardır. Allahu teâlâ da katı kalpli olanları zemmetmiş ve: (Katı taş çatlar, içinden su fışkırır. Katı kalplilerin gözlerinden ise, Allah korkusuyla bir damla yaş akmaz.) buyurmuştur. Netekim, Haşr sûre-i celilesinin 21. âyet-i kerimesinde: (Eğer, biz Kur'an-ı azimi dağlara indirseydik, Allah korkusuyla o daglar erirdi...) buyurulmuyor mu? Oysa, katı kalpli olanlar, kendilerine karşı iş-
lenilen hata ve haksızlıkları aslâ affetmezler, o hata veya haksızlığı işleyenin özrünü dahi kabul etmezler, bunun bir düşmanlık sonucu değil, yanlışlıkla işlenmiş olabileceğini akıllarına bile getirmek istemezler. O hata ve haksızlığı yapanı affetmemekle, Allahu tâlâ'nın da kendilerini affetmeyeceğini ise hiç düşünemezler.
Şimdi ben müsamahanıza ve affınıza sıgınarak, işlenen hata veya haksızlığa karşı özür ve af dileyenleri mâ'zur görmeyen ve affetmeyenlere soruyorum:
Sana karşı o hata ve haksızlıgı işleyen de, nihayet senin gibi etten, sinirden ve kemikten ibaret bir insandır. Senin gibi onun da evveliniz bir katre meni ve âhiriniz ciyfe ve toprak! O kötü gördüğün ve affetmek istemediğin kötü sıfatlar, aynen sende de var.. O, hatasını ve haksızlığını anlamış, sana karşı işlediği haksızlıktan ötürü özür ve af diliyor ve sen de onu affetmiyorsun! Beri tarafta, senin Rabbine karşı işlemiş olduğun sayısız isyan, nisyan, hata ve günahların, suçların ve kabahatlerin var.. Rabbin, bu suçlarından dolayı seni affetmeyecek olursa halin nic'olur hiç düşündün mü?
Yerlerin ve göklerin, görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen âlemlerin Rabbi ve mürebbisi, senin binbir kusurunu ve ayıbını Settâr sifatıyle örtüp dururken, sen senin gibi bir insan olan din kardeşinin kusurunu neden örtmüyorsun? Eger, günün birinde senin de kusurların ve ayıpların açılır ve açıklanıverirse, Allahu teâlâ işlediğin günahlardan ötürü seni affetmeyiverirse, başına geleceklerden haberin var mı? Sana karşı hata ve haksızlık edeni affet ki, Allahu teâlâ da seni affetsin, din kardeşlerinin kusurlarını ve ayıplarını ört ki, Allahu teâlâ da senin kusurlarını ve ayıplarını örtsün, başkalarını hoş gör ki, sen de hoş görülesin, bağışla ki bağışlanabilesin. Cezalandırmak beşeri, affetmek ilâhîdir.
Habib-i Kibriyâ, server-i Enbiyâ vel-asfiyâ aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tehâyâ efendimizin:
Men lehü kinün leyse lehu dinün...
(Her kimin kini varsa, onun dini yoktur.)
Envâr-Ül-Kulûb, Cilt 1 - F: 12
buyurduklarını yukarıda bir kerre daha söylemiştim. Bir insanın, dinsiz olması ne demektir, anlayabiliyor musun? Basit bir kin ugrunda, dinden mahrum kalmayı nasıl göze alabiliyorsun? Kalplerinde Allah sevgisi, Allah korkusu olanlarda kin olmaz. Öyle ise, senden özür dileyeni affet ki, Allahu azim-üş-şân da seni affetsin!
Ben dahi âşık-ı râh olam dersen, Eve-i semâvata mâh olam dersenl, Selâmet şehrine şah olam dersen, Gördüğün ört, görmediğin söyleme!..
Şimdi, kulağından gaflet pamuğunu çıkar da beni iyi dinle! Dost acı söyler. Fakat, unutma ki ilâç diye aldığımız maddeler de ekseriya acı olur. Yutarken veya içerken biraz zor gelir ama, kana karışınca insana şifa verir. Söylediklerim, sana da acı gelmesin. Insaf ile düşünür ve vicdan terazisine vuracak olursan, haklı olduğumu, hakkı söylediğimi ve hakikati salık verdiğimi anlarsın. Eğer, bu söylenilenleri hayatına da tatbik edersen, yalnız mâ'nen huzura varıp rahatlamakla kalmaz, insan-i kâmil olursun. Allahu teâlâ senden razı ve Resûl-ü zişân hoşnut olur, ebedi saadet ve selâmete erersin.
Buraya kadar anlattıklarımı islâmî, insanî ve ahlâki bakımdan özetleyecek olursak, karşımıza dört mertebe çıkar:
BİRİNCISI: Sana karşı herhangi bir hata ve haksızlık edene, işledigi bu hata ve haksızlık miktarını geçmemek kayıt ve şartiyle mukabele edebilirsin. Ancak, bu mukabele edişinde haddi tecavüz eder, aşırı gider ve ölçüyü kaçırırsan, zâimlerden olursun. Allahu teâlâ zâlimleri sevmez, zâlimleri sevenleri de, hatta zulme meyledenleri de sevmez. Zâlimler, dünya ve âhirette yardımcı da bulamazlar. Bu gibileri, yakın bir zamanda cehennem ateşleri kuşatıverir. Binaenaleyh, sana bir tokat vurana, yedigin tokat şiddet ve kuvvetinde bir tokatla mukabele etmen, bu şartlar ve ölçüler içinde caiz görülebilir ki, bu en alt mertebedir.
İKİNCİSİ: Kibâr-1 Evliyâ'ullah, tokata tokatla mukabele edilmesini doğru ve makbul bir hareket saymamışlardır.
Sebebi de şudur:
Sana vurulan tokata mukabele etmek ve hakkını almak için atacagın tokat, onunkinden şiddetli ve kuvvetli olursa, zâlimlerden olursun ki, küçümsenecek bir hal değildir. Asıl
mühim olan sebebi ise, sana tokat atanın yine hırsına ve öfkesine mağlûp olarak sana ikinci bir tokat atması ihtimalidir. Bu takdirde, o sana sen ona derken, iş büyük bic kavgaya dönüşebilir ve hal fitneye tahavvül eder. Bunun için, sana tokat vurana mukabele etmemen, sana kötülük ve haksızlik edene sabretmen, hakkında daha hayırlı olur. Bu sabır ve tahammülü gösterebilmen, elbette mukabele etmenden daha üstün ve hayırlı bir derece ve mertebe ihraz etmen demektir.
Fakat, bunun fevrinde ve bundan da üstün derece ve mertebeler vardır.
ÜÇÜNCÜSÜ: Sana vurana veya sana herhangi bir hata ve haksızlıkta bulunana mukabele etmez, sabır ve tahammül göstermekle de kalmaz, bundan dolayı ona kin ve nefret de duymazsın. İşte, bu daha üstün ve hayırlı bir derece ve mertebedir. Ancak, bunun da fevkinde ve bundan da üstün bir derece ve mertebe daha vardır.
DÖRDÜNCÜSÜ: Sana vurana veya sana herhangi bir hata ve haksızlıkta bulunana mukabele etmezsin, sabır ve tahammül gösterirsin, bundan dolayı ona kin ve nefret de beslemezsin ve üstelik yeri ve sırası gelince kendisine ikramda bulunursun. Işte, bu hepsinden üstün bir derece ve mertebedir, şüphesiz hepsinden de â'lâ ve efdaldir ve bir bakıma kemal işaretidir. Allah celle celâlühu, Kitab-ı keriminde şu mübarek âyet-i celile ile bizleri irşâd buyurmakta, felâh ve necata çağırmaktadır:
Ve in âkabtüm fe-âkıbû bi-misli mâ ukıbtüm bih ve le-in sabertüm le-hüve hayrün lis-sâbiriyn vasbir ve mâ sabrüke itla Billahi ve lâ tahzen aleyhim ve la teka fi daykin mimma yemkürûne innallahe mâ'alleziyn'et-tekav velleziyne hüm muhsinan...
En-Nahl: 125 - 128
Meal-i münifi: Eger, bir kimseye ikabederseniz, ikabolundugunuz gibi ikabedin. Yemin ederim, eger sabreder ve mukabele etmezseniz, bu davranış sabredenler için intikamdan daha hayırlıdır. Habibim Ahmed, Resülüm yâ Muhammed! Sabret, senin sabrın ancak Allahu tâlâ'nın yardımı ve inayeti iledir. Onların yüz çevirmelerine mahzun olma, ettikleri mekr ve hiyleden de telâş ve sıkıntıya düşme. Elbette, AIlahu teâlâ, küfür ve mâ'siyyetlerden sakınanlar ve daima iyilik edenlerle beraberdir.
Bunları böylece bildikten ve belledikten sonra, bir gerçeği daha öğrenmemiz gerekir. Birbirinden üstün ve hayırlı bu muameleleri yerinde ve zamanında uygulayabilmek, hangisinin hangi kimselere tatbik olunabileceğini kestirmek lâzımdır.
Insan suretinde olan hayvan, sana herhangi bir hata ve haksızlık yaparsa, aynen mukabele etmen lâzımdır ki, bir daha sana ve senin durumunda olanlara böyle bir davranışta bulunmağa cür'et ve cesaret edemesin. Yani, demek isterim ki, yukarıda saydığım derece ve mertebeler, adamına göre degişir. Bunları yerli yerinde, sırası ve zamanı gelince tatbik etmek, senin irfan ve iz'anına bağlıdır. Bir şirretin haksızlığına mâ'ruz kalır ve ona aynen mukabele ederek hakkını aramazsan, senin efendiliğini ve müsamahanı kendisinden korktuguna hamleder ve hele böylesine üstelik ikram ve iltifatta bulunursan, işi büsbütün azıtır, halkın başına belâ kesilir ve herkesi haraca bağladığı zannına kapılır.
Hak velileri, kendilerine karşı yapılan hata ve haksızlıkları affetmişler ve bu suçu işleyenlere ikramda bulunmuşlarsa da, onların hak nazarıyla nazar ettiklerini ve kendilerine karşı haksızlık edenlerde insan olmak istidat ve kabiliyeti müşahede ederek onları doğru yola getirebilmek niyyeti ile bu çekilde davrandıklarını da hesaba katmak gerekir. Netekim, kendilerinde insan olma, iyman ve islâma gelme yeteneği bulunanlardan bir çogu, işledikleri suça mukabil, gördükleri ikram ve iltifat neticesinde irşâd olunmuş, kısa zamanda hak ve hakikat yollarını bulmuşlar, adam olmuşlardır.
Iksir-i â'zamdır nutk-u ehlullah, Bir nefeste hâki kimya ederler, Hakkın esrarından onlardır agah, Ve lâkin surette ihfa ederler...
HIKAYE Bayezid-i Bestami (Kuddise sirruh) hazretleri ki, asıl adları TAYFUR idi. Hz. Imam-1 Cafer radıyallahu anhın rahle-i tedrisinde feyizyâb olmuş, hal ve kal ilmini müşârünileyhten ahz ve tahsil eylemiştir. Mürşidine pınardan su taşıdığı için Hz. Imam-ı Cafer radıyallahu anh efendimiz, kendilerine (Sakam!..) derlerdi.
Günlerden bir gün, adamın biri, düşmanına benzeterek Bayezid-i Bestamî hazretlerinin başına sopa ile vurmuştu. Fakat, o derece şiddetli bir darbe idi ki, sopa hazretin mübarek başında iki parça olmuştu. Bu haksızlıga şahit olanlar, sopa vurana:
— Behey zâlim! Allah'ın bu sevgili kuluna el kaldırmaga ve başına sopa ile vurmağa utanmadın mı? diyerek mütecavize hücum ettiler. Bayezid-i Bestamî hazretleri ise, büyük bir sükûnetle aralarına girerek:
— Bizi tanıyamadı da ondan vurdu. Ben, kendisinden dâvacı ve şikayetçı degilim, buyurdu ve o adama başında kırılan sopanın ucretini odedi ve kendisinden özür diledi:
— Beni birisine benzetmiş olacaksın. Bu yüzden zarara da girdin, diyerek kendisine kırılan sopasının yerine bir yenisini almak için para da verince, kendisinde esasen insan olmak istidadı bulunan o zat, hazretin elinden tutmuş ve o mübarek eli bir daha da bırakmayarak Hakka vuslât etmiştir.
HIKAYE Ibrahim Edhem kuddise sirruh efendimiz de, bir mecliste halkı irşâd için, padişah sarayları ile kabirler arasında bir mukayese yapmışlar ve şöyle buyurmuşlardı:
— O muhteşem saraylar ve kâşâneler fâni ve geçicidir.
Asıl imâr edilmesi gereken yerler kabirlerdir. Saraylara ve ibadet vere özt ve dyin, sahin amellere pü telhid iegm amm!
Hazır bulunanlardan birisi, işin inceliğini kavrayamayarak birden öfkelendi:
— Bu softalar da padişah sarayına karışırlar, kabre karışırlar, herşeye bir kulp takmaga çalışırlar, diyerek hazrete şiddetli bir tokat patlattı. Patlattı ama, kendisine Ibrahim Ed-