Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 168–175
buyurauğu hiçbir ni'mete hakkiyle ve lâyıkıyle şükretmege muktedir olmadığını, olamayacağını anlaması, aczini itiraf etmesidir. Böyle yapanlar, şükür ve meşkûr, muhib ve mahbub ancak Allahu tealâ hazretleri olduğunu bilirler, vücud-u vâcib-ül-vücuddan gayrı bir meveut olmadığının şu'uruna varırlar, kul için şükrün kemal olduğunu anlarlar.
Sözü uzatmak neye yarar?
Şükrün bir vechi de, Allahu teâlâ'ya teşekkür etmek, küfrü terkeylemek, Allahu azim-üz-şânın sevdigini sevmek, sevmediğini sevmemek, Rabbinin kendisine bahş ve ihsan buy'urduklarına kanaat etmek, sabır ve tahammül göstermek ve elden geldiği, güç yettiği kadar istikamet üzere bulunmağa cehd ve ihtimam etmek, zengin zenginligine, fakir fakirliğine, hasta hastalığına, sıhhat ve âfiyette bulunan, sıhhat ve âfiyette bulunduğuna hakkıyle ve lâyıkıyle şükretmekdir.
Nice fakir görünenler vardır ki, kendilerine zenginlik verilse mutlâka azarlar. Insanlar, onların şerlerinden kurtulamaz. Netice itibariyle dünya ve âhirette azap ve iztiraba duçar olur. Böylelerinin, dünyada fakir olarak yaşamaları elbette ve etbette zengin olmalarından daha hayırlıdır ve yararlıdır.
Ne var ki, bizler kıt ve kısır görüşlerimizle, dar ve kısıtlı anlayışımızla olayları yorumlamağa ve hükme varmağa çalışır ve ekseriya aldanırız. Bu risâleciğin mü'ellifi olan fakir, nice sofuları gördüm ki, başlarını secdeden kaldırmaz, hemen imamın arkasında ve ilk safta namaz kılabilmek için sabahın erken saatlerinde cami-i şeriflere koşarlardı. Sonra, Allahu tealâ bunlardan bazılarına servet ve zenginlik ihsan buyurdu. O sofularda ne iyman, ne islâm, ne namaz, ne niyaz, ne cemaat ne hayır hasenât kalmadığı gibi ibadullahın ırz ve namuslarına tasallût etmeğe başladılar. Insan olarak yaratıldıkları halde, âdeta hayvan sıfatına büründüler, sonunda sürüm surüm süründüler. Eger, onlar fakir kalsalardı, ni'met şeklinde görünen bu nikbet ve musibete, bu azap ve iztiraba mâruz olmazlardı.
Cenab-ı Hakka hamd-ü senâ ederiz ki, file ve deveye kanat vermemiştir. Eger, bu iri mahlûklara kanat verilmiş olsaydı, hiç kimsenin evinin çatısı ve tavanı sağlam kalmazdı. Allah azze ve celle herşeyi hakkıyle bilir. Kullar, bu hakikati göremezler.
HIKAYE Kelimullah Hz. Musa aleyhisselâm, tur-u Sinâ'ya giderken, yolunun üzerinde anasından doğduğu gibi çırıl çıplak, edep yerlerini örtmek için vücudünü kumlara gömmüş birisini gördü. O kimse, fakirliginden ve yoksulluğundan yakınarak Allahu tealâ'nın kendisine biraz dünya malı ihsan buyurması için niyazda bulunmasını Hz. Musa aleyhisselâmdan rica etti. Hz. Musa aleyhisselâm ona:
— Senin bu halin, zengin olmandan daha hayırlıdır. Sabret ve Rabbine şükreyle! diye ögüt verince, o kimse:
— Şükür mü edeyim? diye sordu. Görüyorsun ki, ayağıma giyecek donum bile yok, çırçıplağım ve utancımdan kumlara gömülmüşüm.
Hz. Musa aleyhisselâm cevap verdi:
— Edep yerini örtecek kum bulabiliyorsun ya! Ona da şükret...
O kimse, itiraz edecek oldu:
— Ya Nebiyallah! dedi. Buna da şükür olur mu? Ben, kum için şükretmem...
Daha sözlerini bitirmemişti ki, şiddetli bir kum fırtınası esmeğe başladı ve kum için şükretmeyeceğini söyleyen adamcağızın üzerindeki kumlarda savrulup gidince, her yanı açık orta yerde kala kaldı.
Bu halde kimseye görünmekten hayâ ederek, şükretmediği kumlardan bir miktar ele geçirmek için sahraya doğru yürüdü gitti.. Hâlâ da gitmekte..
Aklını başına al, iyi düşün! Seni de beni de örten, ele güne ayıplarımızı göstermeyen kumlar var. Settâr-el-uyûb olan Allah Teâlâya şükretmezsek, üzerimizden sütresini kaldırıverir de, edep yerini kumla örten zavallı gibi ortalık yerde kalıveririz. O zaman, halk arasına ne yüzle çıkarız, kimin yüzüne bakarız? Dünya hayatında hiçbir şeye malik değilsek bile, birçok suçlarımızı ve kabahatlerimizi örttügünden dolayı Rabbimize şükretmeyecek miyiz? Mâ'azallah, o ayıplarımız meydana çıkıp açıklansa, camiye cemaate mi gidebiliriz? Kahveye, sayhaneye mi oturabiliriz? Dost veya düşman, insanların yüzlerine mi bakabiliriz?
Yarın kıyamette bizi örten kumlar uçuşacak, bütün ayıplarımız meydana çıkacak. Bütün mahşer halkına rezil olacağız. Huzur-u hakta, enbiyâ ve evliyâ karşısında zelil ve hacil kalacağız. Dünya hayatında, halka karşı zâhiren ismimizi ve cismimizi has eyledik. Oysa, halkın görmedigi yerlerde üçyüz meleğe ve bu meleklerin Rabbine tenhada bulunduğumuz zannıyla hem gönlümüzü, hem cismimizi pas eyledik.
Rabbimize şükredelim ki, bizi dünyada örttüğü gibi yarın mahşer yerinde de Settâr ism-i celiliyle tecelli buyurup ayıplarımızı açıklamasın, Habib-i edibine bağışlasın ve hepimizi affı, rahmeti ve magtiretiyle yarlıgasın...
HİKAYE Yine Hz. Musa aleyhisselâm, Tûr'a giderken karşısına birisi çıktı:
- Ya Nebiyallah! dedi. Rabbine niyaz et; ben fakirim, bana biraz dünya malı versin. Mülkünden bir şey eksilmez.
Hz. Musa aleyhisselâm kendisine cevap verdi:
— Evet, mülkünden bir şey eksilmez ama, senin eline dünya malı geçince senden pek çok şey eksilir. Onun için, sen haline şükret O zat israr etti:
— Ya Nebiyallah! dedi. Kerem buyur, Rabbine niyaz et, bana biraz dünya malı ihsan buyursun..
Hz. Musa aleyhisselâm, Tûr'a vardı, Rabbiyle söyleşti, Allah azze ve celle hitap buyurdu:
— Ya Musa! O kuluma haber ver, kendisine zenginlik ihsan edeceğim. Fakat, kendisini korusun...
Hz. Musa aleyhisselâm, bu emr-i ilâhiyyi o zata tebliğ etti. Müsebbib-ül-esbab olan Rabbil-alemiyn, zengin bir kadını o kuluna âşık etti, evlendiler. Kadın bir süre sonra ölünce, bütün malı ve mülkü o adama kaldı. Bu büyük ni'mete, rica minnet mazhar olan o nankör, şükrünü artıracağı yerde kütran-ı ni'mete başladı. Hergün biraz daha azdı ve azıttı. Kızgin güneş gören zehirli yılan gibi, etrafında kimi görse sokmağa, zehirlemeğe başladı ve sonunda da belâsını buldu.
Hz. Musa aleyhisselâm, yine bir gün Tûr'a giderken, darağacında asılı birisini gördü, kim olduğunu sordu, dediler ki:
— Bu adam, fakirken gayet iyi bir insandı, âbid, zâhid bir kişiydi. Sonra, zengin bir kadınla evlendi ve karısı ölün-
ce de bütün malı mülkü kendisine kaldı. Ondan sonra da azdı da azdı. Herkesin ırz ve namusuna tasallût etmege, şunun bunun karısına kızına göz dikmege başladı. Parasına güvendiği için, elinden gelen kötülüğü ardına koymadı ve sonunda işledigi agır bir suçtan ötürü sehpada can verdi.
Hz. Musa aleyhisselâm, Tûr'a vardı. Allahu azim-üş-şân kendisine hitap buyurdu:
— Daragacında gördügün kimdi ya Musa?
— Ya Rab! Sen herşeyi hakkiyle bilensin...
— Bir zamanlar, zenginleşmesi için niyazda bulunmani rica eden kulumdu. Ona, zenginlik ihsan ederken kendisini korumasını da irade eylemiştim. Işte, o zenginliğin sonunda böyle daragacında can verdi, buyuruldu.
Ashaptan Salibe de böyle oldu. Onun kıssasını da İRŞÂD adındaki kitabımızda sunmuştuk.
Kula düşen görev şükretmektir. Zengin zenginligine, fakir fakirligine şükredecektir, sabredecektir, hamd-ü senâ edecektir. Kaderimiz, meçhul bir perdedir. Perde kalkınca, arkasında neler saklı bulunduğuna vakıt oluruz. Allahu tealâ, neylerse güzel eyler:
Deme şol niçin şöyle, Yerincedir ol öyle, Bak, sonunu seyreyle;
Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler...
Ey bizi yoktan var eden Allah! Bizi, ni'metlerine garkeyleyen Allah! Sana, yüzbinlerce şükürler olsun.. Şükür ya Rab..
Şükür ya Rab.. Şükür ya Rab: Bizi, şükründen ayırma.. Bizi, hamdinden sıyırma.. Iymanlı yaşat, iymanlı öldür, lûtfunla güldür, kalplerimizi aşkınla doldur, fazl-ü kereminle oldur, iymanın ve islâmın kadrini bildir, cemalini gördür, zira seni tanımayanın basireti kördür, lûtfü inayetin gelsin cûş-u huruşa, Habib-i edibinin aşkıyla gönüllerimiz tutuşa, tathir eyle kalplerimizi ricisten, koru ve kolla bizi mel'un Iblis'ten, iyman ile göçelim, hayrı şerri seçelim, ni'met verip azdırma, rızık için diyar diyar gezdirme, bizi din ve devlet düşmanlarına ezdirme, Habibine komşu et, Habibini bizden hoşnut et, nâmerde muhtaç kılma, gördüklerimizden ayırma, sensin ancak penâhımız, göklere çıktı ahımız, şeytan nefse uydurma, düşmanı bize güldürme, mü'minleri sevindir, düşmanlarımızı
yerindir, vatanımız mâ'mur ola, ordularımız her nereye yönelirse galip gele, gözlerimiz aydın ola, gönüllerimiz daim mesrur ola, sancagımız mansur ola, düşmanlarımız makhür ola, dualarımız makbul ola, âsiler islâh ola, çaresizler felâh bula, müşkillerimiz âsan ola, daim lûtf-u ihsan ola, dideler cemal göre.. Bi-hürmeti Tâ-Hâ ve Yâsin ve bi-hürmeti âl-i Yâsin.. Bi-hürmeti aşk-ı ilâhi, nur-u Nebi, kerem-i islâm, nur-u Kur'an, hâdim-üd-din Eba Bekri, Ömeri, Osmanı, Ali ve bihürmeti âl-i aba, Hazret-i hayr-ün-nisâ Hatice't-ül-Kübrâ, enti bid'atün minniy Fatıma't-üz-Zehrâ, Imam-ı Hasan-1 müctebâ ve Hüseyn-i şehid-i Kerbelâ ve cümle ashab-ü ensâr-ü bâ-sefa ve bi-hürmeti evliyâ'ullah kutb-ül-aktâb EL-FATIHA..
ENVÂR-ÜL-KULÛB (Kalblerin Nurları)
DERS: 4 MUNDERECAT:
Tegabîn sûre-i celilesinin 14. âyet-i kerimesinin tefsiri - Şahıslarımıza karşı işlenilen hata ve haksızhıkların bağışlanmasının fazilet ve ehemmiyeti - Affedenlerin, affı ilâhiyye mazhar olmalarının sır ve hikmeti - Kin ve nefret beslemenin ve intikam almağa özenmenin zararları - Hata ve haksızlıklara sabretmenin yararları - Birbirinden üstün ve hayırlı dört derece ve mertebe - Kimlere mukabele etmenin caiz olacağı - Hak velilerinden zuhur eden af ve müsamaha - Bayezid-i Bestamî hazretlerinin, başına sopa ile vuran zata mukabelesi - Ibrahim Edhem hazretlerinin, kendisini tokatlayan zata muamelesi - Hak velilerinde zuhura gelen haller - Hz.
Ebû-Bekir, Ömer, Osman, Ali rıdvanullahi teâlâ aleyhim ema'iyn efendilerimizin ümmet-i Muhammed'e şefkat ve şefaatleri - Fatima't-üz-Zehrâ ve A'işe-i Sıddıyka validelerimizin niyazları - Resûl-ü zişânın kıyamette ümmetine şefaat için neler feda edeceği - Mû'cize ve keramet nedir ve kaç nevidir - Kendisine karşı işlenilen hata ve haksızlıkları bağışlayanlar hakkındaki muhtelif Hadis-i şerifler - Huzeyfe"t-ül-Yemani radıyallahu anh'ı mühim bir müjdesi - Halkın suçunu affedenler hakkında Hasan-ül-Basri ve Ömer Ibn-i Abdülaziz hazretlerinin beyanları - Ummet-i Muhammed'in en kötü ve şerli olanlarının kimler olduğu - Ustün ahlâk sahihi olmanın yolları ve çareleri - Sabrın ve affin fayda ve yararlanı - Sabredenlerle affedenlere ilâhî tebşirat - Dua...
Sallû alâ seyyidinâ Muhammed Sallâ alâ mürşidinâ Muhammed Sallû alâ şems-id-Duhâ Muhammed Salli alâ bedr-id-Dücâ Muhammed Sallû alâ Nur-il-Hüdâ Muhammed El-evvelü Allah.. El-âhirü Allah. Ez-zâhirü Allah.. EI- Bâtinü Allah.. Hayrihi ve şerrihi min'Allah.. Men kâne fi kalbihi Allah.. Fe-mu'inuhu ve nâsiruhu fid-dâreyni Allah..
Rabbişrahli sadri ve yessir-li emri vahlül ukdeten min lisani yefkahu kavli ve ufevvidu emri ilallah vallahu basiyrün Bil-ibâd..
Sübhaneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ent-el âlim-ül-hakim.. Sübhaneke lâ fehme lenâ illâ mâ fehhemtenâ inneke ent-el cevvâd-ül kerim..
Sübhaneke mâ abednâke hakka ibadetike yâ Mâ'bud..
Sübhaneke mâ arefnâke hakka mâ'rifetike yâ Mâ'ruf..
Sübhaneke mâ zekernâke hakka zikrike yâ Mezkûr..
Sübhaneke mâ şekernâke hakka şükrike yâ Meşkûr..
E'üzü billahi min-eş-şeytan-ir-raciym Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahiym Ve in tâfu ve tasfahu ve tagfiru fe-innallahe gafurun rahiym...
Et-Tegabun: 14 Ma'nayı münit!: ger onları arteder, kusurlarını bagış.
ar ve örterseniz, hiç şüphe yok ki, Allahu azim-üş-şan Gafur'dur, Rahiym'dir..
Ey Hakkın rizasına râgıp, cennetine tâlip, cemali lâ yezâle âşık olan ihvan-i din-i mübiyn:
Allah celle celâlühu ve amme nevâlühu ve zâde cemâlühu hazretleri, ahkâmı aslâ eskimiyecek olan Kur'an-ı azim ve Fürkân-ı keriminde, Et-Tegabun sûre-i celilesinde şöyle buyurmaktadır: