Ara
Menü

Sayfalar 161–167

1.812 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 161–167

onun için yaratılmıştır. O insan ise, Allahu teâlâ'ya kulluk için halk olunmuştur. Kâfirlerin de gördükleri rü'yâların hak olduğuna siyer, tarih ve nice sadık kişiler şahittir. Bu itibarla, kâfirin, fâsıkın, cünübün rü'yâları rü'yâ değildir, diyenlerin sözlerine itibar olunamaz.

Ruh-u sultani ile görülen rü'yâları peygamberlere, velîlere, sadıklara, salihlere ve âşıklara, Hak teâlâ kudretiyle gösterir ve aynen çıkar.

Hz. Ibrahim aleyhisselâmın ve Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin, nübüvvetinin ilânında gördüğü rü'yâları misal olarak gösterebiliriz. Bazan, peygamberlere ve velilere de ruh-u insanî ile melekler tarafından rü'yâ gösterildiği vâkidir. Ekseriya, enbiyâ ve evliyânın gördükleri rü'yâlar, taraf-ı ilâhiden olup, aynen zuhur eder.

Sülehâdan bazı zevata da, Hak sübhanehû ve teâlâ'dan ruh-u sultanileriyle rü'yâ gösterilir ve onlar da aynen zuhur eder.

Taraf-ı ilâhiden gösterilen rü'yâlar, te'vile muhtaç değildir.

Rü'yâ hakkında sunduğumuz bu kadarcık malûmat, hidayete erenler için kâfidir. Bu kitap, bir tâbirname olmadığı gibi, konumuz da baştan sona rü'ya tâbiri olmadığından, bu kadarıyla iktifa ediyoruz. Allah azze ve celle, bizi ve sizi S1rat-ı müstakiymden ayırmasın, sadıklar, salihler ve âşıklar zümresine ilhak buyursun..

Dersimize devam ediyoruz:

Insan, ruh ile cesetten mürekkeptir, demiştik. Ruh, âlem-i emirdendir. Ceset ise topraktan yaratılmıştır. Yarın, âhirette cesetle beraber azap görecek olan ruh, yalnız ruh-u hayvanidir. Nitekim, âhirette ni'met-i ilâhiden zevk alacak ve haz duyacak olan da, yine cesetle beraber ruh-u insani ve ruh-u sultanî olacaktır. Ancak, cemal-i lâ yezâli müşahade ise, yine cesetle beraber ruh-u sultanî ve ruh-u sırla olacaktır. Bunun içindir ki:

Sofular cennette kaldı, Aşıklar didâra yettî...

buyurmuşlardır. Anlayana aşkolsun!..

Evet, insan ruh ve cesetten mürekkeptir. Ruhtan ve makamlarından ruhsat verildigi kadar bahsettik. Şimdi, biraz da cesetten bahsedelim de nefsimizin aczini ögrenelim. Rabbimi- Envar-Ül-Kuldb, Cilt 1 - F: 11

zi tanıyalım, Rabbimizi bilelim, Rabbimizi bulalım ve Rabbimizle olalım:

Cesedin aslı topraktır. Allahü teâlâ, insanı topraktan yaatmıştır. Şeytanı ateşten ve melekleri de nurdan halk ve icat buyurmuştur. Bütün mevcudatı ise, sudan ihyâ eylemiştir.

Insan, evvelâ topraktan yaratılmıştır. Sonra, ruh yaratılan bu vücuda yüklenmiş ve estaizü billâh (VE NEFAHNA MIN RUHI) âyet-i celilesinin tecellisiyle ruh gaşyolmuş ve cesede hapsolunmak suretiyle makarrında ve mekânında sakin olmuştur. Fakat, aslen ruh, ulvi oldugundan bu ceset içinde sıkılır ve Rabbiyle mülâkat ister. Işte, ibadet ruhun Rabbiyle mülakatıdır. Ibadet ve zikretmeyenler, ne yapsalar, neler u tseley a eras emlamr. ilNita hakkin etdereletedeet nazarıyla bakmayanlar da bu ni'metten mahrumdurlar. Buna bina'en:

Efemen şerehallâhü sadrehu lil-islâmi fe-hüve alâ nürin min Rabbih...

Ez-Zümer: 22 Meal-i münifi: Allahü teâlâ, bir kimsenin kalbini islâm için açıp da, Rabbinden gelen bir nur üzerinde olan kimse ile, onun zikrinden yüz çeviren katı kalpli kimselere benzer mi?

buyurulmuştur. Hakkıyle hakka teslim olan sefaya erişir.

Teslimiyyeti tam olmayan âsi, kâfir ve gafiller sıkıntıdan kurtulamazlar.

Elessle Yecal sadrehu davyikan huracâ..

El-En-am: 125 Meal-i münifi: Onun da kalbini daraltır, sıkar.

Âsilerin, kâfirlerin ve benzerlerinin gönüllerinin dar ve kasvetli, kalplerinin sıkıntılı olmasının sebebi işte budur. Onlar, aslâ sefaya eremezler.

Bu sıkıntılardan kurtulmak ve sefaya ermek isteyenler, hemen Rabbine teslim olsun, kulluk etsin ki sefaya erişebilsın..

Allahü azim-üş-şân, daha sonra topraktan yaratılan insandan meniyyi halk etmiştir. Insanın ikinci mayası da menidir. Üçüncü derecesi, öldükten sonra çürüyüp kokuşması, lâşe haline gelmesidir. Ancak, yedi sınıf insanın cesetleri çürümez. Onların cesetlerini toprak yiyemez. Bu yedi sınıf kimseyi IRŞAD isimli kitabımızın 3. cildinin cuma bahsinde açıklamıştık. Burada, şu kadarını ilâve edelim: Aşıklar ölmezler, çürümezler, olurlar.

Şeyh Seyyid Seyfullah (Kuddise sirruh) hazretleri ne güzel buyurmuşlardır:

Biz âşıkız, biz ölmeyiz;

Çürüyüp toprak olmayız, Karanlıklarda kalmayız, Bize leyl-ü nehar olmaz!..

Aşk-ı ilâhi ile alûde olan kişiyi, toprak ne yiyebilir ne de çürütebilir! Onları, cehennem ateşi de yakmaz. Belki, onların nuru nâr-1 cahiymin ateşini de söndürür, küfür zulmetini nura döndürür. Tuz memlahasına gömülen bir mahlükun, tuza in'ikâs etmesi gibi, bunların nazarına uğrayanlar da fâsık ve fâcir dahi olsalar, bir ânda sıfatları nura tebeddül eder.

Bu yedi sınıf insandan, iki sınıfı müstesnâ olmak üzere, insanın mayası önce topraktır, sonra menidir. Fakat, bunlar öyle bir makama erişirler ki, öldükten sonra çürümezler ve başkaları gibi bir leş olmazlar.

HIKAYE Sultan Abdülhamit devrinde, neşrettiği divanındaki bir şiirinden dolayı Amasya'dan Harput'a sürülen Şeyh Nigari hazretlerı, alem-i cemale goçmek emrıni alinca, ihvan ve yaranı ile dervişlerine cesedinin Amasya'ya götürülmesini ve orada topraga verilmesini vasiyyet etmiş. Kendisine her ne kadar:

— Efendi! Yazın en sıcak günleri olan temmuz ayındayız. Harput'tan Amasya'ya yaya olarak ancak on beş günde varabiliriz. Bilmem ki, nasıl olur? kabilinden imâlarla, cese-

dinin yollarda kokuşacağını anlatmak istemişler. Hazret-i Şeyh, gülümseyerek şu cevabı vermiş:

— Ha, anladım! Bu uzun yolda ve bu sıcakta cesedimiz kokar demek istiyorsunuz ve fakat bunu açıkça söyleyemiyorsunuz değil mi? Şunu bilmiş olun ki, bu beden tam yetmiş küsur yıl ALLAH.. ALLAH demiştir. Yollarda, korktuğunuz gibi olursa cesedimi hiç düşünmeden köpeklere yedirirsiniz.

Bu da size ikinci vasiyetimdir.

Gerçekten bir süre sonra IRClIY emr-i celiline şitaban olan şeyh hazretlerini, vasiyyeti gereğince Harput'tan yüklenerek on beş günde Amasya'ya götürürler, orada hazırlanan makber-i mahsusuna tevdi ederler.

Içinizden: (Acaba gerçekten kokmamış mı?) diye geçtiğini biliyorum. Hayır efendiler! Ne kokmuş ne de lâşe olmuştur. Zira, Hak velileri Allahü tâlâ'nın nurudur. Nur, hiç kokar, lâşe olur mu?

HIKAYE Bugünkü Yunanistan toprakları sınırlarımız içinde bulunduğu devirlerde, Yeni şehir valisi güreş müsabakaları tertip eder, meşhur pehlivanları er meydanında karşılaştırırmış.

Ata yadigârı bir Türk sporu olan güreşleri seyreden Ismail Gelenbevi hoca, valiye:

— Asıl pehlivanlık, kefeni topraga vermemektir, der. Vali, hocanın bu sözlerine hiçbir mâna veremez.

Ismail Gelenbevi hoca, o günlerden birisinde ecel şerbetini ıçer ve dünyadan göçer. Kendisini şehir mezarlığına defnederler. Aradan yıllar geçer, mezarlıgın bulundugu sahadan bir yol geçirileceği için, diğerleri meyanında nakl-i kubur maksadiyle hoca merhumun da kabri açılır ve hoca efendinin kefeni ile daha yeni gömülmüş gibi ter-ü taze yatmakta bulunduğu görülür. Vali, güreş seyrederlerken hocanın ne demek istedigini, ancak o zaman anlar. Ismail Gelenbevi hocanın gerçekten kefeni topraga vermeyen sayılı pehlivanlardan olduğunu farkeder.

Esrar-ı ilâhi ey dil-i şeydâ, Aşk ile bakılsa, yamıklardadır;

Kayd-ı ukbâ olup terk-i mâ-sivâ, Ezel ikrar veren sadıklardadır..

Nakd-i canın eyle canâna telef, Kûy-i visalinde bula bin şeref, Bil ki lâ-mekândır bâb-ı MEN AREF O bâbın miftahı âşıklardadır...

Bu zevat-ı âlişanın eriştikleri bu makamlar da islâmın ni'metlerindendir. Şeref-i islâm ile müşerref olmayı, cana minnet bilip her nefes şükretmelerindendir. Islâma şükür, onun adâb ve erkânina riayet, ibadet ve tâ'at ile olur. Bu büyük ni'metin şükrünü bilmeyenler, ne yazık ki sonunda bu ni'metten mahrum kalırlar.

Ey âşık-ı sadık!

Ne kadar uzun yaşarsan yaşa, bir gün ölecek, sevdiklerinden ayrılacaksın.

Niçin küfran eder insan, Hudâ ni'met verir iken;

Utanmadan isyan eder, kamuyu ol görür iken;

Basiret gözü çün â'ma, ölümünü bilmez aslâ;

Kavim, kardeş, ana, ata; görür kabre gider iken...

Ne ile âmil olursan ol onu bulacak, itaatından dolayı mükâfatlandırılacak, isyanından ötürü cezalandırılacaksın. Her ölenin defter-i â'mali kapanır. Sen, ebedi yaşamak istiyorsan, defter-i â'malinin hayırlar bölümü kapanmasın diyorsan, Allahu tealâ'nın sana bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlere şükrünü eda et!

... Zengin isen; okul, câmi, köprü, yol, çeşme, kuyu yaptır, ağaç diktir, talebe okut, fakir öğrencilere yardımda bulun, yetimi, öksüzü sevindir, açı doyur, çıplağı giydir.

Bunları yapabildin mi? İyi bil ki, bıraktığın hayırlı eser dünyada durdukça defter-i â'malin kapanmayacaktır. Böylece, hem Tanrı'nın sana verdiği ni'metlerin şükrünü edâ etmiş, hem de dünya ve âhiret ni'metlerini çoğaltmış olursun. Sevdiklerinden ayrılmak istemiyorsan, iyiyi ve iyileri sev ki, kişi sevdiği ile beraberdir. Onlar için ayrılık yoktur. Iyilik yap, iyi işler gör ki, onunla mükâfatlandırılasın ve ebedi saadete eresın Ey âşık-i sadık!

Aşkında gerçekten sadıklardan isen, iyi bil ki zekâtını ve sadakasını vermeyen, nezrini yerine getirmeyen, fakirlerden yardımını esirgeyen zengin diliyle her ne kadar (ŞÜKÜR YA RABBI!) dese de, kendisine bahş ve ihsan buyurulan ni'met-

lere şükretmiş olmaz, olamaz. Belki, Allahü tealâ'yı zikretmiş olur. Hakkın, kendisine ihsan buyurduğu bu zenginlik ni'metine tamamiyle ve hakkiyle şükretmesi için fiilen ve lisanen, yani eliyle ve diliyle şükretmek gerektir ki, zekâtını ve sadakasını vermek, adağını yerine getirmek, muhtaç olana Allah rızası için borç vermek, fakirlere, zayiflara, dullara, yetimlere, öksüzlere yardım etmek, hayır ve hasenatta bulunmak ve bunları yaparken de bu gibi hayırları işleyebilmesi için kendisine servet ve imkân veren Rabbine diliyle de hamd-ü senâ etmektir.

Her zengin, doguştan zengin midir? Böylesi, içinde yaşadığımız toplumda kaç tane çıkar? Şu halde, geçmişteki hallerimizi gözönüne getirelim, bir zamanlar kendimizin de fakir ve muhtaç olduğumuzu hatırlayalım ve bizi o fakirlikten hu zenginlige ulaştıran Rabbimize hamd ve şükredelim. Bize zenginlik ni'metini bahş ve ihsan buyuran Rabbimizin emirlerine uyalım, onun rizası için açları, muhtaçları, fakirleri, yoksulları koruyup kollayalım, doyuralım, talebe okutalım.

Haberlerde gelmiştir ki, (Dünya) alimlerin ilmi, devlet ve milleti idare edenlerin adaleti, zenginlerin comertliği ve fakirlerin duası oldukça kıyamet kopmayacaktır.

Alim, ilmi ile âmil olursa, devlet ve milleti idare edenler hak ve adalet üzre bulunursa, zenginde cömertlik ve fakirde sabır, kanaat ve dua eksilmezse dünyanın üstü, altından hayırlıdır. Bunun zıddı olarak âlim ilmi âmil olmaz, devlet ve milleti idare edenler hak ve adalet üzre bulunmaz, zenginlerde cömertlik ve fakirlerde sabır, kanaat ve dua kalmazsa o zaman da dünyanın altı üstünden yani ölmek, yaşamaktan daha hayırlıdır.

Alemlerin sultanı Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz cömertligi, cennet ağaçlarından bir ağaca benzetmişlerdir. Cömertlik, dalları dünyaya doğru sarkmış ve uzanmış bir cennet ağacıdır, buyuruyorlar. Herhangi bir kimse, onun dallarından herhangi birisine tutunursa, o dal onu cennete çeker.

Tamahkârlık da cehennemde yetişen bir agaçtır ki, onun da dal ve budakları dünyaya sarkmış ve uzanmıştır. Her kim, bu dallardan birisine tutunursa, onu cehenneme yani ateşe çeker.

Şükürsüz zenginin, dünyada fakir hayatı yaşayacağını ve âhirette de kendisinden zenginliğinin hesabının sorulacağını

Hz. Sıddıyk-ı Ekber radıyallahu anh efendimiz rivayet buyurmuşlardır.

Bir gerçek daha var:

Vermek, yediğinden yedirmek, kendisinden muhtaç olana yardım eli uzatmak yalnız servet sahibi zenginlere mahsus ve münhasır da değildir. Mü'min, neye sahip bulunuyorsa, elinde bulunan o ni'metten Allah yolunda verecek, Allah rizas1 içın yedırecek ve muntaç olanlara yardımda bulunacaktır.

Gerçek mü'minin sıfatı ve işareti budur. Verecek veya yedirecek bir şeyi bulunmazsa, bu takdirde bedenen yardımda bulunmak gerektir. Yaşlı ve hastalıklı birisinin ağırca yükünü taşıyıvermek, gözleri görmeyen bir din kardeşini caddede karşıdan karşıya geçirmek, bir mâ'suma yapılan tecavüzü önlemek gibi bedenen yapılacak yardımlar da, vücut şükrünü edâ etmektir.

Bir daha özetleyelim:

Demek ki, dünya ile ilgili hususlarda kendimizden daha aşağı durumda bulunanlara, âhiretle ilgili hususlarda ise kendimizden daha üstün durumda bulunanlara bakacağız, Rabbimizin verdiklerine kanaat edeceğiz ve bu ni'mete mazhar olabildigimiz için her nefes şükredecegiz.

Aslında, Şâkir ve meşkûr Allahu tealâ'dır. Biz, Allahu azim-üş-şâna her ne için şükretsek, bu şükrümüzün Rabbimize faydası yoktur. Kaldı ki, Allahu tâlâ'nın bize bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlere tam mânasıyla ve hakkiyle şükretmek muhaldir. Bu ni'metlere şükredebilmenin imkânsızlıginı anlamak asıl şükürdür.

Hz. Musa ve Davut aleyhimüsselâm bir münâcatlarında, — Ya Rab! Senin bize bahş ve ihsan buyurduğun ni'metlere, biz nasıl şükredebiliriz ki, buna hiçbir mahlûk muktedir degildir. Zira, bize bahş ve ihsan buyurduğun her ni'met için şükrettigimizde, onları ziyade kılıyorsun ve her ziyade kıldıgın ni'met için sana ayrıca şükretmek üzerimize vacip oluyor.

Alim-üs-sırrı vel-hafiyyat olan Allah azze ve celle, onların kalplerinden geçerek dile getirdikleri bu münâcatları üzerine kendilerine şöyle hitapta bulundu:

— Bu incelikleri ve bu sırları bildigin ve anladığın zaman, bana şükretmiş olursunuz! Malik olduğunuz ni'metlerin, benden olduğunu bildiginiz ve bildirdiginiz takdirde, bunu idrak etmeniz benim için gayet ulu bir şükürdür ki, işte ben bu şükürlerinden dolayı kullarımdan razı olurum, buyuruldu.

Şu halde, asıl şükür kulun Allahu talâ'nın bahş ve ihsan

Sayfalar 161–167 · Envârü’l-Kulûb I — tarikat.org