Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 155–160
bur ve muztar kalmadıkça kimseye kıymadık. Oysa, insan kılıgında yaratılan bu hayâsızlar, hemcinslerinin hayâ duygularına insafsızca kıyarak, bizlerden çok aşağılık olduklarını ispatladıkları halde, onları bize benzetmelerinden ötürü dâvacıyız, der ve insanı mahküm ettirebilirler.
Evet; canavar dedigimiz yaratıklar mecbur ve muztar kaldıkça, karınları acıktıkça, günde en çok bir canlı mahlûku helâk edebilirler. Böyle bir canavar, ortalama yirmi yıl yaşasa, en çok 7300 canlıya kıymış olur. Halbuki, bu insan kılığındaki canavarlar milyonlarca insanı hayâsızlığın, utanmazlığın bataklıklarına iterek mahv ve perişan ediyorlar. Insaf ve vicdanınıza sığınarak soruyorum:
— Ilkel topluluklar halinde yaşamağa başladığı gündenberi, insanlığın günümüzde olduğu kadar vahşileştiği, bayağılaştığı görülmüş ve işitilmiş midir?
Çin'de, altmış yaşından yukarı erkekler ve kadınlar topyekûn ve merhametsizce katlolunmuştur. Milyonlarca insan, boğazı tokluğuna köle gibi çalıştırılmaktadır. Komünizm denilen korkunç afetin girdigi bütün ülkeler, bir esir kampından farksızdır. Günümüzün Firaun'ları, Nemrut'ları, Şeddat'ları, tarihin karanlıklarına gömülmüş adaşlarına taş çıkarmışlar, onları gölgede bırakmışlardır. Zira, eski Firaun'lar, Nemrut'lar ve Şeddat'lar, kendi kavim ve kabilelerini, kendi ülke ve milletlerini rahat yaşatabilmek için'diğer milletlere zulüm ve ezâ etmişlerdir. Tarihte lânet ve nefretle anmalarının sebebi budur. Günümüz Fira'unları, Nemrut'ları ve Şeddat'ları ise, hem kendi milletlerine kan kusturuyorlar, hem de bütün dünya milletlerinin rahat ve huzurlarını kaçıracak vahşet ve dehşet plânları uyguluyorlar.
Günümüz insanları, Allahu teâlâ'dan öylesine uzaklaşmışlardır ki, INSAF, MERHAMET, SEVGI ve MUHABBET sözcükleri ancak lûgatlerde rastlanan birer deyim haline geldiler. Ana ve babaların evlâtlarına şefkati kalmadığı gibi, evlâtlar da ana ve babaya saygı ve itaat etmez oldular. Nazargâh-ı ilâhi olan kalpler, birer şeytan yuvası haline geldiler.
Insanlar, medeniyetten —Hâşâ— medeniyet maskesıne burunmüş vahşetten öyle korkunç ve tehlikeli usuller ve prensipler istihraç ettiler ki, âdeta hayvanlardan daha aşağı derekelere düştüler. Çırıl çıplak dolaşmakta sakınca görmüyorlar, diledikleri gibi yabanlarda başı boş yaşamaktan çekinmiyorlar, ahlak ve fazilet nedir bilmiyorlar ve üstüne üstelik bunun adına da medeniyet diyorlar. Ne ırz ve iffet, ne namus ve isti-
kamet kalmadı. Kitap ehli olan bir türlü, büsbütün kitapsız olan bir türlü!.. Başlarına bunca musibet ve felâket geldiği ve âhiret azapları daha bu dünyada iken kendilerine göründüğü halde bir türlü uslanmıyorlar. Insanlık, bütün idealleriyle Müslümanlıkta olduğu halde, Müslümanların hallerine bakanlar, kendi küfürlerine razı olur duruma geldiler. Çünkü, müslümanlarda aranan yüksek ahlâk ve üstün vasıflar, yalnız surette kaldı. Sofu, ibadetine riyâ katıyor. Sofu olmayanlar ise, sofudan da beter oldular. Bakıyorsun, koskoca anlı şanlı bir profesör utanmadan, sıkılmadan yalan söyleyebıliyor. Münevver geçinen zümreler ise, ne idügü belirsiz, dünyaya sefalet ve felâketten gayrı hiçbir hayır ve faydası dokunmayan yabancı nazariyeler peşinde, inanmadığı bir dâvanın savunucusu oldular ve bunu da ilericilik, ilimcilik ve yenicilik geregi sayıyorlar, kendileri gibi düşünmeyenleri, dogruyu söyleyenleri gericilik, tutuculuk, bilmem necilik gibi, muhayyel iftiralarla suçluyorlar.
Dinsizi bir türlü, densizi bir türlü!.. Dindar geçinenler bile riyâdan, süm'adan, u'cuptan kurtulamıyorlar. Dini kendi çıkarlarına ve hasis emellerine sıkılmadan alet edebiliyorlar. Sözün kısası, sofusu bir çeşit, sefihi bir çeşit.. Kitaplısı bir çeşit, kitapsızı bir çeşit.. Oyle bir keşmekeş içine düşmüşüz ki, bir çatı altında yaşayan, aynı soyadını taşıyan kimseler arasında bile bir ruh ve fikir beraberligi yok! Babaya MO- RUK, anaya KOCAKARI, yaşlıya BUNAK, kendileri gibi düşünmeyenlere AVANAK demek moda oldu. Bu korkunç uçurumdan bizi ancak ve yalnız Hakkın tevfiki kurtarabilir.
Manzara gerçekten hazin ve düşündürücüdür. Yüzlerinden utanma duygusu silinmiş, bomboş gönüllere hased, hırs ve tamah çirkefleri sinmiş, kalpler birer şeytan yuvası haline gelmiş, karşılıklı sevgi ve saygı duyguları, yerini nefret ve husumete terketmiş, bölünmüş, parçalanmış, dağılmış ve kokuşmuş bir dünya ciyfesi içinde sözüm ona yaşamağa çalışıyoruz. Insanlık, bir âfet ve felâket uçurumunun kenarına kadar getirildigini farketmeyecek kadar gaflette, Müslümanlik yarınını düşünemeyecek kadar cehalet ve dalâlette, medeniyet adı verilen vahşet, insanlıga ve Müslümanlıga ihanette bulunuyor.
Evet; bizi bu bâdireden ancak ve yalnız Allahu teâlâ'nın kelâmı olan kitaba tâbi olmak, Resül-ü zişânın sünnet-i seniyyelerine uymak kurtarabilir. Şu halde; vakit geçmeden, o korkunç âfet ve felâket uçurumuna düşmeden gelin Hakka
rücû edelim, Allah boyasıyla boyanalım, Kur'an nuruyla nurlanalım, âlemlere rahmet olarak gönderilen Habib-i kibriyânın gösterdigi hak ve hakikat yoluna uyalım ve o yoldan ayrılmayalım. Kurtuluş ve selâmet ancak bundadır. Gecikmiş bile olsak, Habibi edibinin ümmeti olduğumuz için bizi affeder.
Onun, kerem-ü inayeti bol, rahmet ve magfireti mebzuldür.
Yanlış bir yola girenin, hatasını anlayarak doğru yola dönmesi, onun akıl ve idrak sahibi olduğuna delildir.
Yâ Rab! Bizlere, hak ve hakikati göster, sana ve senir rizana ulaştıracak doğru yoldan ayırma! (Amin, bi-hürmeti seyyid-il-mürseliyn.)
Dersimize devam edelim:
Bir çok insanlar vardır ki, Hak tâlâ'nın kendisine bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlerin farkında bile değildir. Bu ni'metler elinden çıkınca gerçeği sezer gibi olur. Ama, bazı insanlar da vardır ki, elindeki ni'metlerin alındığının da farkına varamaz. Meselâ, vakit geçirmek bahanesiyle ömr-ü azizini kumar masalarında harcayan, aslında sefaletten başka bir şey olmayan sefahat yollarında bocalayan kimseler, bu sınıftandırlar. Bu gibiler, kendilerine ölüm gelip çattıgı gün, hayat ni'metinin ellerinden çıktığını farkederler belki ama, bunun artık hiçbir yararı olmaz.
Hz. Muhyiddin-i Uftâde, bir nutk-u şeriflerinde bizi ne güzel ikaz ve irşâd buyuruyor:
Aşık olan kişiler, zikrullahtan kaçar mı?
Arif olan cevheri, bos yerlere saçar mı?
Gelsin mârifet alan, yoktur sözümde yalan;
Emmâreye kul olan, hayrı şerri seçer mi?
Dikkat buyurulsun! Hazret, avamın cevhere aşırı derecede kıymet ve ehemmiyet vermesinden ötürü; zikirsiz, ibadetsiz, fikırsız ve şükürsüz geçen ve degeri bılinemeyen omrü boş yerlere saçılan mücevherlere benzetiyor. Oysa, insan sag kaldıkça mücevher bulabilir, ömür dedigimiz en kutsal ni'met ise aslâ bulunamaz. Ömür ni'metinin kıymet ve ehemmiyetini bilemeyen, bu yüce ni'metin kadrini takdir edemeyen, ömr-ü azizini hakka isyan yollarında tüketip harcayan gafiller, ölümleri gelip çatınca ne büyük bir ni'mete malik bulunduklarını anlayacaklar, bu büyük ni'metin kıymetini o zaman farkederek, hayıflanacaklar ve ağlayacaklar ama, bu yanıp yakınmaların, ağlayıp sızlanmaların kendilerine hiçbir hayrı ve yararı olmayacaktır.
Insanlar, üç kısımdır:
Bir kısmı, Allahu teâlâ'ya iyman eder, Allah'ı bilir, Allah'ı bulur, Allah'la olur. Zira, bilmek gerektir: BIL-BUL-OL!.
Bilmeyen bulamaz, bulmayan da olamaz. Bilen, bulamazsa helâk olur. Bulan, olamazsa helâk olur. Bilmek gerek, bulmak gerek, olmak gerektir. Bilen bilmekle, bulan bulmakla kalmamalı, olmağa çalışmalı, Allahu azim-üş-şânın istediği gibi kul olmalıdır. Bu zümre; ârifler, âşıklar, âbidler, sadıklar, muhlisler sınıfıdır. Bunlar, hayır ile şerri, nur ile zulmeti, iyman ile küfrü açık seçik anlayan mutlu kişilerdir.
Ikinci güruh ise, Allahu teâlâ'ya kul olmayarak nefislerinin kulu olanlardır. Nefsinin aczini bilmez, nefsinin ve içgüdülerinin isteklerine uyar ve tabiatiyle sonunda nârı boylarlar.
Üçüncü kısım da akıl hastalarıdır. Bunlar, tekâliften berîdirler.
Bu izahlarımızdan bir gerçek meydana çıkıyor:
Kişi; nefsini bilmezse, Rabbini de bilemez. Rabbini bilemeyince de bulamaz, bulamayınca elbette olamaz. Demek oluyor ki:
"= -.
men arafe nefsehu fekâd arefe Rabbehu Nefsini bilen, Rabbini de bilir.
Her kim, nefsinin aczini bilirse, Rabbinin kudret ve azametini de bilir. Nefsi, aczini anlayarak, Rabbinin kuvvet, kudret ve azametini bilir, Rabbini bulur ve Rabbi ile olur.
Imdi, nefsimizi bilelim ki, azimizi farkedelim, Rabbimizin kuvvet, kudret ve azametini hakkıyle anlayalım.
Insan, ruh ile cesetten mürekkeptir. Ruh, âlem-i emirdendir, ulvi ve yücedir. Ruh hakkında fazla konuşmağa ruhsat yoktur:
Ve yes'elenuke an-ir-ruh kul-ir-ruhu min emri Rabbi ve mâ d'tiytüm min-el-ilmi illâ kalita.
Isrâ - 85
Meal-i münifi: (Ya Muhammed! Sana, ruhu sorarlar. Deki, ruh Rabbim celle şânenin emrindedir. Ve size ilimden ancak pek az şey verilmiştir.)
Evet; ruh hakkında fazla konuşulamaz. Zira, lisan ile anlatılamaz, anlatılması da mümkün ve muhtemel değildir. Bizim ve bizden önce gelip geçenlerin buracıkta bu kadarcık yazmaga cür'et edişimiz, verilen azıcık ilim sayesindedir. Ayet-i celillerden aldıgımız cesarettir.
Ehlullah'ın verdiği malûmata göre, insanda beş ruh vardır:
1. Ruh-u nebati 2. Ruh-u hayvanî 3. Ruh-u insanî 4. Ruh-u sultani 5. Ruh-u sır'dur.
Ruh-u nebati ile ruh-u hayvanînin mekânı, insan vücudunda et ile kan arasındadır.
Ruh-u insanînin mekânı, kalptir.
Ruh-u sultanînin mekânı fuat'tir. (Fuat, kalbin merkezidir.)
Ruh-u sırrın ise mekânı olamaz. Ne cesedin dahilinde, ne de cesedin haricindedir. (KUL-IR-RUHU MIN EMRI RAB- BI...) Bu beşinci ruha itlâk olunmuştur ki, anlamağa ve konuşmağa azıcık ruhsat verilen bunun haricindeki diğer dört ruhtur. Rü'yâlar da, bu dört ruha gösterilir. Göz kapalı olduğu ve madde bulunmadığı halde, gören ruhtur. Gösteren ise, ya şeytandır, ya bir melek veya Rahman'dır. Dereke-i hayvaniyyette olanlara, yani insan şeklinde oldukları halde, henüz insan olamayanlara gösterilen rü'yalar, ya ruh-u hayvaniyye veya ruh-u insaniyye gösterilen rü'yalardır. Ruh-u hayvaniyye gösterilen rü'yâlar şeytan tarafından olup, tuzlu şeyler yiyip de susuz kalan kimsenin rü'yâsında çeşme, pınar, dere vs.
gibi sular görmesi ve içtiği halde bir türlü kanamaması, yahut küçük veya büyük abdesti gelerek helâ veya virane görmesı, gündüz şehvet nazarıyla bakması sonucu gece ru'yasında ihtilâm olması, herhangi bir hastalık ve fiyevrinin tesiriyle görülen rü'yâlar gibi hayalden ibaret olup, tam mânasıyla hayvan rü'yâsıdır. (Aç tavuk, kendisini arpa anbarında görür.) atasözünde olduğu gibi, hayvanî ve fizyolojik zorlamalarla görülür.
Böyle rü'yâ gören kimselerin, uyandıkları zaman yataklarından kalkmadan sol taraflarına dönüp üç kerre tükürür gibi yapmaları ve Allahu teâlâ'ya istiğfarda bulunmaları, aleyhis-salâtü ves-selâm efendimizin tenbihlerindendir.
Bu nevi rü'yâlar, ruh-u hayvaniyyeye şeytan tarafından verilen vesvese ile veya bir hastalık sonucu sağlık durumu yerinde olmayanlarca görülür.
Ruh-u insaniyyenin gördüğü rü'yâlar ise pislik, balık, yılan görülmesi gibi, görenin ve gösterilenin durumlarına göre para ile te'vil olunur. Çünkü, aynı rü'yâyı bir padişah ile bir çoban görseler, te'vil ve tabirleri ayrıdır. Rü'yâyı gören kâfir dahi olsa, te'vile muhtaçtır, gördüğü rü'yâ çıkar. Ne var ki, rü'yâ tâbir edenin bu işten anlaması şarttır. Kâfirin gördüğü rü'yâ da, ruh-u insanisi iledir. Misal verelim:
Hz. Yusuf aleyhisselâmı zindana attıran hükümdar, Müslüman değildi. Gördüğü de acaip bir rü'yâ idi. Mısır muabbirleri (Rü'yâ tâbir edenleri) tâbirinden âciz kaldıkları için:
1°, Lifne le mâ nahnü bi-te' vil-il ahlâmi bi-âlimiyn Yusuf: 44 Meal-i münifi: Biz, böyle rü'yâlar yorumlayıcı, bunun aslını bilici kimseler değiliz.
dediler. Sonra, Hz. Yusuf aleyhisselâmın bu rü'yâyı tâbir ettiği ve tâbir ettiği gibi de çıktığı Kur'an-ı azim ile sabittir.
Yine, Hz. Yusuf aleyhisselâm hapishanede yatarken, Mısır melikinin iki yakın hizmetkârı da, aynı hapishanede idiler. Bu iki kişi de mü'min değillerdi. Onların da gördükleri rü'yâları, Hz. Yusuf aleyhisselâm te'vil ve tâbir etmiş ve aynen zuhur eylemiştir. Demek, kâfir dahi olsa insana gösterilen rü'yâ zuhur etmektedir. Bazı dar görüşlü, anlayışı kıt kimselerin: (Şu cünüp, bu kâfir, o abdestsiz, bu namazsız.. Onların gördükleri rü'yâ, rü'yâ degildir.) demeleri, asılsız bir iddiadır. Insan, zatı bakımından mukaddes, sıfatı bakımından çirkindir. 80 - 100 sene küfr-ü dalâlette dolaşan, ömür boyu günahlar ve isyanlarla ugraşan kişiye, iyman nasibolur ve tövbeye gelirse, af ve magfiret olunur. Çünkü, kâfir veya fâsıkın zatı mukaddes, sıfatı çirkindir. Madem ki, insandır, cennet onun, cehennem onun, dünya ve âhiret onun, melek, felek, her şey, ama her şey