Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 144–149
ve titizlikle verdigi gibi, her türlü hayır ve hasenattan da geri kalmadı. Ibadet ve tâ'atlerini artırdı, kendisine bahş ve ihsan buyurulan ni'metlere de her nefes şükrünü ihmal etmedi.
Şükrettikçe ve Hakkın rizasına uygun davrandıkça kendisine verilen ni'metler de artıyor, servet-ü samânı hergün biraz daha çogalıyordu.
Böylece, aradan yirmi beş yıl geçti ve Hakkın kendisi için tayin ve takdir buyurduğu zenginlik süresi tamamlandı.
Ne var ki, elindeki ni'met ve servet azalmıyor ve daima ço ğalıyordu. Yaşı çoktan elliyi geçtiği halde, zenginliği artmakta devam ediyor ve o da kendisine lûtuf ve ihsanlarını eksik etmeyen Rabbine şükrediyor, rizasına ermeğe, cennetine girmege ve cemalini görmege gayret ediyordu. Aradan on yıl daha geçmiş ve o zatın durumunda hiçbir değişiklik olmamıştı.
Ihtiyarlığa yüz tuttuğu halde, servet ve sıhhati hergün biraz daha artıyordu. Tam bir teslimiyyet içinde bulunan o zat, devrin peygamberine müracaat ederek, kendisi için bir lûtf-u ilâhî olan zenginlik süresinin dolduğunu, hattâ aradan on yıl geçtiği halde durumunun değişmediğini arzetti:
— Yâ Nebiyyallah! Acaba bunun sırrı ve hikmeti nedir?
diye sordu.
O nebiyyi zişân da, Hak sübhanehû ve teâlâ hazretlerine münâcatta bulunarak:
— Ey benim Gani sübhanım! Şu kulunla şöyle bir ahd-ü peymanın vardı. O kulun, elli yaşına kadar zenginligini koruyacak, ondan sonra fakirleşecekti. Halbuki, o altmış yaşına geldiği, tayin ve takdir buyurduğun süre on yıl geçtiği halde, ihsan buyurduğun servet ve devlet azalmaksızın devam edip gidiyor. Bunun hikmeti nedir? diyerek niyaz etti.
Kadir-i Kayyûm olan Allahu zül-celâl vel-kemal hazretlerinden hitab-ı izzet seref-sadir oldu:
— Ey Nebiyyi muhteremim! Gerçi, o kuluma gençliğinde zenginlik verecek ve elli yaşıdan sonra razı olduğu fakirliğe iade edecektim. Fakat, o kulum ihsanlarıma karşılık aslâ küfran-ı ni'met etmedi. Bil'akis, kulluğunu ve şükrünü zıyadeleştirdi. Celâlim hakkiyçün, şükredenlere ni'metlerimi ziyade kılacağıma söz vermiş bulunduğumdan, küfranı ni'met etmeyen ve devamlı olarak şükreden bir kulumu tekrar fakirleştirmek şânıma lâyık degildir. Ona söyle, bana şükrünü ziyade kıldıkça ben de ona ni'metlerimi ziyade kılacağım. Aynı zamanda, o kulumun dünyasını böylece mâ'mur ettiğim gibi,
âhiretini de mâ'mur eyleyip, cennet ve cemalimle mesrur edeceğim!
Ey âşık-ı sadık:
Bu hikâyeden ibret ve bu kıssadan hisse al!.. Evet, tekrar ediyorum: Ni'metlere şükür, o ni'metlerin devamına sebeb ve vesile olur. Ni'metlere şükretmemek ise, o ni'metlerin zevalini mucip olur. Oyle ise, sana bahş ve ihsan buyurulan burca ni'metlerin şükrünü ifa etmeğe çalış ve ni'metin bereketini bul, zevkini sür ve nasıl ziyadeleştiğini gör! Ama, sakın o ni'metlere gönül verme.. Zira, Rabbinle aranda perde olur. O ni'metleri sana bahş ve ihsan buyuran Allahu teâlâ'ya gönül ver, ona muti ol ve ondan kork ki, o kendisinden korkanlarla, ihsan edenlerle beraberdir. Eger, sana verilen ni'metler seni Rabbinden alıkoyuyorsa, kulluguna engel oluyorsa, emin ol o ni'met değil, ni'met şeklinde görünen bir nikbet ve musibettir. Sana bahş ve ihsan buyurulan ni'metlerden seve seve Mahbub-u hakikinin yoluna sarfeyle ki, o ni'metler seni Rabbinin rizasına ulaştırsın. Eğer, bu ni'metlere muhabbet eder ve bu aşırı muhabbetini kalbine de sokar ve yerleştirirsen, o ni'meti sana bahş ve ihsan buyuranın muhabbeti kalbinden çıkar ve silinir. Her türlü dünya ni'metlerinin muhabbetini kalbe sokmak neye benzer bilir misin? Her türlü hava ve deniz şartlarına rağmen yoluna devam edegelen bir geminin içine su dolmasına benzer. Teknesine su dolan bir gemi ise, hiçbir zaman ulaşacağı yere ulaşamaz, menzil-i maksuduna varamaz, 'sonunda batar gider. Sen de, dünya ni'metlerinin muhabbetini, vücut teknesine doldurursan, önünde sonunda batar ve helâk olursun.. Dünya ni'metleri, içinde gemilerin yol aldığı engin bir su, bir derya gibidir. O ni'metleri, Allah rizasına uygun kullanırsan, dilediğin yere ulaşır, vasıl olursun, illâ onu vücut teknesine doldurursan, sonunda mutlaka boğulursun. Şu halde, dünyada refah ve selâmete ve âhirette de ebedi saadete ulaşmak istersen, her türlü dünya ni'metlerinin sevgisini kalbine sokma, o ni'metleri sana bahş ve ihsan buyuran Rabbinin sevgisini vücut teknene doldur vesselâm..
HİKAYE Bayezid-i Bestamî kuddise sırruh hazretleriyle, ârif-i billâh olan bir zât-ı şerif sohbet ediyorlardı:
Envar-Ül-Kulob, Cilt 1 - F: 10
— Ya Bayezid! Hak teâlâ'ya ne ile ve ne gibi kulluk eder sin? sorusu üzerine Bayezid-i Bestamî şöyle cevap verdi:
- Bulursak yiyor ve Rabbimize şükrediyoruz. Bulamazsak, sabrediyoruz!
O zât-1 akdes bu cevabı beğenmedi:
— Bizim Belh'in köpekleri de böyle yapmaktadırlar, dedi.
— Ya siz ne yapıyorsunuz? suali üzerine de şu veciz beyanda bulundular:
— Biz, bulursak Hak yoluna dağıtıyor; bulamazsak hamd-ü senâ ediyoruz!
Bayezid-i Bestamî hazretleri:
— Beni, bu zat kadar irşâd eden pek bulunmadı, buyurmuşlardır.
Insanoğlu, her hal-ü kârda Allahu teâlâ'ya hamd-ü senâda bulunur, onun bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlere şükrederse, iki cihanda rahata erer. Insanoğlu, zorluklara ve darlıklara, felâketlere ve musibetlere hamdeder, kendisine verilen ni'metlere karşı şükrünü çoğaltırsa, ancak o zaman Hakkın istegi üzerine hareket etmiş olur, dünyada rahata ve selâmete ve âhirette de cennete ve ebedi saadete nail ve mazhar olur, cemal-i lâ yezâle erişir. Ni'metlerin en üstünü ve yücesi de ancak budur. Mâ'nevi musibetlerden kurtularak, rahat bir hayata kavuşmanın çaresi ve ilâcı da ancak budur.
Böylelikle, hased illetine derman bulmuş olur. Hased deyip de)
geçmemeli! Hased illetine mübtelâ olanlar, dünyada meveut dertlerin en büyüğüne, en azılısına düçar olmuşlar demektir.
Böylelerinin ölümleri bile çok şiddetli, gayet acı ve iztirap verici olur. Hasedciler, daha dünya hayatında kabir azabına ve cehennem ateşine giriftar olacaklarından, bu gibilerin âkibetlerinden de korkulur. Bunların hem dünyaları bir âfet ve musibet, hem de âhiretleri cehennem ve felâkettir. Hased, iyman şerefiyle müşerref olmuş mü'minlere aslâ yakışmayan çok kötü ve gayet çirkin bir sıfattır, hem de şeytanî bir sıfattır. İblis, Hz. Adem aleyhisselâma bahş ve ihsan buyurulan ni'metlere hased etmemiş olsaydı, rahmet-i ilâhiyyeden koğulur muydu? Kur'an-ı azimi okurken, Adem aleyhisselâm ile şeytan kıssasını, hikâye gibi okuyup geçme! Ibret al ve iyi düşün.. Mü'min kardeşine bahş ve ihsan buyurulan ilâhî ni'metlere hased ederek ve mü'min kardeşine karşı kibirlenerek, kendini mü'min kardeşinden yüce görerek şeytan gibi rahmet-i ilâhiyyeden koğulmak ister misin?
Netekim, Kabil de kardeşi Habil'e verilen ni'mete razı olmadı ve dünyada ilk defa olarak kardeşinin elindeki ni'mete göz dikti, ona malik olabilmek hırs ve hasediyle Allahu teâlâya ve onun peygamberine isyan cür'etinde bulundu, kardeşini öldürdü, hem katil, hem de katir oldu. Dunyada zelll ve se- Ill oldugu gibi, ahırette de zelll ve hacıl olarak, ıkı cıhanda da hüsrana ugradı. Bu kadar mı? Hayır!. Yeryüzünde, katillerin birincisi ve başı olarak kıyamete kadar haksız yere adam öldürenlerin günahlarının bir misli de onun defterine yazılmaktadır. Çünkü, Fahr-i kâ'inat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyat efendimiz, bir Hadis-i şeriflerinde:
— Bir kimse, kötü bir adeti icra ederek o yerin halkını da bu kötülüğe alıştırırsa, o kötülük o yerde işlenip durdukça, hasıl olan günahın bir misli o kötülügü orada yapan ve yayanın günah defterine kaydolunur. Buna mukabil, bir kimse bir beldeye iyi bir şey götürse ve o belde halkı o iyiligi işlemege alışsa, o iyilik o ülkede işlendikçe her iyilik yapanın ecri ve sevabı aynen onu o beldeye götürene de yazılır, buyurmuşlardır. Bu Hadis-i şerifi Buharî'den naklen aynen sunuyorum:
men senne sünnelen Haseneten felehu ecruha ve ccru men amile biha ve men senne sünneten seyyieten fe aleyhi vizruha v'e vizru men amile biha Bir kimse, bir beldeye iyi ve güzel birşey götürse, o beldede olan halk o güzelliği ve iyiliği işlese, o güzelliği ve iyihüd getie sevabı y aettr. i ir kilinse, bötle bir âyeti inra enerek o yerin halkını da bu kötülüge alıştırırsa, o kötülük o yerde işlenip devam ettikçe hasıl olan günahın bir misli o kötülüğü götürenin defterine kaydolunur.
Gaflet etmeğe gelmez, aman dikkat edelim: Mâ'azallah, Kabil gibi hasedden ötürü bir suç işlersen, o suçu senden görüp başkaları da işlerlerse, o suçu ilk defa işleyen sen olduğun için aynı suçu tekrarlayanların alacakları cezanın bir
misli senin seyyiat defterine de yazılır, bu günah yükü de sana yeter! Allah korusun, bir de iymansız göçersen, felâketin büyüğü işte o zamandır. İyi bilmelidir ki, kötü huylu kişiler, o kötülüklerinden dolayı tövbe etmez ve vazgeçmezlerse, o gibilerin son nefeslerinde iymansız gitmelerinden korkulur.
İyman ile göçenler ise, günahkâr bile olsalar, şefaate nail olabilirler. Cehenneme de girse, bir miktar azap da görseler, imanlarından ötürü cezalarımı çektikter ve tamamladıktan sonra şefaat-ı Resûl aleyhis-salât-ü ves-selâm ile ateşten çikarılırlar, imanlarından ötürü cennete girerler.
Bilmem anlatabiliyor muyum? Ozetlemek gerekirse, yaptığı iyilikler insanı iyman ile göçmeğe, insan olmağa ve cennete girmeğe sebebolduğu gibi, işlediği kötülükler de insanı —Ömür boyu Müslüman olsa dahi— son nefeste iyman ve islâmdan mahrum bırakır, ebedi olarak nâra iletebilir.
Onun için, daima iyilerle, iyilik edicilerle ol ki, iyilik edicilerden olasın! Başına gelmiş veya gelecek musibetlere hamaedici, sana bahş ve ihsan buyurulan ni'metlere şükredici ol ki, Allahu teâlâ da ihsanlarını ve ni'metlerini artırsın.. Musibetlere hamdedersen, ecrin çogalır ve derecen yükselir. Sana musibet gibi görünen şey, büyük bir ni'met oluverir. Yüzün güler, kalbin ve kalıbın sefaya erer. Allahu azim-üş-şânın lûtf-ü keremiyle sana bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlerin kadrini biliyorsan, senden aşağı durumda olanları gör, gözet ki, Hakkın sana verdiği ni'metleri fark edebilesin! Sana, diledigin gibi salına salına yürümek için bahşedilen ayaklarının şükrünü unuttuysan, bu büyük ni'metin farkına varamıyorsan, ayakları olmadığından dolayı bir tarafa kımıldanamayan veya ellerine geçirdikleri birer takunya ile yerlerde sürünenlere bak!
Sana verilen gözlerin ne büyük ni'met oldugundan gafil isen, bunun ne büyük bir ni'met olduğunu farkedemiyorsan, gözleri görmeyenlere, körlere bak! Bak bak da, Rabbine şükret...
Kulakları duymayanlara, duymak ve işitmek için beş on bin lira masraf edip cihaz satın alanlara bak da, sana meccanen kulak ihsan buyuran Rabbine şükreyle!
Analarının, babalarının cenaze namazlarına uzaktan seyirci kalanlara, iymansız dolaşanlara, secdeye gelemeyen başlara, nereden gelip, nereye gittiğini farkedemeyen çatılmış kaşlara bak da, sana verilen iyman ni'metine, Muhammed aleyhisselâmın ümmeti olmak devletine, kıyam, rükû ve sec-
de edebilmek izzetine, Kur'an-1 azimi kıraat edebilmek rif'atine mazhar oldugun için alemlerin Rabbine şükreyle!
Sırası gelmişken söylemeden geçemeyecegim:
Rabbimizin ilham ve inayetiyle —El-hamdü lillah— asrımızda tababet çok ilerlemiş ve bir çok dertlere deva ihsan buyurulmuştur. Fakat, aklı başında olanlara, akıllı geçinenlere küçük bir iki misal vermek isteriz:
Tıp ilmi, sun'i böbrek yapabilmektedir. Hak korusun, herhangi bir ârıza sonucu böbrekleri işlemeyenlere ve vücudumuzun bu en önemli uzvu vazife göremeyenlere bu sun'i böbrekler takılabilmektedir. Ne var ki, bunun için yılda yüz bin liraya yakın bir masrafı göze almak gerekir. Belirli zamanlarda degiştirip yenisı takılırken, yüz bın lira havaya uçup gider, çekilen acılar ve sancılar da caba! Allahu teâlâ, sana ve bana şakır şakır işleyen böbrekleri meccanen takmış, şükretmeyelim mi?
Kalplerinde ârıza bulunanlara da pil takılıyor. Kaça biliyor musun? En çok iki yıl dayanan bir mini mini pil on sekiz yirmi bin liraya!.. Sökülüp, yenisi takılırken, çekilen acılar, sancılar, korkular da caba.. Allahu teâlâ, sana ve bana takır takır işleyen bir kalbi meccanen ihsan buyurmuş, şükretmeyelim mi?
En basitinden bir apandisit ameliyatı oluyorsun da, hem dünya kadar para harcıyor, hem de bir çok sıkıntılara, iztiraplara katlanıyorsun.. Sıhhat ve âfiyetle ömür boyu yaşadığın için Rabbine hâlâ şükretmeyecek misin?
Oyle ise ne duruyorsun? Neyi bekliyorsun? (Hele emekli olayım da namaza niyaza başlarım!) diyenlerin çoğunu, ecel emeklemege fırsat vermeden aldı, götürdü. Bakıyorsun; adamcağızın tıpkı senin gibi vücudu var ama, canı yok! Kameti var ama, Allahu teâlâ'ya kıyamı yok! Dili var ama, zikri yok!
Aklı var ama, tefekkürü yok! Malı var ama, şükrü yok! Gözü var ama, ibreti yok! Kulağı var ama, hak kelâmı işitecek niteligı yok. Ayakları var ama, Hak yoluna gıdecek basıreti yok. Dünyası içın, geceli, gündüzlü, durmadan, dinlenmeden çalışıp yıpranıyor da, âhireti hiç düşünemiyor. Ölenleri görüyor da, önünde sonunda kendisinin de öleceğini bir türlü aklına getiremiyor. Allah - Peygamber tanımıyor, başlarına gelecek azaba inanmıyor, ne büyük bir dalâlet ve hattâ felâket içinde bulunduklarını bir türlü anlamıyor. Gazab-ı ilâhiyye uğrayarak dünya haritasından silinen kavimlerin, kabilelerin, milletlerin durumlarını tarih kitaplarından okuyor,