Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 130–136
dan eyleye.. Sâliblere yoldaş ve âriflere sırdaş eyleye.. Nârdan azat edilen, arşın gölgesinde gölgelenen, rahmetine eren, cennetine giren, cemalini gören ehl-i saadete bizleri de ilhak eyleye.. Bizleri, burada ve bu mecliste tevfikiyle cem'eylediği gıbi vuku'u mutlak ve muhakkak olan kıyamet gününde Resûl-ü zisânın livası altında cem ve haşreyleye.. Ahir ve âkibetlerimizi hayreyleye.. Son kelimelerimizi, kelime-i tevhid ve Kur'an-ı mecid eyleye.. Buradan dağılmadan bizleri rahmetine nail, işitip öğrendiklerimizle âmil, bütün ibadet ve tâ'atlerimizde ve bütün ef'al ve hareketlerimizde birer mü'min-i kâmil, sıdk ve hulûsu tekmil amellerine şâmil, rizasına vasıl muhlislerden eyleye.. Bi-hürmeti-seyyid-il-mürseliyn (Âmin).
Allahu teâlâ'ya iyman etmekle gönülleri nurlanan, Rabbine secde ederek yüzleri sürurlanan, Nebî'ler serveri, Velî'ler rehberi, âşık ve sadıklar önderi, iki cihan peygamberi Hz. Muhammed Mustafa'ya iyman ile şu'urlanan, âlem-i ervahta Rabbine söz verip bu sözünde duran Hakkın cennetine tâlip, rizasına ragıp ve cemaline âşık olan ve her nefes ebedî saadet ve selâmet yollarını arayıp araştıran mü'minler, muhlisler, âşık-ı sadıklar! Aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlüllah ile yürekleri yanan, bütün amellerinde ve fiillerinde hak ve hakikate dayanan, YA EYYÜHELLEZIYNE AME- NU hitabı celiliyle uyanan ehli iyman! Rabbimiz, Rabbil-âlemiyn ve Rezzakımız Rezzak-ıl-âlemiyn olan Allahu azim-üşşân; kalplere şifa, gözlere ve gönüllere ziya, iyman nuruna cilâ, âşıklara ve sadıklara sefa, kâfirlere ve münafıklara cefa olan, ahkâmı hiçbir zaman eskimeyecek ve kıyamete kadar devam edecegi mutlâk ve muhakkak bulunan Kur'an-1 azim-ülbürhanında şöyle buyurmuştur:
d A Ve iz te'ezzene Rabbüküm le'in şekertüm le-eziydenneküm...
Ibrahim: 7 Meal-i münifi: Ve yine hatırlayın ki, Rabbiniz celle şâne size şunu bildirmişti: (Celâlim hakkiyçün, eğer verdiğim ni'metlere şükrederseniz, herhalde o ni'metlerimi artırırım.)
VE IZ TE'EZZENE RABBÜKÜM.
Düşünün ve hatırlayın o zamanı ki, Rabbiniz celle şâne ilân edip buyurdu:
LE'IN ŞEKERTÜM.
Duyunuz, biliniz, iyman ediniz. Eğer, verdiğim ni'metlere şükreder, bana hamd-ü senâda bulunursanız.
LE-EZİYDENNEKÜM.
Hiç şüpheniz olmasın, o ni'metlerime şükredenlere ni'metlerimi ve ihsanlarımı artırırım.
alins Ve le' in kefertüm inne azabiy le-şedid...
Ibrahim: 7 Meal-i münifi: Nankörlük ederseniz, iyi biliniz ki, azabım çok şiddetlidir.
Evet, Hak celle ve alâ böyle buyuruyor:
Iyi biliniz ki, verdiğim ni'metlere şükretmeyerek küfran-ı ni'met eder, nankörlükte bulunursanız, yani ihsan ettigim ni'metlerin hakkını eda etmezseniz, hiç şüpheniz olmasın, azabım bu dünyada bir işkence, ukbâda gayet sert ve korkunç olacaktır.
Demek oluyor ki, ni'metlerin artması ve saadete ermemiz, ancak ve yalnız bize bahş ve ihsan buyurulan, o ni'metlere şükretmemizle kaim ve kabildir. Ni'metlerin zevali ise, bahş ve ihsan buyurulan o ni'metlere şükretmeyişimizdendir.
Bu âyet-i celilede Hak sübhanehû ve teâlâ bu gerçeği bütün açıklığı ile gözlerimizin önüne sermiş bulunmaktadır, ki bir insan için bundan daha büyük bir felâket düşünülebilir mi?
Allahu teâlâ, bizleri insan olarak yaratmıştır. Bu, bize bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlerin en yücesidir. Burada akla bir soru geliyor:
— Insan olarak yaratılmak ni'metinin şükrü acaba nedir?
Oyle ya! Dileseydi, bizi insan olarak değil de, meselâ arslan, kaplan, yılan, çıyan veya diğer herhangi bir hayvan gibi de yaratabilirdi. Kim engel olabilirdi? Şu halde, bu soruyu nasıl cevaplandırabiliriz?
Bize verilen akılla çogumuzun bulamadığı ve belki sonuna kadar da bulamayacagı bu cevabı, yanı ınsan olarak yaratılmak ni'metinin şükrünün ne olacagını, daha dogrusu ne olduğunu Allahu azim-üş-şân lûtuf ve kereminin başka bir ni'meti olarak Kur'an-ı aziminde açıklamak suretiyle biz gafilleri irşâd buyurmaktadır:
Ve mâ halâktül-cinne vel-inse illa ci-ydbüdan...
Ez-Zdriyat: 56 Meal-i münifi: Ben, cinni ve insanları ancak bana kulluk ve ibadet etsinler diye yarattım.
Gördünüz mü? Sorunun cevabı açıklandı. Rabbimiz buyuruyor ki:
Biz, cinleri ve insanları ancak bizi bilmesi, bizi tanıması, bize iyman etmesi, bize kulluk ve ibadette bulunması için halk ve icadettik.
Şu halde, bize bahş ve ihsan buyurulan insanlık ni'met ve şerefinin şükrü, Rabbil-âlemiyne iyman etmek, ona kulluk ve ibadette bulunmakla ödenebilir. Ne var ki, kul ne kadar ibadet etse de, bu ni'metin şükrünü hakkıyle edaya muvaîfak ve muktedir olamaz. Olsa olsa, ibadetlerimizle Rabbimizin bu en büyük, en yüce ihsanına minnet ve şükran duygularımızı izhar etmiş oluruz. Yoksa, bir kimse dogduğu ândan, öldügü güne kadar başını kaldırmaksızın secdede kalsa, yine de bütün vücudumuza kumanda eden BAŞ dedigimiz uzvumuzun şükrünü eda edemeyiz. Yine dogdugumuz ândan, ölecegimiz gune kadar oruç tutsak, bedenimizın şükrunu yerine getıremeyız. su halde hakkın bıze banş ve insan buyurdugu RUH ni'metinin şükrü, Allahu tâlâ'nın varlığına ve birliğine iyman etmekle, VUCUT nimetinin şükrü Rabbimize itaat ve Ibaderle, SIHHAT ni'metinin şükrü Allah rizası içın oruç tutmakla, GÜZELLIK ni'metinin şükrü iffet ve ismetimizi, ırz ve namusumuzu korumakla, KUVVET ni'metinin şükrü Hak yolunda savaşmakla, GÖZ ni'metinin şükrü ibret nazarıyla bakmakla, KULAK ni'metinin şükrü hak kelâmı dinlemekle, AGIZ ni'metinin şükrü helâl yemekle, DIL nimetinin şükrü hakkı zikretmekle, daima doğru söylemekle, hakkı ve sabrı tavsiye etmekle, hakka dâvet etmekle bir dereceye kadar yerine getirilmiş olur.
Yalnız bu kadar mı? Bize bahş ve ihsan buyurulan İLIM ve SAN'AT'ın şükrünü bunları ehline ve tâlibine öğretmekle, MAL ve PARA'nın şükrü zekât ve sadaka vermek, yoksullara, fakirlere, yetimlere, muhtaç ögrencilere yardım etmekle,
sahip olduğumuz EŞYA'nın şükrü onları yerinde, zamanında ve iyi kullanmakla eda edilmege çalışılmalıdır.
Rabbimizin bize bahş ve ihsan buyurduğu KALB'in şükrü, Allah ve Resûlünü sevmekle, kalbimizi hubbu sivâdan tathir etmekle, onu Hakkın emrine uygun olarak KALB-Î-SELİM haline getirmekledir.
Sözü uzatmağa ne lüzum var? İbrahim sûre-i celilesinin 34. cü âyet-i kerimesinde (VE IN TE'UDDÛ NI'METALLAHI VE LA TUHSUHA = Eğer Allahu tâlâ'nın sizlere bahş ve ihsan buyurduğu ni'metleri sayalım deseniz, o kadar çok ve sonsuzdur ki, saymağa gücünüz yetmez, sayamazsınız.) buyurulmuştur. Biz, burada ancak gücümüz yettiği ve aklımızın erdigi kadarını saydık. Kendisine güvenen, oturup Hakkın bahş ve ihsan buyurduğu ni'metleri yazmağa başlasın; tamamı tamamına sayıp yazabilene aşkolsun! Biz, böyle bir kudretin insanoğluna verildiğini sanmıyoruz. Buracığa yazabildiklerimiz, o sonsuz ve sayısız ni'metlerin yüz binde biri dahi değildir ve unutulmamalıdır ki, bütün bu ni'metler ancak bu fâni âlemde malik olduklarımızdır. Baki ve ebedî olan âhiret âleminde mü'minlere bahş ve ihsan buyurulacak, ni'metlerden bazılarını ancak ilmen duyarak bilmekteyiz.
Eba Hureyre radıyallahu anh, aleyh-is-salâtü ves-selâm efendimizden rivayetle haber vermiştir ki, Resûl-ü zişân:
Ne e, o, re disabi cad, enne Resülallahi sallallahu aleyhi le selleme lemma halakallahû Teâla Âdeme Aleyhisselâmü meseha Zahrahu Feherace minhü küllü nesemetin tekünü ila yevmil kıyameti fearadehüm alâ Âdeme Ferea filim el. Kaviyye veddaiyfe vel ganiyye velfakire ressahiyha vessakıyme fekale yarabbi ela serveyte beynelıüm kâle eredtü en üşkere
14 200 (Hak celle ve alâ, Adem aleyhisselâmı yarattığında, kudret eliyle arkasını mesheylemiş ve kıyamet gününe kadar Adem aleyhisselâmın sulbünden gelecek olan evlâtlarının ruhlarını onun arkasından çıkarmıştır.
(Hâmil olduğu cümle ervahı Adem aleyhisselâma arzeylemiş, dünya âleminde malik olacakları halleri ona göstermiştir. Adem aleyhisselâm, bu ruhları bazılarının kuvvetli ve bazılarının zayıf, bazılarının zengin ve bazılarının fakir, bazılarının sıhhatli ve bazılarının hastalıklı olduklarını görmüş, her ruhun dünyadaki halleriyle hallendiklerini müşahede ile Cenab-ı hakka niyazda bulunmuştur:
— Ey herşeye kadir olan Allahım! Ne hikmete mebni, bu mahlûkatını müsavi kılmadın da, kimisini zengin, kimisini fakir, kimisini sıhhatli, kimisini hastalıklı, kimisini kuvvetli, kimisini zayıf olarak yarattın? Neden bazıları güzel, bazıları çirkin, bazıları sağlam, bazıları sakat?
Hak celle ve alâ, lûtfedip Adem aleyhisselâma buyurmuştur ki:
— Ey Adem! Bunun böyle olmasındaki maksat ve muradım, kullarımın her hal-ü kârda şükretmelerini istemekligimdir.) Onun için, insanların ruhlarını böyle birbirlerinden farklı ve faik olarak yarattım..)
Gözünde ibret olan, baktıgından ibret almasını bilenler, kuvvetli ise zayıfa bakarak hallerine şükrederler. Zenginse, fakire bakarak Rabbinin kendisine olan in'am-ü ihsanına şükreder, halinden şikâyetçi olmazlar. Sağlam ve sıhhatli iseler, hastalara bakarak Hakkın bahş ve ihsan buyurduğu sıhhat ve âfiyet lûtfuna şükrederler. Acz içinde varlığından soyunarak kendilerine sıhhat ve âfiyet nimetini ihsan ve inayet buyuran Rabbine kıyam, rükû ve secde ederler. Öyle ya; yeryüzünde sıhhat ve âfiyet ni'metinden büyük bir ni'met düşünebilir misiniz? Dünyanın hangi maddî ni'meti sıhhat ve âfiyetle mukayese olunabilir? Hasta olanları, bir yanından bir yanına donemeyenlerı, aylarca ve hatta yıllarca yatıp kapılara bakanları gorup durdukları halde, kendilerine sıhhat ve âfiyet ni'metini bahşeden Rabbine şükretmeyenlerden daha gafil, daha cahil, daha şaşkın bir insan olabilir mi? Dilediğini, dilediği ânda yapabilmek imkânına malik, dünyanın tamamı kendisine verilmiş, cihana hükmedecek şekilde hazineleri, askerleri, silâhları bulunan bir hükümdar düşününüz ki, sıhhat ve âfiyeti yerinde degildir. Ruhen veya bedenen sarsıntılar
geçirmekte, bir lokma ekmek yese sancılar içinde kıvranmakta, elinin altında her dilediğini yiyecek kilerleri, mutfakları bulunduğu halde bogazından bir kaşık su geçmemekte olan böylesine bir hükümdarın, bütün bu saltanat ve debdebeyi, bir bardak suya değişebileceğini aklınıza getirebilir misiniz?
HIKAYE Abbasî'lerin şâ'şaalı devrinde Harun-er-Reşid halife idi.
Bir gün, Behlûl Dâna ile konuşurlarken, söz döndü dolaştı, hükümdarın malik bulunduğu devlet ve kudretin azametine geldi. Harun-er-Reşid, mağrur bir tavırla sahip olduğu imkân ve ni'metleri anlatıyordu. Behlûl, bir süre onu dinledikten sonra, birdenbire sordu:
— Anlıyorum, dedi. Büyük hükümdarsın, geniş bir ülken, hazinelerin, orduların, bir işaretini bekleyen vezirlerin ve kumandanların var. Fakat, söyle bana bakalım, malik olduğun bütün bu ni'metleri bir bardak su karşılığında verir misin?
etti:
Halife, Behlülün nüktesini birden anlayamayarak itiraz — Canım, hiç böyle şey olur mu?
Behlül Dâna, sükûnetle cevap verdi:
— Ya Halife! dedi. Bana, insaf ile cevap ver: Issız bir çolde, tek başına kalmışsın, hava gayet sıcak ve yanında bır yudum su dahı yok.. Hangi tarata segırtsen su bulamıyorsun, hararetten bunalmış, ölüm haline gelmişsin. Tam bu sırada, birisi elinde bir bardak su ile geliyor ve sana mülkünün yarısını kendisine verdigin takdirde elindeki suyu sana vereceğini teklif ediyor. O zaman ne yaparsın acaba?
Halife, biraz düşündükten sonra mırıldandı:
— Bu şartlar altında, istediğini derhal yerine getirir ve mülkümün yarısını ona vererek suyu içer ve hayatımı kurtarırım. Kalan yarısı da bana elverir, deyince Behlûl gülümsedi ve:
— Tamam! dedi. Mülkünün yarısını vererek o bir bardak suyu içtin ve hayatını kurtardın diyelim. Lakin, içtigin suyu âdet üzre dışarı çıkaramayacak bir hale geldiğini düşün. Acılar ve sancılar içinde kıvranıyorsun. Azap ve iztirabın o kadar artmıştır ki, artık gözün dünyayı görmek istemiyor.
Bu halde iken, karşına başka birisi çıksa ve o suyu çıkararak
seni bu dertten kutrarır ve hayata iade ederim ama, elinde kalan mülkün yarısını da bana vereceksin, dese ne yaparsın?
Harun-er-Reşid, tereddüt etmeden cevap verdi:
— Tabiî, derhal veririm!
Behlûl, sözünü tamamladı:
— Gördün mü? dedi. Malik olduğunu söylediğin bu mülk ve devletin değeri ve karşılığı gerçekten bir bardak su imiş, değil mi?
Ey Ihvan-ı bâ'sefa!
Allah azze ve celle hazretleri, şu Hadis-i Kudsi ile azametiyle buyurdu ve başarında akıl cevheri bulunan iyman sahiplerine duyurdu ki:
jandi sanida cis inni enallahü lailahe illa hu Muhammedün habiybiy ve Resûliy menistesleme li kadaiy ve sabere alabelaiy ve şekere alâ nağmaiy fe yüktebü maassıddıykiyne ve yuhşaru ma'assıddıykıyn ve men lem yesteslim likadaiy velem yasbir alâ belaiy ve lem yeşkür ala nağmaiy fel yettehiz rabben sivaiy.
Mâ'nayı münifi: (Ben, muhakkak sizin Rabbinizim. Kulluk ve ibadete lâyık ve müstehak hak mâ'budunuz ve ilâhınız da ancak benim. Muhammed'im, benim sevgiliın ve Resûlümdür. Kullarımdan her kim kazama razı ve teslim olur, belâma sabır ve ni'metlerime şükrederse, onu sıddıyklarla haşreder ve ismini sıddıyklar divanına yazarım. Her kim, kazama razı ve teslim olmaz, belâma sabretmez, ni'metlerime şükreylemezse, kendisine benden gayrı bir Allah arasın..) Zira, ben onu kullugumdan tard ederim. Benden gayrı kulluk ve ibadete lâyık ve müstehak hak mâ'bud ve ilâh bulunmadığına göre, hangi