Ara
Menü

Sayfalar 116–121

1.690 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 116–121

— Haydi, şimdi bana işledigin günahı söyle! buyurdu.

O genç, gözyaşlarıyla konuşmağa başladı:

— Yâ Resülallah! Ben, alçak ve igrenç bir insanım. Benim işlediğim günahı, hayvanlar bile irtikâp edemez ve Allahu teâlâ'dan korkarlar. Şimdi, çok ama pek çok pişman oldum ama, iş işten geçti. Cebbâr ve intikam sahibi olan Allahu azim-üş-şândan korkuyorum. Bilmiyorum, şimdi ben ne yapacağım?

Resûl-ü efham efendimiz hazretleri, kendisinden bazı sualler sordu ve aralarında şöyle bir konuşma oldu:

— Allahu teâlâ'ya şirk mi koştun?

- Hayır ya Resûlallah!

— Haksız olarak adam mı öldürdün?

— Hayır ya Resûlallah!

— Öyle ise, yedi kat gökleri ve yedi kat yerleri dolduracak kadar günah işlemiş olsan bile, Allahu teâlâ dilerse günahlarını af buyurur. O, günahları affedicidir. Sen, hemen ona tovbe et...

— Benim günahım, yedi kat gökleri ve yedi kat yerleri dolduracak kadar büyüktür ya Resûlallah!

— Senin günahın Allahu azim-üş-şânın kürsisinden de mi büyüktür?

- Evet ya Resûlallah!

— Günahın Allahu azim-üş-şânın arşından da mı büyüktür?

— Evet ya Resûlallah! Günahım, arş-1 Rahmandan da büyüktür.

— Günahın, Allahu teâlâ ve tekaddes hazretlerinin rahmet ve mağfiretinden de mi büyüktür?

— Elbette Rabbimin rahmet ve mağfiretinden büyük değildir.

— Söyle bakalım, ne imiş bu günahın?

— Huzur-u saadetinizde hayâ ediyor ve suçumu söylemege utanıyorum ya Resûlallah..

— Günahını söyle ki, derdine çare ve yarana merhem olayım.

Genç adam, iki yanına korku ile bakarak anlatmağa başladı:

— Ya Resülallah! Bir kaç yıldan beri, korkunç bir kötülüge dadandım. Nefsime ve şeytana uydum, kefen soyuculuğa başladım. Ensârdan bir zatın kızı geçenlerde vefat etmişti. Kefenini soymak için, onun kabrini açtım. Şeytan

aleyh-il lâ'ne bana maalesef galip oldu. Hayvanların dahi işlemekten utanacakları bir suçu irtikâp etmeğe nefsim beni zorladı. Bu kötü ve igrenç niyyetle kıza el uzatacağım sırada, ölü dirildi ve bana: «— Ey utanmaz, ahlâksız herif! Vakt-i saadette, iki cihan serveri, mü'minlerin rehberi, müttekilerin önderi ve âhir zaman peygamberi hayatta iken böyle bir suç işlemekten korkmuyor musun? Kıyametin şiddet ve dehşetini, o gün Allahu tâlâ'nın kadı olup zâlimden mazlümun hakkını alacağını, senden de işlemeğe hazırlandığın bu cinayetinin hesabının sorulacağını düşünemiyor musun? Beni, bun..

ca mevtâ arasında üryan bıraktığın yetmiyormuş gibi, huzur-u izzete cünüp olarak çıkmama da sebep olacaksın ey zâlim!» diyerek yüzüme tükürdü.

Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, bu müthiş itiraf karşısında irkildi, iğrendi ve yerinden sıçrayarak o gence:

— Çık, seni gözlerim görmesin! dedi.

O genç adam, tövbe ve nedamet gözyaşları dökerek huzur-u saadetten ayrıldı, çöllere ve sahralara düştü. Yedi gün ve yedl gece ne yeal, ne içtı, ne de gozlerine uyku gıral. Bıtak ve perışan, halsız ve mecalsız, yurumege bile takatı kalmamıştı. Issız bir yerde, yüz üstü çöktü, gözlerinden oluklar gibi yaşlar doktu. Yuzuru topraga, alnını secdeye koydu, hem agıyor, nem de yalvarıp niyaz ediyordu:

— Ilâhî! Yeryüzünde benden günahkâr, benden âsi kulun var mı? Insan suretindeki bu mahlüka, ind-i ilâhinde şefaati kabul buyurulacağı muhakkak olan, âlemlere rahmet olarak gönderildiğine şüphe olmayan, bütün ümmetine karşı rahiym ve şefik olup üzerlerine titreyen Habib-i edibinin kapısına şefaat dilenmeğe gittim. O büyük günahımı öğrenince haklı olarak benden igrendi ve beni şefaat kapısından reddeyledi. Ben şimdi nerelere gideyim, nereden şefaatçi ve yardımcı bulayım?

Sana sığındım, senin bâb-ı lûtfuna geldim ilâhî! Halim sana ayan Allahım! Sana el açtım, sana yüz tuttum, Habib-i edibin hürmetine bana merhamet buyur, bana şefaatçi olması için lûtfunu ve keremini duyur. Sen, kullarına merhamet edicisin.

senın kapın da yuzume kapanırsa, ben nerelere gıdeyım, hallmi kimlere arzedeyim! Bundan sonra, kimsenin yüzüne bakamam. Kimse de beni cemiyet ve cemaatlerine kabul etmez.

Ey ulu Allahım! Rica ve niyaz ediyorum: Bana bir ateş gönder ve beni yak, şu mülevves vücudumu mahv-ü perişan eyle.

Ahirette de, beni nâra müstehak kılacağını biliyorum ve yal-

varıyorum Allahım! Orada, cehennemine girmeden önce dünyada da beni yak ve kül et...

Bu günahkâr gencin, nedamet ve tövbesi ve inleyip ağlaması, rahmet-i sübhaniyyeyi celbetti. Allah celle celâlühu, Cebrail aleyhisselâma emr-i ferman buyurdu:

— Var Resülüme selâmımı söyle ve emirlerimi kendisine teblig eyle!

Cebrail aleyhisselâm, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize gelerek selâm-1 ilâhiyyeyi tebliğ eyledi.

Fahr-i kâ'inat efendimiz:

— Hüves-selâm ve minh-üs-selâm ve ileyye yerci'us-selâm, mukabelesiyle emr-i ilâhiyyi tebellüğ etmeğe hazırlandı.

Cebrail aleyhisselâm devam etti:

— Allah azze ve celle buyurdu ki: «Ben, ona günahkâr kullarımdan birisini gönderdim ve günahını söylettim. Habibim, o günahkârı, bir günahından ötürü reddetti, ondan yüz çevirdi. Oysa, kıyamet günü, ümmetinden öyle günahkârlar huzur-u izzetime gelerek hesap verecek ki. onların ne büyük günahlar işlediklerini görünce Habibimin hali ne olacak?» Sen, benim Resülümsün. Seni, âlemlere rahmet olarak gönderdim.

Bu sebeple, mü'minlere karşı ra'uf ve rahiym, müziplere karşı da şefi olsun. O kulumun günahını affettim, zira o kulum tövbesinde sadık ve yaptığına nâdim olmuştur. Sıdk ile tövbe edenlerin, tövbelerini kabul ederim, ben TEVVAB- ÜR-RAHİYM'im.

Fahr-i Kâ'inat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyât efendimiz, affı ilâhiyye mazhar olan o genci arattırmak üzere sahabeden bir zatı sahraya gönderdiler. Sahabe, onun bulundugu yere vardıgında, o genç hâla başı secdede ve aglamakta idi.

Kendisine:

— Ağlama, sil gözyaşlarını artık! dedi. Affı ilâhiyye ve mağfiret-i sübhaniyye ile seni müjdelerim. Haydi, kalk seni Resülüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz istiyor ve bekliyor.

Her ikisi de sevinç gözyaşları dökerek Medine-i münevvere'ye vasıl ve huzur-u Resülüllaha dahil oldular. Onlar, içeri girdiklerinde Mescid-i Nevebi'de akşam namazı kılınıyordu ve iki cihan serveri, Nebiler önderi, âşıklar ve sadıklar rehberi efendimiz mihrapta bulunuyordu. (Ne kutlu bir namaz!)

Her ikisi de, Imam-ül-Enbiyâ efendimize iktida ettiler. Resûl-ü zişân, Fâtiha-i celileden sonra zammı sûre olarak Tekâsür sü-

resini okumağa başladılar: (Elhâküm-üt-tekâsürü hattâ zürtüm-ül-mekabir...) âyet-i kerimesini okurlarken, o genç:

— Allah! diye sayha etti ve yere düştü.

Namazdan sonra baktılar ki: (Innâ lillâh ve innâ ileyhi râci'un) emaneti sahibine çoktan teslim etmişti.

Bir diğer rivayete göre ise, namazdan sonra efendimiz kendisini affı ilâhi ile müjdelemiş ve o genç Allahu teâlâ'ya hamd-ü senâdan sonra:

— Yâ Resülallah! Benim o çirkin fiile hazırlandığımı Allah azze ve celle görüyor muydu? diye sormuş ve efendimiz de:

— Evet! Allahu azim-üş-şân herşeyi bilir ve görür, buyurunca o genç.

— Allah! diye sayha vurup canını tevvâba teslim eylemiş...

Sıdk ile tövbe böyle olur. Böyle tövbe olunca da, Hak teâlâ af ve mağfiret buyurur ve seyyi'atını hasenâta tebdil eyler.

Aşık Yunus bunu böyle söyledi, Inip aşkın deryasını boyladı, Istiğfar eyleyip daim ağladı, Kul hatasız olmaz, tövbe yâ Rabbi!..

HIKAYE Hz. Omer radıyallahu anhın hilâfeti zamanında, bir delikanlı içki almış evine gidiyordu. Yolda, Hz. Omer'le karşılaşınca elindeki şarabı, elbisesinin altına sakladı. Hz. Ömer ona sordu:

— Elbisenin altında ne var? Çıkar göreyim.

yâ Rab Bei, Emire vaziyette nin yatında hacil ey- — Ya Rab! Benı leme, kabahatimi ört ve beni af buyur. Eğer, beni bu mahcubiyetten kurtarırsan, ilâhî sana tövbeler olsun, bir daha içki içmem, diye niyaz ve tövbeye niyyet etti.

Ne var ki, Hz. Omer'e de cevap vermesi gerekiyordu. Utanıp sıkılarak:

— Ya Emir-el-mü'miniyn! dedi. Elbisemin altında sirke var..

— Sirkeyi neden saklıyorsun? Çıkar da görelim, emrini

alınca eli ayağı titreyerek şişeyi Hz. Ömer'e uzattı. Nasıl korkmasın ve titremesindi ki, islâmda şarap içmenin cezası 80 kırbaç idi. Hz. Omer de, kimsenin gözü yaşına bakmaz, Allah'ın emrini yerine getirirdi. Hatta, bir rivayete göre kendi oğlunu şarap içtigi ve zina ettigi için, o sırada hasta olduğuna aldırış etmeden kırbaçlatmış ve yetmişinci kırbaçta öldüğü anlaşıldığı halde kalan 10 kırbacı da ölüsüne vurdurmuştu. Zira, Hz.

Ömer'in ilâhî emirleri terk ve te'hire gönlü razı olmayan bir zât'ı âli-kadr olduğu da cümlenin malûmudur.

Gencin elinden şarap şişesini alan Hz. Ömer, baktı ki gerçekten şişede sirke bulunmaktadır. O gencin sıdk ile tövbe etmesi sonucu bir lûtf-u ilâhi olarak sirke oluvermişti.

Işte böyle aziz kardeşim:

Sen sıdk ile tövbe etmeğe bak! Tövbende sadık ve sabit olursan, şarabın sirke oluvermesi gibi, günahların da sevaba dönüşür. Tövbede acele etmelidir. Bugün, yarın diye tövbeyi geciktirerek ömrü azizi günahlarla geçirmemelidir. İyi bilmelidir ki, tövbesini geri bırakanlar helâk olmuşlardır. Tövbenin bugüne, yarına, aybaşına, yılbaşına tahammülü yoktur.

Olümün, nerede ve nasıl geleceği belli değildir. Ansızın gelebilir ve seni tövbesiz bulabilir. Isyan, nisyan ve günah hamulesiyle Azrail aleyhisselâm canını alıverir. Bu kötü amellerin inan ki başına belâ olurlar. Korkunç azaplara ugrarsın, zebaniler saçlarından tutup sürüdükleri zaman, seni onların ellerinden kimse kurtaramaz. Günahına, çabuk ve erken tövbe edenler, fazl-ı ilâhiyyeye nail ve mazhar olurlar.

Şefi'ul-ussât fi-yevm-il arasât efendimiz buyuruyorlar ki:

Kıyamet günü, tövbekâr bir kulu huzur-u izzete getirirler. Allah azze ve celle buyurur:

— Bu kulumun, büyük günahlarını saklayın ve kendisine küçük günahlarını söyleyin!

Melekler, o kula: «Sen, şu tarihte şöyle bir günah işlemişsin» derler. U kul inkar etmez, suçunu kabul eder. Zira, hesabı sorulan gerçekten küçük günahlarından birisidir. Kulur korkusu ise, büyük günahlarından sorulması ve azaba düçar olmasıdır. Allahu teâlâ tekrar buyurur:

— Bu kulumun, o küçük günahını hasenâta tebdil eyleyin!

O kul bakar ki, tövbe ettigi bütün küçük ve büyük günahları hasenâta tebdil olunuyor. Rabbil-âlemiyne niyaz eder:

— Ilâhî! Benim nice büyük günahlarım vardır ki, onların hiçbirisini burada görmüyorum, der.

Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efenaimiz, vuku'u mutlâk ve muhakkak olan bu hâdiseyi anlatırlarken, bu fazl-ı ilâhiyye ve kerem-i sübhaniyye öylesine mesrur oldular ki, tebessüm buyurdular ve hattâ nevaciz denilen mübarek dördüncü dişleri zahir oldu.

Ey ehl-i iyman:

Iymanının neticesi, dünya ve âhirette saadettir, cennettir ve rizayı ilâhidir.

Ibadetlerinin neticesi, derecât-1 cennettir. Yalnız, iyi bil ki, cennet ibadet karşılıgı degil, Allahu tâlâ'nın fazl-ü keremi Iledir.

Allahu azim-üş-şâna âşık olmanın ve muhabbet etmenin neticesi, maksad-ı â'lâ ve matlâb-1 râ'na olan cemal-i lâ-yezele erişmek, didâr-ı ilâhi ile müşerref olup vuslâta ermektir.

Resûl-ü efham efendimize muhabbet, onunla haşrolmaktır. Onun sünnet-i seniyyesine riayet, şefaatine ermektir.

Habib-i edib-i Kibriyâ'ya, onun âline, evlâdına muhabbet ve salât-ü selâm okumak selâmete ermektir.

Ashab-1 kirama, Evliyâ'ullaha ve islâm âlimlerine hürmet ve muhabbet etmek, aynen Resûl-ü zişâna hürmet ve muhabbet etmektir.

Seyyid-ül-kevneyn ve ceddül-Haseneyn-il ahseneyn efen.

dimize, âline, evlâdına, ashabina, ahbabına ihanet etmek ise —Hak korusun— aynen Allahu teâlâ ve Resûlüne ihanet etmektir.

Dinin ahkâmına hürmet ve riayet, izzet ve rif'at —Hak korusun— hürmetsizlik ise zillet ve mezellettir.

Günahlara israr etmek, pişman olup tövbe etmemek ve isyana devam eylemek iymansız ölmeğe işarettir.

Hasedin neticesi, hacalet ve mahcubiyyettir.

Sabrın neticesi, selâmettir ve hadsiz hesapsız büyük ecirlere nail olmaktır.

Kadere teslimiyet, feragat ve kederden emin olmaktır.

Meşakkatin neticesi, rahatlıktır.

Her türlü günahların ve kötülüklerin neticesi, nedamet ve pişmanlıktır.

Hiylenin neticesi felâket ve sefalettir.

Yalanın neticesi, mahcubiyettir.

Feragatin neticesi, dünya hayatında içtimai ülfet ve ünsiyyet, âhiret âleminde de pek yüce bir saadettir.

Fırsat elde, can kuşu tende, sıhhat ve âfiyet bedende, hayrı ve şerri ayırdedebilme yetenegi sende iken, dilin söyler, gö-

Sayfalar 116–121 · Envârü’l-Kulûb I — tarikat.org