Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 103–108
lle çalınan ve gösterilen istidrâclar ise ruhânî ve kameridir.
Nasıl ki, ay nurunu güneşten alıyorsa, gayr-i müslimlerden zuhur eyleyen olağanüstü haller de Hak velilerinden aldıkları nurun in'ikasından başka bir şey değildir.
HIKAYE Bir kış günü, her tarafin karla örtülmüş oldugu bir zamanda, bir papaz, büyük Hak velilerinden Hazret-i Muhyiddin Üftade'nin huzuruna gelmiş ve kendilerine dalından yeni koparılmış bir salkım üzüm takdim ederek, sözüm ona keramet izharı dâvasında bulunmuştu. Hazret-i Üftade (Kuddise sirruh) dervişlerine nazar buyurmuş ve lisan-i hal ile onlara mâ'nevî talimatını vermiş. Dervişler arasında bulunan Aziz Mahmut Hüdâ'i kuddise sirruh efendimiz, usulca oturdukları yerden kalkarak dışarı çıkmışlar ve bir kaç dakika sonra bir küfe taze üzümle huzur-u hazret-i pîre dahil olmuşlar ve küfeyi diger dervişlerin de yardımlarıyla sofranın üzerine boşaltmışlar. Papaz bakar ki, o bir küfe üzüm, kendi getirdigi bir salkım üzümün aynıdır ve hattâ aynı bağın mahsulüdür. Hayret ve dehşet içinde bakınırken, Hz. Aziz Mahmut Hüdâ'i efendimiz mürşidine:
— Sultanım! demiş, bizim bagdan bir asma dalı bağın dışarısına doğru uzanmış. Üzerinde de bir salkım üzüm varmış. Bu keşiş efendi, aslında bize ait olan bu salkım üzümü dışarıdan çalarak bize getirmiş... Şimdi, kendisine ferman buyurunuz. Gitsin ve bir salkım üzüm daha getirsin. Eğer, buna muvaffak olursa, ben onun dinine intisap edeceğim. Getiremezse, acaba o benim dinime girmeğe razı olur mu?
Papaz, verecek cevap bulamamış, bir süre sükût ettikten sonra kendisine hidayet nasip olmuş ve şeref-i islâm ile müşerref olarak dalâletten kurtulmuştur.
Hamd-ü bi-had, şükr-ü minnet daima olsun sana;
Çün bize iyman-ı islâm ni'metin kıldın atâ...
Evet, dersimize devam edelim:
Salih amellerin başı, helâl ve tayyib yemektir. Tayyib demek, yenilen şeyin bi-zâtihi kendisinin ve satın alındığı paranın helâlden olması demektir. Bunun içindir ki, Allah az-
ze ve celle, Kur'anı azimde, (Helâl ve temiz olan şeyleri yiyin, salih ameller işleyin, helâl ve temiz şeyler yemiyenler salih ameller işleyemezler, işleseler bile zevkine ve hazzına varamazlar.) buyurulmaktadır.
Tövbenin başı, yemekte ve içmekte helâli ve güzeli taleptir. Fakirlere ve yoksullara ikram etmek ve yedirmektir. Çünkü, bu HALILIYYET sıfatıdır. Allahu tâlâ'nın gaib hazinelerinden helâl rızık talep etmeli, helal yemeli, helalinden yedirmelidir ki, ilâhî ni'metlere nail ve mazhar olunabilsin...
Kul, dünya ve âhirette aziz ve mükerrem olabilsin... Ah!.. Yedirmek, gözyaşı silmek ne ulvi haslet...
HİKAYE Ibrahim Halilullah zamanında, Mekke-i mükerreme ve civarında kıtlık olmuştu.
Ey yüzü ak ve gönlü pâk mü'min!
Dünya hayatında varlık da, yokluk da devamlı olmaz.
Her varlıgın bir yokluğu, her yokluğun da bir varlığı olur.
Nice azizler zelil, nice zeliller de aziz olabilirler. Yılın dört mevsimi, akıl sahipleri için ne büyük âyetlerdir. Okuyabilene aşkolsun!.. Daima yağmur yağmaz, hava her zaman açık olmaz. Bazan, havalar gayet güzel oldugu gibi, bazan soguk, fırtınalı, tipili, esintili de olabilir. Hayat da aynen böyledir. Insanlara, şükür ni'metini tattırmak, hamd-ü senâ izzetini ar-, ona aczini ve haddini bildirmek için, Hak tealâ bazan verimli toprakları çole, kızgın ve çorak çollerı bereketli topraklar haline getirir. Bu çeşit değişikliklerde, sayısız âyat-ı beyvinât vardır. Akıl sahipleri için bir çok deliller ve ibretler vardır. Bunları, düşünebilene ve bu düşünme ni'metine malik ve mazhar olanlara ne mutlu! Bu degişiklikler, kâfirin küfrünü ve mü'minin iymanını artırır. Ehl-i iymana, Allahu teâlâ'ya olan inanç ve güveçlerinin miktarını öğrettiği gibi, gafillere de hakkı ve hakikati anlatır.
Hepimiz, Allahu teâlâ'ya iyman ettigimizi ikrar ve ondan korktugumuzu iddia ederiz. Fakat, başımıza en küçük bir musibet geliverirse, utanıp, arlanmadan oturur, Hâlıkı mahlûka çekiştirir, şikâyet ederiz. Varlığın da, darlığın da ondan olduğunu unutuveririz.
Aşağıda, bu bahse tekrar dönecegiz. Biz, şimdi hikâyemize devam edelim:
Evet, İbrahim aleyhisselâm zamanında Mekke-i mükerreme ve civarinda büyük bir kıtlık olmuştu. Ellerinde bulunan ni'meti kaybedince, onun kıymet ve ehemmiyetini anlayan halk, açlık korku ve kaygusuna düşmüştü. Yerler, şerha şerha yarılmış, yagmurlar yagmıyor, agaçlar ve yapraklar kurumuş, sararmış ve dökülmüştü. Hayvanlar ve insanlar, açlık ve susuzluktan helâk oluyorlardı. Allahu tâlâ'nın CELAL sıfatı tecelli etmiş, herkes dehşet ve haşyet içinde kalmıştı.
Hattâ, bu hale Cebrail aleyhisselâm ile hamele-i arş melekleri bile korkularından titreşiyorlardı. Bu celâl esnasında, yine de cemali Ibrahim Halilullah'tan zuhura gelmiş ve o nebi-i zisân haliliyyet libasını giymiş ve o tarihte Mısır'da bulunan tanıdıklarından birisine adam göndererek bugday istemişti. O zat, haberciye:
— Emri başımız üstüne, demişti. Ancak, biz biliyoruz ki, Terindeki fakhisre insan etmek lan istemektedide Hacere, Mısır'da da kıtlık vardır ve biz de fakir insanlarız. Elimizde bulunan bugdaylar ile kıt kanaat idare edebiliyoruz. Mevcudumuz, ancak bize yetecek kadardır, mâ'zur görsünler...
Ibrahim aleyhisselâmın gönderdigi zat, eli boş dönüyordu. Oysa, Mekke-i mükerreme halkı kendileri için buğday getirilecegini duymuş, büyük bir umut ve sabırsızlıkla yolları gözlüyorlardı. Ibrahim aleyhisselâmın elçisi, Mekke-i mükerremeye dönerken li-hikmetin kendi kendine o Nebi-i zişânı halk nazarında küçük düşürmemek için, çölden çuvallara kum domâuran t drtüacklry se, dyota d. Dişia daşi gahede yaptı ve boş çuvallara çölden kum doldurarak, sanki Mısır'dan buğday yüklemişcesine Mekke'ye döndü.
Ibrahim aleyhisselâm, bu sırada uyuyordu. Refikası, Sara validemiz çuvallardan birini açtı ve halis un bulunduğunu görerek hemen ekmek yaptı. Ibrahim aleyhisselâm, etrafa kokusu yayılan misk gibi taze ekmeklerin kokusuyla uyandı ve eşine bunları ne ile yaptığını sordu:
— Mısır'a gönderdiğin zat geldi. Getirdiği çuvallardan birisini açtım ve un bulunduğunu görerek hemen bu ekmekleri hazırladım, dedi.
Mısır'a gönderilen zat ise, içerilerinde kum dolu olan çuvalları Ibrahim aleyhisselâmın kapısına indirmiş ve fakat bugday verilmedigini söylemege utandıgından, dogruca evine
gidip kapanmıştı. Ikinci çuvalı da bizzat Ibrahim aleyhisselâm açtı ve kapısı önünde toplanarak:
— Açız ya Nebiyallah! diye feryat eden halka dağıtmak için elini çuvala soktu ki, ne görsün! Bugday tanelerinin üstünde (Lâ ilâhe illallah min Halil ilel-Halil) yazılıydı. Bir Halilden bir Halil'e, yani bir dosttan bir dosta yazılı buğday tanelerini, sevinç gözyaşlarıyla ıslatarak eşine:
— Ya Sara! dedi. Bu bugdayları Mısır'daki dostumuz göndermemiş. Herşeyi muhit ve herşeye kadir olan asıl dostumuz Rabbil-âlemiyn göndermiştir.
Rabbine şükür ve hamd-ü senâ eyledi ve mübarek elleriyle bugdayları halka dagıttı. Yani, haliliyyetini ihraz ederek Allahu tâlâ'nın kendisine ikram ve ihsan eylediği bu ni'metleri halka tevzi etmek suretiyle halkı Halil'ine cağırdı.
HIKAYE Bayezid-i Bestamî kaddesallahu sırrah-ül-âli efendimiz, bir sohbet esnasında:
— Gerçi ibadette kusurlarım vardır ama, iymanda aslâ!
buyurdular.
Cenab-1 vâcib-il vücut, her zaman ve her yerde mevcut olan Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri, kendisine ilham ile şöyle nida eyledi:
— Tövbe et ey sevgili velim!... Birgün karnın agrımıştı da, o ağrıyı benden bilmemiş ve içtiğin soğuk sütten olduğunu söylemiştin.
Bayezid-i Bestamî, derhal tövbe ederek secdeye kapanmş ve aglamışlar, her şeye kadir ve muktedir olan Allahû teâlâ'nın kudret ve azametini ve herşeyin ondan olduğunu sıdk ile, ihlâs-ı tam ile ilân ettigini lisanlarıyla bir kerre daha ikrar ve kalpleriyle de tasdik eylemişlerdir.
Başka bir örnek daha verelim:
Köpeğe bir taş atıldığı zaman, taşı atana havlayıp ısıracak yerde, atılan taşı ısırmaga kalkar. Yani, bir başka deyimle atandan bilmez de, atılan vasıtadan bilir. Tıpkı bunun gibi, herşeyi sebepten bilenler, müsebbib-i hakiki ve müsebbib-ül-esbâptan gafil olanlar köpeklikten kurtulamazlar. Şeklen ve surette insan gibi görünseler de, mânâ bakımından köpektirler.
Geç ak ile karadan, Halkı çıkar aradan..
Halkı aradan çıkarırsan, hakka vuslât edersin. Unutma ki, halk seninle hak arasında perdedir. Yalnız bu kadar mı?
Çoğu zaman, ilmin, kitapların ve hattâ ibadetlerin bile hak ile arada perde olabilirler.
Ey Müslüman!
İyi düşün ve anlamağa çalış.. İlmin, kitapların, ibadetlerin, sabrın, cömertliğin hak ile aranda perde olursa; iyi ameller Hicab-ı nuranî olabilir. Mal ve mülkün, evlâd-ü iyâlin, servetin, kasan, kesen, makamın, rütben daha kalın bir perde olmaz mı! Bu kalın perde senı haktan uzaklaştırmaz mı. lın perdeyi yırtmanın ve bu hicaptan kurtulmanın tek çaresi ve ilâci, her şeyin Allahu teâlâ'dan olduğunu, herşeyin Allahu teâlâ'ya ait bulunduğunu, bilmen ve buna iyman etmendir.
Bu iyman ve itikadın, o perdeyi yırtar ve seni hakka vasıl eder.
Evet, insaf ile düşünecek olursan ilminin, kitaplarının, ibadetlerinin, sabrının, cömertliğinin, mal ve mülkünün, evlât ve iyâlinin, servetinin, kasanın, kesenin, makam ve rütbenin, her şeyinin, ama her şeyinin Allahu teâlâ'ya ait bulunduğunu bilecek, anlayacaksın... Zira, sen gözlerini kapayıp âhiret yolculuguna çıktıgın gün, bu saydıklarımın hepsi bir anda elinden çıkar. Hattâ, vücudun ve ruhun bile sana ait degildir.
Mal ve mülkünü vârislerin paylaşırlar, ruhunu melek-ül mevt kabzeder, etini, sinirlerini ve kanını da kurtlar kemirir ve nihayet kemiklerin de toprağa karışır gider. Senden ne kalır?
Acaba, ibadetini sen mi yapıyorsun? Sabrın senden mi sanıyorsun? Allah azze ve celle, seni huzuruna kabul buyurmazsa, sen ona kıyam, rükû ve secde edebilir misin? O, sana sabır ve tahammûl vermeseydi, acaba sen bunca olaylar karşısında sabırlı ve tahammüllü olabilir miydin? Sana ilmini veren O'dur. Seni yaratan, sana gören bir çift göz, duyan bir cift kulak, konuşan agız ve dil, düşünecek bir akıl, okudugunu hıfzedecek zekâ vermemiş olsaydı, acaba sen bu denlû âlim olabilir miydin? Demek ki, iyi veya kötü, hayır veya şer, güzel, veya çirkin sende her ne ki varsa, yerlerde ve göklerde neler görebiliyorsan, hepsi Allahu tâlâ'nındır ve Allah'tandır.
Kul küllün min indillâh...
En-Nisû: 78 Meal-i münifi: De ki: (İyilik ve güzellik de, musibet ve fenalık da, hepsi Allahu teâlâ tarafındandır.)
âyet-i celilesi bunun şahidi ve delilidir.
Şu var ki, herşeyin Allahu teâlâ'dan olduğunu bildikten ve buna iyman ettikten sonra edep, terbiye ve saygı bakımından bütün kötülükleri nefsimize yüklemeli, iyilik ve güzelliklerin ise Allahu teâlâ'dan olduğuna inanmalıdır. Kötülüğe lâylk ve mustenak olanlarda isyan ve nısyan zunura getırır lyılik ve güzellikleri hakedenlere de, iyılikler ve güzellikler bahş ve ihsan buyurur. Anlayana bu kadarı kâfidir, anlamayana ise Allahu teâlâ tevfik ve hidayet nasip buyursun.
Kul, kâsip ve Allahu teâlâ Hâlik'tır. Şu kadar ki, kulun her kisbettigini halk etmek, Allahu teâlâ'ya vacip degildir.
Kulun her kazandığı halk buyurulmuş olsaydı, kul hâkim ve Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri — Hâşâ — mahkûm olmuş bulunurdu ki, böylesine sapık bir inanışın islâmda aslâ yeri yoktur. Kul, hayır veya şer ne kazanırsa, Allahu teâlâ dilerse, karşılığını halk eder, dilemezse halk eylemez. Mülkünde galip olan ancak odur. Hattâ, bazan sevdigi bir kulundan herhangi bir şer zuhur eylese, Allahu azim-üş-şân o sevgili kulunun bu şerri işlemesini men'eder. Buna, aka'it ilminde TEV- FİK-İ-RABBANÎ derler.
Şu halde, Allahu teâlâ ile arandaki perdeyi kaldırmak istiyorsan, Hazret-i Niyazi-i Mısri'nin buyurduğu gibi:
Geç ak ile karadan, Halkı çıkar aradan...
Buna, biz de şunları ilâve edelim: Vuslât eyle buradan, sevsin seni yaratan... Allahu teâlâ'ya halil ol, haliller araya kimseyi sokmazlar. Bu konuda söylenecek söz çoktur, ne var ki, söylemege bende, dinlemege sende tahammül yoktur.
Nemrud, Hz. Ibrahim aleyhisselâmı ateşe attırdığı zaman, rüzgâr ve yagmura müekkil olan melek kendisine bu ate-