Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 97–102
da içmek, yemek yediği tabağa ve su içtiği kaba üfürmemek, her yudumun evvelinde besmele ve sonunda el-hamdü lillah demektir.
Behlül-ü Dâna, kadı efendiyi sabırla ve sükûnetle dinledikten sonra tekrar sorar:
— Ey kadı efendi! Sünnet-i seniyye üzere yedigin o kıvırcık eti, yetim malı ve yetim hakkı ile alınmışsa, acaba yediğin et midir, yoksa cehennem ateşi midir?
Ve âyet-i celileyi okudu:
Innelleziyne ye'külüne emvâr-el-yetâma zulmen innema ye'külüne fi butünihim nâren r'e seyaslavne sa'iyrd En-Nisa: 10 Muhakkak ki, yetimlerin mallarını zulüm ile ve haksız olarak yiyenler, karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar çılgın bir ateşe gireceklerdir, - Ey kadı efendi! Senin saydıkların, islâmda sofra âdabıdır. Ben sana yemenin ve içmenin âdabını sormuştum. Sen ise bana yemeğin sünnet, müstehap ve mendûb olan âdabını anlattın...
Kadı efendi kendisine rica eder:
— Ya Behlül! Lûtfet, yemenin ve içmenin âdabı ne imiş, sen söyle de ögreneyim, deyince Hazret-i Behlûl şu cevabı verir:
— Ey kadı efendi! Helâl kazanacak, helâl yiyecek ve helâl giyeceksin... Senin saydığın âdap ile haramdan kazanılmış bir şey yesek, acaba islâm âdabına riayet etmiş olur muyuz?
Kadı efendi, başını öne eğerek itiraf eder:
— Her ne kadar farza, sünnete, müstehap ve mendüba riayet ederek yersek de, yediğimiz bu ni'metler domuz etinin hurmiyyetinden daha haram olduğundan elbette nâra müstehak oluruz, der.
Dikkat ve ibretinize sunarım:
Envar-ULKul0b, Cltt! - P: 7
Çogunlukla ilimsiz, düşüncesiz ve gaflet bataklıgına dalmış bulunan bizler, Allahu tâlâ'nın bizlere bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlerden helâl kazançla elde ettiklerimizin helâl olacagından, haram kazançla elde edilen aynı helâl ni'metlerin ise mutlâka haram olacağından, gafil bulunur, bu hakikati külliyen unutur ve o haramı helâl itikat ederek yemekte sakınca görmeyiz. Oysa, haram ile elde olunan ni'metler, aslında helâl ve mübah dahi olsalar, hakikatte haramdırlar.
Dyle ki, haramla elde edilen ni'metleri helâl bilerek yemek ve içmekle, bi'zâtihi haram olan yiyecek ve içecekleri yemiş gibi günahkâr ve sonunda azap ve ikaba müstehak oluruz. Hattâ, bu ni'metleri helâl itikat etmekle, tıpkı haramı helâl saymak gibi iymandan ve islâmdan mahrum kalmamız dahi melhuz ve muhtemeldir.
Şu halde, Allahu tâlâ'nın rizasına talip olanlar için, yemek ve içmek bakımından bu hususlara itinâ ve ihtimam göstermek, işin maddi ve mâ'nevi yönlerini, zâhir ve bâtınını gözden kaçırmamak şarttır ve lâzımdır. Yukarıda naklettiğimiz kıssada, Allahu teâlâ sırrını takdis buyursun, Behlûl-ü Dâna hazretleri kadı efendiye verdigi cevapla hem onu hem de bizleri irşâd etmiş olmaktadır. Hak ve hakikat âşıklarına, müşarünileyhin yine aynı kadı efendi ile olan bir diğer sohbetini de haber verelim:
Behlûl-ü Dâna, yine o kadı efendiye sormuş:
— Insanlarla sohbet âdabını ve nasıl ünsiyyet edilecegini de bilir misin?
Kadı efendi cevap vermiş:
— Evet! demiş... Küçükle küçük, büyükle büyük olurum, insanlarla hallerine göre ünsiyyet ederim. Bir meclise girdigim zaman, hazır bulunanlara selâm verir ve meclisin âdabına elden geldiği ve gücüm yettiği kadar dikkat ederim.
Behlûl-ü Dâna, onun sözünü kesmiş ve:
— Olmadı, demiş... Maalesef görüyorum ki, sen sohbet âdabını da lâyıkıyle bilmiyorsun. Sohbet âdabı Allah için olursa, küçükle küçük, büyükle büyük denilmez. Ancak, hakkı söyler ve hakkı tavsiye edersin. Hak için sohbet işte budur.
Kadı efendi, derin derin düşüncelere daldığı sırada, Behlûl-ü Dâna yine sormuş:
— Yatmanın âdabını da bilir misin?
— Bilirim, demiş kadı efendi. Yatsı namazını kıldıktan sonra fazla oturmam ve abdestli olarak yatmaga hazırlanı-
rım. Yatagıma girerken besmele ile girer, üç ihlâs, bir fâtiha, bir âyet-el-kürsi ve Bakara sûre-i celilesinin sonunu okurum, sonra sag tarafima yatar ve uyurum.
Behlûl-ü Dâna, bu cevabı da begenmemiş ve:
— Ne yazık ki, islâm üzere yatmasını da bilmiyormuşsun...
— O halde, nasıl yatmalıyım?
— Uyumadan once, o gunün muhasebesini yapacak, kendi kendini sorguya çekeceksın. Okudugunu bildirdigın ayet-ı celilede (Ve ileyk-el-masiyr..) diyorsun. Yani: (Ey bizim rabbimiz! Onünde, sonunda sana dönecegiz.) diye ikrar ediyorsun. Oysa, o gün verdiğin hükümlerde bir haksızlık ve adaletsizlik etmişsen, bu âyet-i kerimeyi okuduktan sonra, nasıl uyku tutturabildigine şaşarım. Hem, dönüşümüz Allah Teâlâ'yadır diyeceksın, hem de adaletsizlik edeceksin ve sonra da gerine gerine uyuyacaksın, aşkolsun! Sana ve senin gibi halkın hak ve hukukunu tayin ederek Allah'ın adaletini izhara sebebolanlara lâyıit olan, o gün verdiği hükümlerin gerçekten hak ve adalet methumlarına uyup uymadıgını düşünmek ve ertesi gün vermesi gereken hükümleri de adl ile verebilmek gayreti içinde bulunmaktır. Yoksa, avamın yani rastgele her insanın yaptığı gibi yaparak yatıp uyumak, senin gibi halkın hak ve adaletini korumak ve kollamakla görevli olanların yatma âdabı değildir.
HIKÂYE Lâleli cami-i şerifini yaptıran üçüncü Sultan Mustafa, Eyüp'te bir tekkenin şeyhi olan ve ÇIPLAK AYAKLI ŞEYH olarak anılan ve tanınan bir zatı ziyarete gidiyordu. Bu şeyh efendi, ilmiyle âmil, kemal ve keramete nail bir mürşid-i kâmil idi. (Allahu teâlâ, sırrını takdis buyursun.)
Sultan Mustafa, tebdil giyinmişti. Yolda, fakir bir Müslümanın cenazesine rastladılar. Zavallının tabutunu dört kişi taşıyor ve başka cemaat olmadıgı için degiştiren bulunmuyordu. Padişah, biraz yardım etmek ve ecre nail olabilmek üzere, o fakir mü'minin tabutunun altına girdi. Çünkü, Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin, bir cenazeyi kırk adım taşıyanın bir büyük günahının affolunacağını tebşir buyurduklarını biliyordu. Fakat, li-hikmetin padişahı kimse degiştirmedi ve Eyüp cami-i şerifine kadar taşımak zorunda
kaldı. Cenazeyi taşıyanlar, birbirlerini degiştiriyorlar, padişahı değiştirmiyorlardı. Padişah ise, şişman denilecek kadar vücutlu idi. Bitkin bir halde tabutu Eyüp cami-i şerifi musal- Jâsına bıraktıktan sonra, Çıplak Ayaklı Şeyh'in tekkesine doğru yöneldi. Şeyh efendi, tekkenin kapısına çıkmış ve öfke ile padişaha bakıyordu. Yaklaşıp, selâm vermeğe fırsat bulamadan gürledi:
— Sen yüce bir padişahsın, senin görevin cenaze taşımak degil, bu mülk ve milleti adaletle idare etmektir. Cenaze taşımak halkın vazifesidir. Bilmiyor musun ki, bir saat adalet altmış yıl nâfile ibadetten hayırlıdır. Cenazeyi kırk adım taşımakla, bir büyük günahın affolunacagını müjdeleyen sultanül-Enbiyâ'nın, memleket ve milletini adl-ü adaletle bir saat idare etmenin, altmış yıl ibadetten hayırlı olduğunu da tebşir buyurdugunu sakın bir daha hatırından çıkarma, buyurdu.
Anlayana, bu kıssalarımız bir mücevherden daha degerlidir.
Ulûm-ü akl ile âmil olanlar, Mirâc-ı kemale vasıl olanlar, Bir kılı kırk yarmış, kâmil olanlar, Yine de demişler ki, kemal incedir..
Ey yalan yanlış hükümler vererek mazlümun gözyaşını silemeyenler! Ey zalime yardım etmenin, dünya hayatında işlenebilecek en ağır suç ve günah olduğunu bilemeyenler! Ey yarın kendilerinin de Hakkın huzurunda sorguya çekileceklerini düşünemeyenler! Bilmiş olunuz ki, o haksız hükünlerinizle, bizzat kendinizi mahkûm ediyorsunuz..
HIKAYE Cebrail aleyhisselâm, insan şeklinde Firaun'ın karşısına çıktı ve:
— İlâhlığını tasdik etmeyene ne ceza verirsin? diye sordu. Firaun, öfke ile gürledi:
— İlâhlığımı tasdik etmeyeni suda boğar, ateşte yakarim, dedi.
Cebrail aleyhisselâm, ona bir teklifte bulundu:
— Şu halde, bana bir hüccet yaz ve bunda senin ilâh olduğunu kabul ve tasdik etmeyenleri suda boğacağını veya
ateşte yakacagımı özellikle tasrih et. Bu hücceti alıp her tarafı dolaşayım, herkese bu hükmünü duyurayım ve bildireyım.
Firaun, istenilen hücceti hemen yazdı ve kendisini ilâh olarak tasdik etmeyenleri suda boğacağını veya ateşte yakacağını açıkladı ve imza etti. Cebrail aleyhisselâm da, bu hücceti aldı ve gözden kayboldu.
Aradan zaman geçti ve bir gün Firaun, Israil oğullarının Hz. Musa aleyhisselâm tarafından Mısır ülkesinden kaçırıldığını öğrendi ve hemen ordularını toplayarak peşlerine düştü. Tam, bu sırada Hz. Musa aleyhisselâm da, Bahr-i Ahmer'e (Kızıl Deniz) asasıyla vurmuş ve denizde kendileri için on iki yol açılmıştı. Zira, Israil oğulları on iki kabile idi. Her kabile, açılan gediklerden Kızıl Denize girdiler. Gedikler henüz kapanmamıştı, Firaun da aynı gediklerden ordusu ile geçebileceği vehmine kapıldı, aynı yoldan Israil oğullarını izlemeğe devam etti. Israil oğulları, sağ salim karşı sahile çıkmışlardı. Firaun ve orduları ise, denizin tam orta yerinde bulunuyorlardı. Ne var ki, geçtikleri bölge sularla kaplanmış ve artiarı geri dönmelerine imkân vermeyecek şekilde engellenmişti. Ileriye doğru atılmak istedikleri zaman, deniz ön taraftan da kendilerini kuşattı. Artık, kurtuluş imkânı kalmamış ve Firaun da sulara gömülerek ordularıyla birlikte mahv ve helâk olacaklarını anlamıştı. Bu ümitsiz ve çaresiz durumda:
— Allahu teâlâ'ya ve onun Resûlü olan Hz. Musa'ya iyman ettim! diyecekti ki, Cebrail aleyhisselâm kendisine göründü, verdigi hüccet ve fermanı Firaun'ın ağzına tıkadı ve böylece o zâlim kendi hükmü ile bizzat kendisi mahkûm oldu. Ordularıyla bırlikte, suda bogulmakla da kalmadı, yıne kendı hükmü gereği nâra ilka olundu ki, Kur'an-ı azimde Allah azze ve celle bunun böyle olduğunu beyan buyuruyor:
En-ndrü yüradune aleyha gudüvven ve aşivyen le verme tekum-is-sa'atü edhilu al-i Fir'avne eşeddel-azâb.
-mü min: 45
Meal-i münifi: Azaptan biri de ateştir ki, onlar buna, sabahı - akşam arzolunacaklar. Kıyametin kopacağı gün de Fir'avn ve âlini azabın en çetinine sokun, denecek.
Bazı batılı mütefekkirlere göre, bu hadise şöyle te'vil olunmaktadır. Hz. Musa aleyhisselâm, med ve cezrini bilirmiş.
Oysa, Firaun ve ordusunun bundan haberleri yokmuş. Bu sebeple, Hz. Musa aleyhisselâm, kavmini cezirde yani suların çekildiği sırada sığ yerlerden karşıya geçirmiş imiş. Firaun ve ordusu ise, aynı yolu takibederlerken, med hadisesi vukubulmuş, sular birdenbire yükselmeğe başlamış imiş…. Bütün bu yorumlamaların, hakkı ve hakikati inkâr olduğu gün gibi âşikârdır. Bugün bile medeniyet dünyasına parmak ısırtan ileri bir bilgi ve tekniğe sahibolan eski Mısırlılar, Firaun ordusunun kumandanları ve ileri gelenleri için med ve cezir olayını bilmiyorlardı demek, haksızlık ve büyük bir iftira olur kanaatindeyiz. Onların ve hattâ batılı bilim adamlarının bilmedikleri, idrak edemedikleri Hakkın kuvvet, kudret ve azametidir.
İşte, buna akıl erdiremedikleri için, kendi kıt ve kısır fikir ve kanaatleriyle hükme ve neticeye varmak istiyorlar ki, böyle bir düşüncenin Firaun'unkinden farklı olduğu iddia edilemez.
Kaldı ki, bir ân için gerçekten med ve cezir hadisesinden yararlanıldığını farz ve kabul dahi etsek, bu bile kuvvet ve kudret-i ilâhiyyeyi göstermez mi? O bilginler, değil bir koca denizde, evlerinin bahçesindeki havuzda med ve cezir olayı yapabilirler mi? Biz, el-hamdü lillah bunun ilâhî bir kudretin tecellisi oldugunu biliyor, velevki med ve cezir de olsa, onun Allahu tâlâ'nın bir ordusu olduguna ve emr-i ilâhî ile Hak düşmanlarını gark ve helâk ettiğine inanıyoruz. Basiret sahipleri için, Allah dostlarının nasıl kurtulduğunu, düşmanlarının da nasıl mahv-ü helâk olduğunu düşünmek kâfidir.
Bu olayda da, gözlerinde ibret alma hassası bulunanların alacakları bir çok dersler vardır. Burada, bizlerin bilhassa öğrenmemiz gereken, haksız hüküm verenlerin kendi hükümleriyle mahküm olduklarını anlayabilmektir. Netekim, Firaun'a da aynen böyle olmuştur.
Bilvesile kayıt ve işaret etmek icabeder ki, Musa aleyhisselâmın mû'cizesinden yararlanarak denize dalan ve gark olan Firaun gibi, türlü perhiz ve riyazât ile bazı istidrâclar gösteren gayr-i müslimler de, islâm velilerinin hak ve hakikate dayanan hallerini çalmağa özenenler, önünde sonunda o keramet ummânında gark ve helâk olacaklardır. Zira, islâm velilerinin kerametleri şemsi ve Rabbanidir. Perhiz ve riyazât