Ara
Menü

Sayfalar 90–96

1.724 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 90–96

gibi tövbe suyu da, insanda mâ'siyyet, günah ve yüz karası olan kotulüklerı tathır eder.

Netekim, Kibar-1 evliya 'ullah:

(Tövbe, öyle bir sabundur ki, günahları yıkar ve temizler ve cilâlar.) buyurmuşlardır.

Tövbe, hasta kalplerin devasıdır. Eğer, tövbe müstecâb olursa, nefsin â'mal-i sâliha ile sehaveti, helâle kanaati, mebde ve me'ad ilmine mâ'rifetidir.

Hayder-i Kerrâr Aliyyibni Ebi Tâlip kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimizin menkıbelerinden bazılarını, teberrüken sunmadan geçemeyeceğim. Tövbe hakkında şöyle buyurmuşlardır:

(Tövbe, yaptığına nedamettir.)

Yani, kişi işlediği mâ'siyyete dili ve kalbiyle nedamet eder ve bir daha günah işlememeğe, azmederse, tövbesi TÖVBE-I SADIKA olur.

Zâhirde tövbe edip, kalbiyle yaptığına nâdim olmayan, kalbiyle yine bir günah işlerse:

= 93.

Ve lâkin yu'ahizüküm bimâ kesebet kulübüküm...

El-Bakara: 225 Meal-i münifi: Fakat, kalbinizin dilinize uyduğu günahlar ve yeminler yüzünden sizi mu'aheze eder.

nassı celili üzere, Allahu tâlâ'nın huzurunda suçlanacağından korkulur. Bu sebeple, mü'minlere lâyık olan tövbe etmek, bu tövbesinde sabit ve daim olmak, hulûs-u niyyet ve Hakka tevekkül ile şükretmek, Rabbini zikrederek secde etmektir.

Kibar-ı evliyâ'ullah buyurmuşlardır ki:

— Tövbenin kabulünün alâmet ve nişanları vardır. Geçmiş günahlarına te'essüf etmeden ve işlediği bu günahlardan ötürü tövbe edenin, o günahlarını hatırladığı zaman benzinin sararması ve ekseri vakitlerde şeytandan Allahu teâlâ'ya sığınması ve isti'aze eylemesi gerektir. Zira, Hak teâlâ, isti'aze eden kimse ile şeytanın arasına üçyüz altmış hicap koymuştur ki, her hicabın aralıgı yerlerle gökler arası kadardır.

Rivayet olunur ki, Ebû-Said hazretleri rü'yasında şeytanı görmüş ve ona elindeki asası ile vurmuş. Iblis, kendisine:

— Yâ Ebû-Said! Bilmez misin ki, ben asadan korkmam, deyince sormuş:

- Ya, neden korkarsın?

Iblis, kendisine şöyle cevap vermiş:

— E'ûzü billâhi min-eş-şeytan-ir-raciym, bismillah-ir- Rahman-ir-Rahiym diyenden korkarım.

Bir mü'min, islâm üzere ve iyman ile çene kapasa, şeytan ağlayarak feryat eder:

— Bu Ademoğlu (Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahiym) hürmetine şerrimden halâs oldu!

Evet, buna şaşmayınız. Çünkü, Besmele-i şerifedeki sırlar, ismullah'taki esrar ve halât-ı âliyye yazılmakla tükenmez ve bu sırları tarif ve tavsif edebilmek aslâ mümkün ve muhtemel değildir.

Hakkın ihsanını fikreyleye gör, Verdiği ni'mete şükreyleye gör, Gece-gündüz Hakkı zikreyleye gör, Hak zikrolan yerde şeytan eğlenmez…..

HIKAYE Hz. Lokman aleyhisselâm, yolda giderken üstünde (Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahiym) yazılı bir kâğıt buldu. İsmullah'a hürmet ve tâ'ziminden dolayı o kâğıdı yerden alarak ağzına aldı ve yuttu. Allahu teâlâ, İsmullah'a olan bu hürmet ve tâ'ziminden ötürü kendisine öylesine bir ilim ve hikmet ihsan ve inayet buyurmuştur ki, Kur'an-ı azimde onun hakkında koca bir sûre-i celile inzâl eylemiş ve kıyamete kadar ümmet-i Muhammed lisanıyla ona selâm ve rahmet okunması şerefını ve bahtiyarlıgını bahşetmıştır.

Hak velileri de, Ismullah sayesinde bir çok yüksek makamlara ermişler ve Hakka vuslât yolunu bulmuşlardır.

HIKAYE Hz. Zinnûn-u Mısri kuddise sırruh buyuruyorlar ki:

Mekke-i mükerreme'de ve Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize ilk defa vahyin nâzil olduğu Hirâ dağında idim. Bir kimsenin kuşlar gibi havada durduğunu ve

sâkin oldugunu gördüm. Kendisine kim olduğunu sordum. Cevaben:

— Allahu tâlâ'nın kullarından bir kulum, dedi.

— Bu yüksek mertebeye ve bu misli görülmemiş keramete ne ile, hangi amelle vasıl oldun? diye sorduğum zaman da cevabı yine kısa ve fakat veciz oldu:

— Kendi, hevâmı terkeylemekle bu havaya cülûs ettim.

- Bana nasihat et, diye niyazda bulundum.

— Hirâ dağına bak! dedi.

Hirâ dağına baktım, doğrusu bir şey göremedim. Başımı tekrar ondan yana çevirdigim zaman gözden kaybolmuştu, Anladım ki, kendisini benden gizlemişti. Yalvardım:

— Allah aşkına, Allah hakkıyçün bana nasihat et!

Sesi, kulagıma geldi:

— Sana nasihat ettim ama, anlamadın! Nazarını benden kaybettin, beni artık göremez oldun. Şimdi, nasıl olur da beni görebilirsin? Nefsinin hevâsını terketmeden, insan yükselemez ve âli mertebelere yücelemez:

e le eminâ men hâfe makame Rabbihi ve nehen-nefsi hi'vel-me'vâ...

an-il-herâ fe-innel cernete En-Nâci'ât: 40 - 41 Meal'i münifi: Fakat, her kim Allahu tealâ'nın huzurunda suçlu gibi durmaktan korkarak, nefsini âdi ve bayağı heveslerden ve arzulardan alıkoymuşsa, elbette onun da menzil-i maksudu ve karargâhı cennet olacaktır.

Bilmem anlatabildim mi? Nefs-i hevânın, yani insanın kendisini âdi, bayağı ve aşağılık heveslerden ve arzu ve ihtiraslardan kurtarması, onları terketmesi ise ancak tövbe ile başlar.

Abdullah ibn-i Mes'ud, ibn-i Mes'ud da iki cihan serverinden naklen haber veriyor ki:

Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri:

— Tövbe eden kimdir? buyurdular. Bizler de:

— Allah ve Resülü bilir, cevabinı verdik.

Saadetle şöyle buyurdular:

1) Bir kimse tövbe eder, fakat ilim talim ve tahsil et-

mezse, o kimse tövbe etmiş olamaz. Zira, ilimsiz tövbe olmaz.

Kişinin neye ve neden tövbe ettigini bilmesi ve anlaması şarttır. Cahil olanlar, herşeyin aslını ve hakikatini bilmeyenler, mesela omurlerinde sarap gormemiş olanlar, hangı seylerın helal ve hangı şeylerın haram oldugunu ayırdedemeyenler, hangi işlerin haram, hangi işlerin sevap veya mübah olduğunu farkedemeyenler, hak ile bâtılı, hayır ile şerri kesin olarak sezemeyenler, neye ve nasıl tövbe edebilirler? Cahil bir insan, şarabı şerbet diye içebilir. Domuz etini, sığır veya koyun eti diye yiyebilirler.

Bunun içindir ki, hukemâ: (Şerri ve kötülügü ögren... O şer ve kötülükleri işlemek için değil, bil'akis o şer ve kötülüğe düşmemek ve onları işlememek için öğren...) demişlerdir.

Başımdan geçen bir vak'ayı nakledeyim:

Bir dügün salonunda oturuyorduk. Aramızda, sofu ve fakat cahil bir müslüman da vardı. O zavallı, kendisine ikram edilen likörü şerbet zannederek içti ve bu o kadar çabuk oldu ki, hiç birimiz kendisini ikaz edip önlemeğe dahi fırsat ve imkân bulamadık. Eğer, o zat içtiği şeyin alkollü bir içki oldugunu bilmiş olsaydı, hiç şüphesiz kendisine dünyaları verseler onu ağzına sürmez ve içmezdi. Netekim, o zatı yanıma çağırarak içtiginin ne olduğunu sordugum zaman, boynunu bükerek:

— Bilmem, tatlı bir şeydi! cevabını verdi.

Kendisine, içtiği şeyin mahiyeti hakkında bilgi verince de, rengi soldu, dudakları titremeğe başladı. Büyük bir ye'is ve iztirap içinde yerinden fırladı ve içtiğini kusarak çıkardı.

Maksada dönelim:

Demek oluyor ki, gerek tovbede ve gerekse bütün hayatımızda ilim şarttır ve bir çok şeylerin hakikatini ogrenmemiz lâzımdır. Hüner, bilmek ve o bilgisini yerinde ve zamanında kullanmaktır. Bu sebeple, ilmi olmayanların, tövbeleri de tövbe değildir. Resûl-ü zişân efendimiz hazretlerinin bu ikaz ve irâdları ne büyük bir mu'cizedir değil mi?

Hal ve keyfiyyet, tevnidde bile böyledir, onda da ilim şarttır. Buna binaen:

ilet Fâlem ennehu lâ ilâhe illallah...

Muhammed: 19

MC0 EH Meal-i münifi: Öyle ise bil ki, Allalıu teâlâ'dan gayrı hiçbir hak mâ'bud yoktur, illâ O vardır.

Evet, ondan gayrı kulluk ve ibadete lâyık ve müstehak hak mâ'but yoktur, illâ Allahu azim-üş-şân vardır. Bunu böylece, hakkıyle ve hakikatiyle bil, ancak odur Allah, iymanın da islâmın da ilk ve en mühim telkini budur, öyle bil, öyle söyle, öyle inan ve öyle iyman ve itikat et,.

2) Efendimiz, devam buyurdular:

Bir kimse, tövbe eder, fakat ibadet etmez veya ibadet eder de ibadetini ziyade etmezse, yine tövbe etmiş olmaz. Zira, ibadeti ziyade etmek, o kimsenin tövbedeki azim ve sebatını gösterir:

illâ men tâbe ve âmene ve amile amelen salihan fe-ulâîke yübeddilullahi seyyiâtihim hasenât re kân-Allahü gafüren rahiymâ...

El-Fürkan: 70 Meal-i münifi: Meğer ki, günahlarına tövbe Allah ve Resülüne iyman etsin ve salih ameller işlesin. Allahu teâlâ, onların günahlarını sevaba tebdil buyurur ve tövbeleri sebebiyle ma'siyetlerini mahveder. Allahu azim-üş-şân, gafurdur, rahiymdir.

3) Bir kimse, tövbe eder de hasımlarını ve düşmanlarını razı kılamazsa, yine tövbe etmiş olmaz.

4) Bir kimse, bir günahından ötürü tövbe eder ve fakat evvelce o günah veya suçu kendileriyle birlikte işlediği arkadaşlarını ve yoldaşlarını, yani suç ve günah ortaklarını

terketmezse, yine tövbe etmiş olmaz. Zira, suç ortaklarını yani aynı suçu birlikte işledikleri kötü arkadaşlarını terketmezse, onlar tövbe edeni hak yolundan azdırır ve tövbesini bozdurabilirler. Onun için, tövbe eden herşeyden önce suç arkadaşlarını terketmelidir ki, tövbesinde sebat edebilsin.

5) Bir kimse, tövbe eder de ahlakını düzeltmezse, yine tövbe etmiş olmaz.

6) Bir kimse, tövbe eder de halka yardım etmek suretiyle o tövbesinin faziletini göstermezse, yine tövbe etmiş olmaz.

Ey âşık-ı sadık! Ey tövbenin hakikatine talip! Ey hakkın rizasına, cennet ve cemaline ragip olan azız din kardeşım:

Hakka tövbe eden merd-i kâmilin, bu tövbesinde sadık ve sabit olması, kalp gözünü de muhabbet-i zikrullah'tan ayırmaması gerekir. En büyük suç ve günah, Allahu teâlâ'yı unutmaktır. En büyük isyan ve nisyan ise, Allahu teâlâ'dan gafil olmak ve ondan korkmamaktır. Bütün suçlar, kabahatler ve günahlar, bunlardan zuhura gelebilir.

Hevâyı aşk-ı ilâhide yükselenlere sormuşlar:

— Asi olan mü'minin tövbesi mi, yoksa kâfirin islâm olması mı efdaldir?

Arif-i billah ve vâsıl-ı ilallah olanlar cevap vermişler:

— Kâfirin islâmından, âsi mü'minin sadık ve sâbit tövbesi efdaldir, buyurmuşlar.

Zira, katır kutur halınde ıken, lymana tamamıyle yabancıdır. Ancak, islâma gelince, derece-i maarife yükselir. Asi mü'min ise, isyan halinde dahi derece-i maarifte olup, Hak celle ve âlâyı birleyen muvahhiddir. Tövbe ettigi zaman, o zamana kadar işlediği bütün suç ve mâ'siyyete sadık tövbe ile tövbe ettiğinden, derece-i maariften derece-i muhabbete gelir.

Yukarıda da, bilvesile bahsettiğimiz: (Innallahe yuhibbüttevvâbiyne ve yuhibbül-mutatahhiriyn = Allahu tealâ, tövbe edenleri ve her türlü kötülüklerden, kirliliklerden arınanları sever.) mealindeki âyet-i kerime bunun delili ve isbatıdır. Demek ki, Rabbimiz tövbe edenleri sever ve bu tövbe ile mâna vücudunu günahlardan arınanları, isyanlardan sıyrilanları sever, yani derece-i muhabbete yükseltir.

Tövbe edenler ve özellikle bu tövbelerinde sâbit, sadık ve samimi olanlar, şu hususlara hassaten dikkat ve ihtimam göstermelidirler:

1. Yemek ve içmekte, daima helâle talip olmalıdırlar.

Çünkü, şeriatte zâhiren helâl olan şeylerin, haram ile elde edildikleri takdirde, haram olacagını unutmamak gerekir.

Binaenaleyh, bu gerçegi hiç hatırdan çıkarmamak ve ona göre hareket etmek lâzımdır. Meselâ, domuz eti haramdır. Domuz etini yemek şöyle dursun, adını agzına bile almaktan kaçınan bir müslümanın, haram para ile veya yalan, hiyle, dalavere ile, dolandırıcılıkla, ihtikâr yapmak suretiyle, elde ettiği kazançla yenilmesi ve içilmesi aslında helâl olan en güzel dunya ni'metı sayılan şeylerı yemesı ve içmesı haram olur.

Bu nevıden bır kazançla satın alınan netıs bır kuzu veya kıvırcık etinden yeseler, mânâ bakımından kesinlikle yenilmesi haram olan domuz etinden yemelerinden daha ağır bir suç ve günah olur.

HİKAYE Bağdat kadısı ile, Behlul-ü Dânâ'nın bir sohbetlerini nakledeyim de hepimiz ibret payımızı alalım:

Günlerden bir gün, Behlûl-ü Dâna Bağdat kadısı ile karşilaşırlar. Behlûl sorar:

— Kadı efendi! Bana, yemenin ve içmenin âdabını ögretir misin?

Kadı efendi, hazretin yine paha biçilmez cevher saçacağını sezerek sevinir ve hemen cevap verir:

- Malirn olduğu üzere, yemeklerden evvel ve sonra elleri yıkamak ve temizlemek sünnet-i seniyyedir. Sonra, yemeğe başlarken besmele-i şerife çekilir, sonunda el-hamdü lillah denir, sahan ve kaplarda yemek artığı bırakılmaz, ekmek kırıntıları toplanır ve yenir ki, bunların her birisi de sünnettir. Daha sonra, daima kendi önünden yemek, sünnete uymak için koyunun sağ kürek kemiğindeki etten yemeği tercih etmek, (Zira, Resül-ü zişân efendimiz ekseriya koyunun sağ kiirek kemigindeki etleri tenâvül buyururlarmış.) sofrada yerde oturuluyorsa, sol ayak üzerine oturlarak sağ dizi dik vaziyette yer almak, acıkmadan sofraya oturmamak ve doymadan sofradan kalkmak, sofra üstüne aksırıp öksürmemek, ağzını şapırdatmamak, karşısında ve yanı başında oturanları iğrendirip tiksindirecek hallerden ve sözlerden kaçırmak, çirkin ve yakışıksız davranışlarda bulunmamak, suyu üç yudum-