Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 84–89
zamanlar, o da bizim gibi yiyor, içiyor, gezip dolaşıyor, aglıyor, gülüyor, üzülüyor ve seviniyordu. Bir tahta kurusu veya sivrisinek çıksa, tedirgin oluyor, yün veya pamuk döşekleri, ipekli yorganları beğenmiyordu. Belki de, en pahalı cinsinden değerli kumaşlardan elbise diktirerek giyiniyor, nice fakirin bir tabagına hasret oldugu nefis yemekleri elinin tersiyle itiyor, olur olmaz herkesle ahbaplık edip, konuşmaya tenezzül etmiyor, hasta veya kabir ziyaretine gitmiyordu. Belki de, bu kuru kafa ölümü dört gözle bekleyen bir fakire aitti.
Ömrü, yokluk, darlık, sıkıntı ve hastalıklarla geçmiş ve ancak burada dinlenmişti. Öyle veya böyle, âhir ve âkibetimiz bu olduğuna göre; neden Allahu teâlâ'ya kulluk, Habib-i Hüda'ya ümmetlik etmiyor, ibadet ve ta atte tenbellik ediyor, isyan ve kötülüğü terkedemiyoruz?
Ne gaflet yâ Rabbi! Evet, hepimizin âkibeti bu... Bunu da, gözlerimizle görüyor ve biliyoruz. Bu hal, önünde sonunda hepimizin de başımıza gelecek ve bir gün ecel bizi de böyle yere serecek... İş, bu kadarıyla kalsa ne iyi, ne â'lâ!
Tekrar dirilmek var, mahşer yerine sürülmek var, hesap sorulmak var, Nebflerin, Velîlerin, âşıkların, sadıkların ve bütün mahşer halkının önünde yerlerde sürünmek, hor hakir görülmek var, defteri dürülmek var, zebaniler tarafından cehenneme sürüklenmek var... Kabrin vahşeti, mahşerin dehşeti var... Korkunç akabeler, korkulu vâdiler var... Bizler gibi fâni olan dünya yılanlarından bir dereceye kadar korunup, kendimizi kollayabiliriz. Ya, âhiret yılanlarıyla nasıl başa çıkacağız?
Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:
(Mi'râc gecesi, bana cehennemin hali arzolundu. Orada, hurma agacı kalınlığında ve uzunlugunda zehirli yılanlar, katır büyüklüğünde akrepler gördüm.) buyuruyor. Ne var ki, bütün bu azaplar ve korkular kâfirlere, âsilere, münafık ve münkirlere ve tövbesiz ölenlere hazırlanmıştır. Biz, onları düşünmeyelim de, kendi hallerimizi gözönüne getirelim: Sende abdest, namaz yok! Bende zekât ve hac yok! Her ikimizde de aklımızı başımıza derleyip tövbe ve nedamet de yok! Ne Allah'tan korkuyor ne Resûlüllah'tan utanıyoruz! Sonra da, sıkılmadan:
— Sen, bana bakma! Ben, namaz kılmam, oruç da tutmam ama, benim kalbim temiz... Şimdiye kadar zekât vermedim ve hacca da gitmedim ama, zekât verip hacca gidenlerin çoğundan iyiyim. Kimsenin tavuğuna kış, karısına pış de-
mem. diye kendimizi savunuyor ve avunuyoruz. Oysa, bu savunmanın bizi Iblis'ten daha aşağı bir derekeye düşürdügünü bile düşünemiyoruz. Zira, kendini diğer insanlardan üstün, iyi ve temiz görmek ve saymak şeytanın sıfatlarındandır.
Hani, Rabbi Iblis'e:
— Adem'e secde eyle! diye emr-ü ferman buyurduğu zaman:
— Ben, ona secde etmem. Çünkü, ben Adem'den hayırlıyım. Beni ateşten, onu topraktan yarattın. Ateş, topraktan yüksek ve üstündür, cevabını vermemiş miydi?
Sen de tıpkı onun gibi, kendini başkalarından yüksek ve üstün görmekle, ibadet ve tâ'atin olmadığına pişman olup, nefsini hakir bulacak yerde, saçma sapan bir savunma ile şeytanlaşmış olmuyor musun?
Hem, hangi kalp temizliğinden dem vuruyorsun? Sen, öylesine bir gaflet ve dalâlet katranına düşmüşsün ki, her tarafın kapkara olduğundan üzerindeki karaları göremiyorsun. Allahu teâlâ'yı bildiğini iddia ediyorsun, Allah'tan korkmuyor, onun emirlerini yerine getirmiyor, nehiylerinden sakınmıyor, isyan ve kötülüklerden bir türlü kurtulamıyorsun.
Rabbini bilenin kalbi temiz olur. Kalbi temiz olan da, rabbine kulluk ve ita'at eder. Mü'min kardeşlerini candan sever ve Rabbine kulluk ve itaat edenleri de aslâ hor hakir görmez.
Şeytanın bütün vasıfları ve sıfatları sende iken (KALBIM TEMIZ!) palavranı kim yutar?
— Ben, peygamberimi de severim! dersin, âdet olduğu, yapmayan ayıplandığı için ele güne karşı çocuğunu yalnız sünnet ettirir ve bunu bile bir mâ'rifet sayarsın... Oysa, böyle bir kudsi cemiyette Allahu tâlâ'nın kesinlikle yasakladığı, Resûl-i zişânın, meleklerin ve salihlerin kınadığı içkiyi, çekinmeden hem kendin içer, hem de misafirlerine ikram edersin.. Haram - helâl tanımaz, eline ne geçse yutarsın, dedi - kodu, fitne ve fesatla milleti birbirine katarsın, yetim hakkı, öksüz malı demez, ne bulsan cebine atarsın, sonra da kendini herkesten yüksek ve üstün tutarsın! Zekât vermezsin ama, metresine binlerce lira harcarsın... Hacca gitmezsin ama, yılda üç kere Avrupa'ya kaçarsın... Devlete ve millete vergi vermemek için binbir sahtekârlık yapar, bankalara yeni yeni hesaplar açarsın... Hani, Avrupa'ya gittiğine göre milletinin asaletini, ırkının necabetini, taşıdığın pasaportun haysiyetini koruyup kollayabilsen, yine aşkolsun derdim. Orada da, yılan gibi yerlerde sürüm sürüm sürünür, yabanın ne idü-
gü belirsizlerine sözüm ona Türk gibi görünür, elaltından kaçakçılıktan karaborsacılıga kadar türlü sıfatlara bürünürsün. Üç beş kuruş para sahibi olunca, komşunun karısına, kızına göz koyar, yalan dolan, hiyle ve dalavere ile göz boyar, eline fırsat geçince fakir fukarayı soyar sonra da kendini herkesten yüksek ve üstün sayarsın.. Hased sende, hırs ve tamah sende, yalan ve iftira sende, kibir ve gurur sende... Dedenin, fakir ve fakat namuskâr bir köylü, babanın çalışkan ve mütevazi bir memur olduklarını açıklamaktan çekinir, mezattan aldığın eski zaman paşası resmini evinin baş köşesine asarak paşa oglu, paşa torunu olmakla ögünürsün... Aslını inkâr edene ne derler bilir misin? Ben söylemeyim de, sen kendin bul... Onu bulduktan sonra, insaf ile kendini de bul da, bana anlat bakayım:
— Senin kalp temizligi dedigin nedir, Nasıl bir şeydir?
Bu kafayı ve bu iddiayı bırak artık!.. Hem kendine, hem de etrafindakilere yazık oluyor... Uyan bu gafletten, kurtul şu dalaletten! Gözlerin görür, kulakların işitir, elin ayağın tutar, kafan iyi kötü düşünürken kendine gel, kendini bul...
Zira, birgün gören gözlerin görmez, işiten kulakların duymaz, yürüyen ayakların yürümez olacak. O gün, bu hallere neden ve nasıl düştüğünü belki düşünebileceksin ama, artık sana pişmanlık da fayda etmeyecek. Nefsine kul olmaktan kurtul Allahu teâlâ'ya kul ol.. Kur'an-1 azimi kendine düstur et, Hazret-i Muhammed'in elini tut... O mübarek eli tutan, Hakkı tutmuş demektir. O ele bi'at eden, Allahu teâlâ'ya bi'at etmiş demektir. Unutma ki, kanmayan ağzın, belki bir yudum su içmege bile fırsat bulamadan ebediyyen kapanacak, doymayan gözlerine pek yakında topraklar dolacak, bir pirenin ısırmasına dayanamayan nazik tenin, yılanlara ve çıyanlara yem olacak.. Gecikmiş pişmanlığın ve yanıp yakınmanın hiçbir faydası ve yararı yoktur. Bir sözünle, sana tereddüt etmeden yüzbinler gönderiveren dostlarının, o âlemde hiçbir yardımları olamayacaktır. Orada, derdine sırdaş, haline yoldaş bulamayacaksın.. Kabrinde, tek başına ve amellerinle başbaşa kalacaksın... Evlâtların, kardeşlerin, arkadaşların seni kabre koyar koymaz hemen sorgulanacaksın...
Gel ey kardeşim! Elindeki kadehi kır ve at, elin arınsın..
Alkol ile paslanan dilin, tevhid ile arınsın... Kalp kadehine, aşk-ı ilâhiyi doldur, gönlün arınsın... Bu aşk bâdesi, mideni bozmaz, zihnini ve kuvve-i müfekkireni bulandırmaz, gül benzini soldurmaz. Fakat, seni öylesine mest eder ki, bu serhoş-
luk dünya kadehlerinde bulunmaz... Insan, hem de hazret-1 insan olursun... Dilin zikr ile, şükrile, gönlün aşk ile nurlanır..
Ağzın helâl yemekle, gözün helâl görmekle, bütün aza ve cevarihin helâl yoliyle kemale ermekle şu'urlanır. Yoldaşın, iyman, sırdaşın sulehây-ı zaman, rehberin Kur'an-ı azim-üş-şân olur.
Elest'te nûş eden şarab-ı aşkı, Mest olup bu dâr-ı mihnetten geçer...
Okuyup anlayan kitab-ı aşkı, Talim-i ulûm-u kesretten geçer Fehmeder ârif-i billâh olanlar, Bende-i mürşid-i dergâh olanlar, MEN AREF sırrina agâh olanlar, Siyret-pezir elur, suretten geçer...
HIKAYE Rabia't-ül-Adviyye'yi kabrine koymuşlar, hazret-i münkereyn gelip sormuşlar:
- Rabbin kim? Nebin kim? Dinin ne? Kitabın hangi kitaptır? Kıblen neresidir?
O cennet hatunu cevap vermiş:
— Rabbim, âlemlerin Rabbi ve mürebbisi olan Allahu azim-üş-şân, peygamberim Hz. Muhammed Mustafa aleyhissalâtü ves-selâm, kitabım Kur'an-ı azim-ül-bürhan, dinim elhamdü lillah din-i mübiyni islâm, kıblem Kâ'be-i muazzam, dedikten sonra ilâve etmiş:
— Ben, sorularınıza cevap verdim ve Rabbimin Allahu teâlâ, peygamberimin Habib-i edib-i Kibriyâ olduğunu söyledim. Gidin, Rabbime ve peygamberime sorun bakalım, Rabia'nın sizi tasdik ettigi gibi siz de onu kulluğa ve ümmetliğe kabul ettiniz mi?
anda, hitab-1 lahı şeret-sadır olmuş:
— Benim kulumu, bana bırakın!..
Bu kıssayı böylece naklettikten sonra, bir hususu daha açıklayalım:
Bir çok dinsizlerin ve densizlerin zannettikleri gibi, telkin-i meyyit yalnız kabre konulana değil, bu manzarayı ayaküstü boş gözlerle seyreden canlı ölülere de râcidir. O ânda, kabre konulanın sorulacak sorulara verecekleri cevabın ne
olacağını ancak Allahu teâlâ bilir. Orada, vazife gören meleklere bildirilen telkin-i meyyit sünnet-i seniyyedir. Asıl hikmet ve sırları ise, kendilerini canlı zanneden ayaktaki ölülere olan hitaptır. Zira, telkin-i meyyiti yalnız kabirdeki ölüye hitap olarak farz ve hattâ bazan bununla istihfaf eden o canlı ölülerin çogunun:
Allah'ları paradır.
Peygamberleri şeytandır.
Kitapları düzenbazlıktır.
Kıbleleri,, fer'tir.
Kardeşleri, kâfirler ve zalimlerdir.
Binaenaleyh, telkin-i meyyitten de asıl murat, diri oldukları halde ölü gibi gezip dolaşan gafilleri, gaflet uykusundan uyandırmaktır. Kabre konulan o meyyite yapılan bu telkin ile de uyanamazlarsa, çok kısa bir süre sorra onlar da aynı hale düşünce, elbette ne cevap vereceklerini kendileri düşünmelidirler. Bunun mânâsını anlayan ve kabrin başında boş kafa ile durmayan zevat-ı zevil-ihtiram, elbette ve elbette müstesnâdır.
Efendiler! Kardeşler! Agabeyler, babalar, analar ve dedeler!
Hakkı bulmak ve hakta olmak isteyenler!
Ölüden ve ölümden, mezardan ve mezarlıktan daha yülisek ve daha müessir vâ'iz yoktur. Olüden daha büyük bir nasihatçi düşünülemez. Tabi'i, bu duyana ve görenedir, düşünebilenedir. Duymayan, görmeyen, düşünemeyen, düşünmek istemeyen, dilediği gibi yesin, içsin, gezsin, dolaşsın. IRŞAD adındaki eserimizde de bir vesile ile yazmıştık. Burada bir kerre daha tekrarında fayda görüyoruz. Ruhu şâdolsun, Nâbi merhum ne güzel buyurmuştur:
Fenâyı âlemi takrir için cemaate, Cenaze, vâ'aza çıkar, kürsi-i musallâya!..
Ölenin, musallâ adı verilen o muhteşem kürsüye çıkarak, bir namaz vakti içinde hazır bulunanlara ettiği vâ'az'ü nasihati duyamayan veya lisan-ı hal ile neler söylediğini anayamayanlar, çok yakın bir zamanda ne kadar kötü bir yolda olduklarını anlayacaklar ama, ne yazık ki, iş işten geçmiş olacaktır. O zaman, aglayıp sızlamanın, yanıp yakınmanın hiçbir hayıı ve yararı olmayacaktır. Öyle ise, insafa gelelim, kendimizi hakka verelim, yaptıklarımıza pişman olup, tövbe
edelim, ölenlerden ibret alalım, hak yolunda menzil-i maksudumuza varalım.
Sozü uzattık; Cenab-1 fahr-i risaletin Medine-i münevvere'de kabristana yaptıkları ziyaretten bahsediyorduk. Aleyhis-salâtü ves-selâm efendimiz, çürümüş, toprak olmuş bedenleri ve onlardan artakalan kemikleri işaret buyurarak, ashab-ı kirama saadetle hitabeylediler.
— Ey ashabım! Şu gördügünüz kemikler, bir zamanlar cisminde canı, damarında kanı olan birer insan bedeniydi. Malları, mülkleri, makam ve rütbeleri, halk içinde itibarları vardı. Dünyanın kendilerine ait oldugunu sanırlar ve cihana sıgmazlardı. Görüyorsunuz ki, şimdi mesken ve menzilleri bir avuç toprak olmuş. Azrail aleyhisselâmın gücü ve ecel kılıcıyla sineleri çâk olmuş. Akıllı olan kimselerin, çürüyen bu et ve sinirlere, toprağa karışan bu kemiklere bakarak ibret alması gerekir. Düşünme kabiliyeti olan kimsenin gavvas-1 bahr-i fenâ olup deryay-1 aşka dalması gerekir.
Resûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, bu veciz hitabeleriyle, hem ashab-ı bâ-sefayı, hem de biz âciz ve günahkâr ümmetini tenvir ve irşâd buyurmuşlardır.
Şu halde, evvel be-evvel nefislerimizi islah edelim. Mekr-ü hiyleden, kahr-ü u'cuptan geçelim, bu kötü huy ve sifatlarla huzur-u hakka varmayalım, bunlara tövbe edelim. Tövbe kökünü, istiğfar yaprağı ile karıştırıp, kalp havanında, tevhid tokmağı ile döversek, bütün bu kötülüklere şifa verecek devayı elde etmiş oluruz. Bu çirkin sıfatlardan kurtulur, rahmet-i ilâhiyyeye müstehak ve müstegrak olur, cennet ve cemale ulaşacak yolu buluruz. Mâ'nevi bir kalp hastalığı olan günsit an vel inadur. Zara, ae sali-edrem sa elân hül aleni ve sellem efendimiz, Hadis-i şeriflerinde:
dE5Y ÜZEI Et-Ta'ibü min-ez-zenbi kemen lâ zenbe leh (Günahina tövbe eden, o günahı işlememiş gibi olur.)
buyurmuşlardır.
Temiz bir suyun, necaseti ve her türlü pisliği temizlemesi