Ara
Menü

Sayfalar 78–83

1.619 kelime

Envârü’l-Kulûb I · kaynak sayfaları 78–83

âleminde işlediğiniz suçların hepsine tövbe ve nedamet ediniz, kabahat sınırını aşmasa bile o suçları bir daha işlemeyeceginize ve o çirkin ve kötü davranışları büsbütün terkedeceginize, ölünceye kadar bir daha tekmil kabahat, hata ve günahlardan sakınıp kaçınacagınıza, onları hatırladıkça nedamet ve pişmanlık duyacağınıza, kendi kendinize ve bana söz vererek hakka rücû ediniz.

Işte, böyle bir tövbe NASUH TÖVBESI'dir ki, tövbe edilen suç, kabahat ve günahları tamamiyle terketmek, onları bir daha aslâ işlememek, ömrün artakalanını Hakka itaat etmekle geçirmege ahd ve azmetmek, Hakka hakkıyle kulluk ve itaatte bulunmak, bütün kötülüklerden arınmış olarak teslim-i ruh etmek ve öylece vuslâta yetmekle mümkün olur.

Sözün burasında, bir gerçeği dikkatinize sunmakta fayda ve yarar vardır. Allahu azim-üş-şân, Kur'an-1 azim-ül-bürhanında:

Et-tâ'ibûn-el âbidune..

Et-Tevbe: 112 Meal-i münifi: O, bütün suç, kahahat, kötülük ve günahlarından tövbe edenler, sıdk ve ihlâs ile Hakka ibadet eyleyenler...

buyurmaktadır. Bu âyet-i kerimede her türlü ibadetlerden önce tövbe etmemiz gerektiğine işaret buyrulmaktadır. Hakikaten, herşeyden önce bütün kötülüklerden, suçlardan ve günahlardan ötürü tövbe etmek lâzımdır ki, ibadet ve tâ'atin zevkine ve hazzına varabilelim. Netekim bir diğer âyet-i celilede de şöyle buyrulmaktadır:

bükşaş.

-w bl Innallahe y'uhibbüt-tevvdbiyne ve yuhibbül-mutatahhiriyn...

El-Bakara: 222

Meal-i münifi: Allahu teâlâ, günahlarından tövbe edenleri sever ve her türlü kötülük ve kirliliklerden arınanları da Sever.

Demek oluyor ki, Allah azze ve celle önce tövbe ve nedametle hakka rücü ederek içlerini ve sonra da su, sabun ve saire ile dışlarını temizleyip her iki mânada da arınanları sever.

Dikkat buyurulursa, bu âyet-i kerimede de tövbe edenler önce zikrolunmuştur.

Pek iyi; böyle yaparsak ne olur?

Bu sorunun cevabını da, yine düstur-u mükerremimiz olan Kur'an-ı azim beyan buyurmaktadır:

og a!

Asâ Rabbüküm en yükeffire anküm seyyi âtiküm ve yüdhileküm cennâtin tecriy min tahtih-el enhâr yevme lâ yuhzillah-ün-Nebiyye velleziyne âmenü mâ'ahu nürühüm ves'a beyne eydiyhim ve bi-eymânihim yekulûne Rabbenâ etmim lenâ nûrena vagfirlenâ inneke alâ külli şey'in kadir.

Et-Tahrim: 8 Meal-i münifi: Olur ki, Rabbiniz celle şâne günahlarınızı örter de, sizi altında ırmaklar akan cennetlere koyar. O gün, Allahu teâlâ; peygamberini ve onunla beraber olan mü'min kullarını utandırmaz, üzmez. Sırat'ı geçerlerken o mü'minlerin nurlan önlerinde ve saglarında yürür. Münafıkların ise, nurlarının söndüğünü görünce: (Ey Rabbimiz! Nurunuzu sönmekten koru, tamamla ve o nurunu bizden ayırma, bizi yarlıga, af ve mağfiret buyur, muhakkak ki sen herşeye hakkıyle kadirsin.) derler.

Biraz daha açıklayalım:

Merhameti bol, biz âciz ve günahkâr kullarına karşı ihsan ve mağfireti mebzûl olan Allahu teâlâ, tövbelerimizi kabul buyurarak suçlarımızı, isyanlarımızı, hata ve nisanlarımızı bagışlar ve bızleri ni'metlerinin en büyügü olan cenne-

tine idhal eder. Bizleri, ebedi saadete eriştirir, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insan aklının eremediği, dillerin ve kalemlerin tarif ve tavsifinden âciz kaldığı, kalplerin ve hayal gücünün gözönüne dahi getiremedigi cennetine kabul buyurur. O cennet ki, çevresi zümrüt gibi yeşilliklerle süslü agaçlarının altından nehirler akar, dünyada benzeri olmayan çiçeklerle özenmiş ve bezenmiş tarhları ortasında saraylar ve köşklerle süslenmiş türlü türlü, çeşit çeşit ni'metlerle mü'minler için hazırlanmıştır.

Bahusus, Allah ve Resülüne iyman eden ve tövbelerinde sâbit olan mü'minler, kabrin vahşetinden, kıyametin dehşetinden, günah ve mâ'siyyetlerinin hesabını vermek haşyetinden de emin olurlar, Resûl-ü zişân ile beraber olanlar aslâ utanıp üzülmezler, her türlü azap ve ıkaptan âzade ve âsude kalırlar.

Mahşer yerinde mü'minlere bahş ve ihsan buyurulan nur, onların önlerini ve yanlarını aydınlatır, dünya hayatında sırat-ı müstakimde oldukları, hak bildikleri islâm yolundan, hakka varan o doğru yoldan ayrılmayarak iyman nuruyla yürüyüp gittikleri gibi, âhiret hayatında da gece karanlığından daha zulmetli, her adımı meşakkat ve eziyyetli sırat üzerinden de iyman ve islâm nurlarıyla önleri ve yanları ışıl ışıl aydınlanarak salimen geçer giderler. Dünya sıratını ve hayatını emniyet ve selâmetle nasıl geçmişlerse, üçbin yıllık sıratı da nurları sayesinde öylece çabucak geçerler.

Oysa, içleri küfür ve isyan ile dopdolu oldugu halde, dışları islâm gibi görünen münafıkların nurlarıysa, kıyamette sönüverir ve onlar küfür ve nifaklarının karanlıkları içinde kala kalırlar. Esasen, dünya hayatında kalpleri nifak zulmetleriyle kararmış bulunduğundan, zâhiren müslüman görünmelerine mukabil kendilerine muvakkaten verilen nur da sönüverir. Bunların, karanlıklar içerisinde kaldıklarını gören mü'minler, kendi nurlarının da sönmesinden kaygulanarak:

— Yâ Rab! Bizim nurlarımızı söndürme, geçmiş günahlarımızı af ve mağfiret buyur, zira sen herşeye hakkıyle kadirsin, derler.

Bu söylediklerime şaşmayınız! Dünya hayatında, nifakları meydana çıkan, içleri başka ve dışları başka türlü olan, özleri sözlerine uymayan münafıkları görünce:

— Aman yâ Rabbi! Şunlar gibi bizim de iyman nurumu-

zu söndürme, hallerimizi onların hallerine döndürme! diye dua etmiyor muyuz?

Işte, kıyamet günü de, iyman nurlarının sönüverdigini görünce de, iyman ve islâm nurlarımızın sönmemesi için Rabbimize aynı şekilde tazarrû ve niyazda bulunacağımızı, Allah azze ve celle bu âyet-i kerimede bize ihtar buyuruyor.

Ey âşık-ı sadıklar:

Ehl-i iymana yakışan, irfan ve iz'an sahibi olanlara yaraşan bu fâni dünya hayatında Allahu teâlâ'ya isyanda bulunmamak, ona kulluk ve itaatte daim ve kaim olmaktır. Çünkü, Allahu azim-üz-şânın emirlerine hakkıyle ve tamamiyle uymak, nehiylerinden lâyıkı veçhile sakınmak ve kaçınmak, Allah'tan korkan ve ona kul olmaya niyyet edenlerin başlıca sermayeleridir. Bunun için de, bütün günahlara tövbe ederek, Hakka isyanı terketmek, Allah yoluna girmek, vuslât yolunun sonu olan makam-ı sıddıkıyyete ermek isteyenler, Hakka kurbiyetin ilk merhalesi, kulu hak rizasına eriştirecek merdivenin ilk basamağı olan tövbeye sarılmalı ve o tövbelerinde sebat etmelidirler.

Hak yoluna sâlik ve Allahu teâlâ'nın fazl-ü kereminden bir hisseye malik olmak isteyenler, herşeyden önce tövbe iklimine girmeli, işledigi kötülüklerden ötürü pişman olarak huzur-u hakka yüz sürmeli, af ve magfiret niyaz eylemeli ve bir daha da o kötülüge aslâ dönmemelidir. Tövbe iklimine girmeyenler, Allahu teâlâ'ya yakin olamazlar. Tövbe iklimine girebilen mutlu ve kutlu kişiler ise, Hakka yakin olmakla kalmaz, aynı zamanda rizayı ilâhiyyeye de nail ve vasılı-didar olurlar.

Cüneyd-i Bagdadi kuddise sirruh buyurmuşlardır ki:

- Evveliyât, tam ve sıhhatli olmayınca yani temel sağlam bulunmayınca üzerine kurulan bina da sağlam olamayacağı gibi, tövbeleri sağlam olmayanların da nihayet ve âkibetleri hayır olmaz. Bidayet tahsil olmayınca, nihayette vasıl olunamaz. Isyan hastalığının ilâcı, ancak ve yalnız tövbedir ve o tövbe edilen günahı bir daha yapmamak üzere terketmektir. Isyan hastalığına, tövbe edilmeksizin deva bulunamaz.

Tövbe etmek; zararı def ve Hak ile aradaki perdeyi ref'etmektir. Kişinin isyanda bulunması ve suç işlemesi ise, Allahu teâlâ ile arasındaki yakınlığı uzaklığa saptırır ve aradaki perde ve engelleri de artırir.

Envar-Ui-KulOb, Cilt 1 - F: 6

- 82 -- Tovbe, zararı def ve hicabı ret' etmek, dinde ve dünyada müstakim olmak ve hakka kurbiyyetle menfaatler sağlamaktır. Zararı def'etmek ise, elbette menfaati celbetmekten evvel gelir.

Kişi için, kendisine lâzım olan şeyi önceye almak elbette herşeyden önemlidir. Zira, Allahu teâlâ'ya itaat etmek ve merhamet-i ilâhiyyeye lâyık olmakla Hakka kurbiyyet nasip olur, kul azap ve ıkaptan kurtulur, cenret ve cemale nail olur. Demek ki, işin başı itaattir. Sonra, tivbe gelir ve nihayet o tövbe edilen kötülüğü bir daha işlememek gerekir. Bütün veliyyullah, islâhına memur oldukları kişileri, herşeyden önce tövbeye dâvet ederler. Bütün ibadet ve tâ'atlerden önce, tâliplere tovbeyı onermelerı, onları isyandan el çektırıp, dana sonra ibadet ve tâ'ate yöneltmeleri bu hikmete mebnidir. Çunku, nefsin kötü sıfatları, ancak tövbe ve istigfar ile arınabilir. Bir yandan isyan ve kötülükler içinde bulunan ve diğer taraftan hakka ibadet ve tâ'ate özenenlerin bu ibadetleri, onları Hakka vasıl etmez. Hattâ, belki haktan izaklaştırır. Buna mukabil, tövbeye devam etmek, Hakka isyanı terkeylemek ve o tövbede sebat göstermek, işlediği kötülük ve suçlardan ötürü af ve magfiret olunmasını niyaz etmek, gözyaşı döküp, pişman olmak insanı Hak yoluna iletir ve maksad-ı â'lâ olan rizayı Bâri'ye ulaştırır.

Peygamberân-1 izâm müstesna o mak üzere, her insanda buhül, yani tamahkârlık, gazap (öfke) riyâ, şehvet, kibir, dünyaya muhabbet ve yaşamak hırsı vardır. Allahu teâlâ'nın sevmediği, Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemin yerdiği bu kabil çirkin sıfatlardan nefsi mutlâk‘ kurtarmak gerekir. Bu sıfatları terketmeyenler, Hakka vuslât bulamazlar. Binaenaleyh, aklım başımda, iymanım re vicdanım yerinde diyen her mü'mine lâyık olan, bu çirkin ve kötü sıfatlardan nefsini arındırmak, tövbe sabununu gözyaşlarıyla köpürterek bunlardan paklanmaktır. Bunu yapabilenler, nefislerini Kur'an-1 azimin nurlarıyla nurlandırır ve iki cihan serverı, aşıkların onaerl, sadıkların rehberı, ahır ziman peygamberi olan Habib-i edib-i Kibriyâ'ya lâyık ümmet olabilmek şeref ve mutluluguna erişirler. Böylelikle, kalılerine Hak korkusu ve Allah muhabbeti siner, bütün kötüliıkleri sıfıra iner ve bütün darlık ve sıkıntıları da diner.

Eskiler TUL-I-EMEL derlerdi. Allahu teâlâ'yı unutarak, onun bahş ve ihsan buyurdugu sayısız ve hesapsız ni'metlere gafil olarak, yalnız dünya hayatını kazanmak, yalnız dünya

saadet ve selâmetini düşünmek ve netice itibariyle dünya için âhireti terketmek, âhiret korkularından, hesap, azap ve ıkap kaygularından habersiz gününü gün etmek, sonunu ve ne olacağını düşünememek tûl-i-emeldir.

Buhül, yani tamahkârlık ve cimrilik dediğimiz şey ise, kendisi tatlısı ve tuzlusuyla karnını doyurduğu halde, çevresindeki yoksulu, açı, muhtacı düşünmemek yahut ne kendisi yemek, ne de başkalarına yedirmemektir ki, bundan Allahu teâlâ'ya sığınırız. Ma'nevi buhül ise Resûl-ü zişân aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-mennân efendimiz hazretlerine salâvat-1 şerife getirmemektir.

Aleyh-is-salâtü ves-selâm efendimiz, günlerden bir gün Medine-i münevvere kabristanına şeref bahşetmişler ve görmüşler ki, mezarlık içinde bazı yerlerde çürümüş ve dağılmış insan kemikleri bulunmaktadır. Bir zamanlar, mağrur bir edâ ile kasılan kafaların kemikleri yerlerde sürünüyor. Doymayan ağızlara ve gözlere topraklar dolmuş, inci dişler yerlerinden dökülüp saçılmış, kol bir tarafa, ayak bir tarafa dağılıp yayılmış...

Buracıkta, bir müşahedemi anlatmadan geçemeyecegim:

Boğaz köprüsüyle ilgili çevre yolu inşaatı için istimlâk edilen Edirnekapı mezarlığında bulunan annemle babamın kabirlerini, başka bir tarafa nakletmek için, bazı ihvân ve yaranımla oraya gitmiştim. Definlerinde hazır bulunduğumuz ahbaplarımdan bir çoklarının kabirlerinin de yola gitmiş olduğunu gördüm. Kabirler eşilmiş, içindekiler deşilmiş, kafa, kol, el, ayak kemikleri ortalığa saçılmış, âdeta kıyamet gününden küçük bir örnek gözler önüne serilmiş.. Mezarlardan birisinde, bir kuru kafa dikkatimi çekti. İçinde bir şey kımıldanıyordu. Merakla baktım ve bir yılanın göz boşluğundan içeri girdiğini ve diğerinden çıktığını hayret ve dehşetle farkettim. Kısa bir süre içinde bu hayret ve dehşetim, ibrete döndü. Kendi halimi düşündüm ve âkibet kendimin de bu duruma düşeceğimi aklıma getirdim ve kendi kendime gayr-i ihtiyarî söylendim:

— Bütün bu hırs ve mücadele bunun için mi?

Kim bilir kimin kafasıydı? Bir zamanlar, o kuru kafanın içinde de düşünen bir beyin, bütün vücudu idare eden muazzam bir sinir sistemi vardı, noldu, nicoldu? Malım mülküm var diyordu, dostum düşmanım var diye öğünüyordu, eline bir kuruş geçse seviniyor, bir kuruşunu kaybetse yeriniyordu. Bir