Ara
Menü

SOHBETİN FAYDA VE TE’SİRLERİ

2.603 kelime

İki şahıs arasındaki beraberliği ve sohbeti te’min eden şey, aralarındaki ortak cinsiyettir. Kişiyi, bir diğeri ile sohbet ve berâberliğe, bazen aralarında mevcut olan en umûmî vasıflar; bazen de en husûsî vasıflar sevk eder. İnsan cinsinin birbirine meyletmesi, öncelikle aralarındaki umum vasıf olan. vasfından ileri gelir. Bir milletten olanın kendi milletinden olana meyletmesi ise; aralarındaki husûsî vasıfa dayanır. Bir de iki insanı birbirine meylettiren ve yakınlaştıran bunlardan daha özel vasıflar vardır. Meselâ, itaat ehlinin ve günahkarların birbirlerine meyli aralarındaki özel vasıftan kaynaklanır. Bu asıl bilindikten sonra, şunu diyebiliriz: İnsan, bir şahsın arkadaşlık ve sohbetine meylettiği zaman kendisini şöyle bir kontrol edip kime meyi ve muhabbet ettiğine bir bakmalı; muhabbet ettiği kimsenin hallerini dinin ölçülerine göre ölçmelidir. Eğer onun hallerini düzgün ve güzel bulursa; kendisinin de iyi hâl sahibi olduğunu bilsin ve buna sevinsin. Çünkü Allahu Teâlâ, onun hâlini güzelleştirmiş ve kardeşinin aynasında güzel hâli yansımıştır. Eğer meyil ve muhabbet ettiği kimsenin fiil ve hallerini bozuk görürse; (önce) kendisini ayıplayıp kınamalıdır çünkü, arkadaşının hâl ve ahlak aynasında kendi kötü hâli yansımıştır. Bu durumda ona gereken; böyle bir arkadaştan arslandan kaçar gibi kaçmaktır. Çünkü onunla beraber oldukları sürece zulüm ve bozukluğu artacaktır. Sonra, meylettiği kimsenin hâlinin güzel olduğunu görünce, onunla beraber olursa kendi hâlinin de güzel olacağını anlamalıdır ve bilinsin ki umumî vasıflar sebebiyle karşı tarafa meyletme insanın fıtratında mevcuttur. Bu meyi tabiî bir vâkıadır. Bu durumda ona ait birtakım hükümler söz konusudur. Nefis için de bu beraberlikte bir sükûn ve muhabbet hâli vardır. Umumi vasıflardan kaynaklanan meyil, hususi vasıfların yerine geçmekte ve iki arkadaş arasında birbirleriyle tabiî bir rahatlama ve fıtrî bir lezzet meydana gelmektedir. Bu tür meyillerle bir araya gelmekle, sırf Allah için beraber olmanın arasındaki farkı ancak zâhid âlimler anlayabilir. Bazen, sâdık bir mürid, hâli bozuk fâsıklardan daha çok, sâlih görünen fakat aslen sâlih olmayan kimselerden zarar görür. Şöyle ki: Hâli bozuk olanın durumunu bildiği için, ona karşı tedbirini alır. İyi görünen kimsenin ise hâli onu aldatır ve aralarında (mevcut gözüken) sâlihlik vasfından dolayı ona meyleder; onunla arkadaş olur. Sonra aralarında, tabiî olarak bir takım fıtrî yakınlaşmalar ve etkileşmeler meydana gelir. Bu durum, aralarındaki Allah için sohbet ve beraberliğe perde olur. Bu sebeple Hakk’ı talepte gevşeklik ortaya çıkar ve hedefine varmada geri kalır. Öyleyse sâdık, bu nazik duruma gözünü açmalı, güzel ve temiz

arkadaşlık yapmalı; kendisini asıl maksadından alıkoyan sohbet ve arkadaşlığı terk etmelidir. Bunun için büyüklerden birisi: “Sen ancak tanıdığın kimselerden zarar görürsün!” demiştir. Bu anlayıştan dolayı seleften bir grup, insanlara karışmayı hoş bulmamışlar, fazileti uzlet ve yalnızlıkta görmüşlerdir. İbrahim b. Edhem, Dâvud et-Tâi, Fudayl b. lyâz ve Süleyman el- Havvas bunlardandı. Anlatılır ki; Süleyman el-Havvas’a: “İbrahim b. Edhem geldi, onu karşılamayacak mısınız?” denilince; “Onu karşılamaktansa yırtıcı bir hayvan karşılamayı daha çok severim. Çünkü ben onu görünce, ona karşı sözümü güzelleştirip kendimin güzel hallerini ortaya koymaya çalışacağım. Bu ise fitnenin tâ kendisidir!” demiştir. Bu söz, nefsini ve onun hallerini çok iyi bilen birinin sözüdür. Bu anlatılan fitne, Allahu Teâlâ’nın korudukları hariç, (genelde) arkadaşlık yapan herkes de vâkidir. Bu konuda Ebû Sâid el-Hudrî (r.a) yoluyla gelen bir hadis-i şerifte Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Yakında müslümanın en hayırlı malı koyunları olup, onlarla dağ tepelerinde, otlak yerlerinde dolaşarak dinini fitneden korumak için oradan oraya kaçar. ”396 Allahû Teâlâ, dostu İbrahim Aleyhisselamın şu hâlini haber vermiştir: “Sizi Allah’tan başka taptıklarınızla baş başa bırakıp Rabbime yalvarırım” (Meryem (19), 48.) İbrâhim Aleyhisselâm, kendilerinden uzaklaşarak kavmine üstün geldi. Denilmiştir ki; uzlet iki çeşittir: Biri farz, diğeri fazilettir. Farz olan; kötüden ve kötülükten ayrılmaktır, fazilet olan ise; fuzuli şeylerden ve boş işlerle uğraşan kimseden uzaklaşmaktır. Bu izaha göre şöyle diyebiliriz: Halvet, uzletten başkadır. Halvet; başkalarından ayrı kalmaktır. Uzlet ise; nefisden, onun çağırdığı hâllerden ve Allahu Teâlâ’dan meşgul eden şeylerden uzaklaşmaktır. Buna göre halvete giren çoktur; uzlet ise az bulunmaktadır. Ebû Berk el-Varrak (k.s) demiştir ki: “Âdem aleyhisselâm’dan bugüne kadar fitne ancak, insanlara karışmak sebebiyle meydana çıkmıştır. Bu fitneden ancak halka karışmaktan uzaklaşan kurtulmuştur.” Denilmiştir ki, selâmet on parçadır; dokuzu susmakta birisi de uzlettedir. Yine denilmiştir ki, halvet asildir. Halka karışmak ise, ârızî sebeble başa gelecek bir durumdur. Öyleyse, asıl olana devam etmeli, insanlar arasına ancak ihtiyacı kadar girmelidir. İnsanlara karıştığı zaman da ancak bir sebep ve gerekçeyle karışmalıdır. İnsanlar arasına girince sükûta sarılmalıdır. Çünkü sükût asıl, konuşmak ârızîdir. Konuşurken de ancak bir delil ve gerekçeyle konuşmalıdır. Demek ki, insanlarla beraber olmanın tehlikesi çoktur. Kul o durumda pek çok şeyi bilmeye muhtaçtır. Halka karışma ve onlarla beraber olmaktan sakındıran pek çok hadis ve haber vardır. Kitaplar onlarla dolup taşmıştır. Rivâyet edeceğimiz şu hadis, bu husustaki haberlerin en önemlisi ve bu durumu en güzel ifade edenidir. Abdullah b. Mesud (r.a) naklediyor: Rasûlullah (s.a.v) buyurdu ki:

396- Ebû Dâvud, Fiten, 5; Nesâî, 30.

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki; dinini kurtarmak için, ordan oraya giden şaşkın tilki gibi, bir köyden diğer bir köye, bir tepeden diğer tepeye, bir delikten diğer deliğe kaçan kimseden başka hiçbir müslümanın dini selâmete kalmaz. ’’ Ashab: “Bu ne zaman olur, yâ Rasûlellah?” diye sorduklarında; Efendimiz Aleyhisselam: “Geçim ancak, Allah’a isyan edilerek elde edildiği zamandır. O zaman gelince bekar kalmak helal olur.” buyurdu. Ashab: “Bu nasıl olur Ya Rasûlellah! Halbuki evlenmekle emrolunduk?” dediler. Rasûlullah (a.s): “O zaman olduğunda, kişinin helaki anne-babasının elinde olur. Anne babası yoksa hanımı ve çocuğu elinde olur. Eğer hanımı ve çocuğu yoksa, yakının elinde olur." buyurdu. Ashab: “Bu nasıl olur Ya Rasûlellah?” dediler. Efendimiz Aleyhisselâm: “Geçim darlığı sebebiyle onu ayıplarlar. O da güç getiremeyeceği şeylerin altına girer; sonuç olarak onu helak olacağı yerlere sürüklemiş olurlar!” buyurdu.397 Selef-i sâlihinden bir cemaat da Allah için sohbet ve kardeşliğe rağbet etmişler ve Allahu Teâlâ’nın ehi-i imana kardeş olmaları sebebiyle lütufta bulunduğunu görmüşlerdir. Bu hususta Allahu Teâlâ buyurmuştur ki: “Allah’ın size olan nimetini düşünün: Birbirinize düşmandınız, O sizin arasını uzlaştırdı, (size, yakınlık ve sıcaklık verdi de) onun nimeti sâyesinde kardeş oldunuz. ” (Âl-i İmrân (3), 103.) Yine Allahu Teâlâ buyurmuştur ki: “Seni ve müminleri yardımıyla destekleyen ve onların kalblerini birbirine kaynaştıran O’dur. Eğer sen yeryüzünde olan her şeyi sarf etsen bile onların kalblerini kaynaştıramazdın, ama Allah onları kaynaştırdı.” (Enfâl (8), 62-63.) Said b. el-Müseyyeb, Abdullah b. Mubârek (rahimehullah) ve başkaları Allah için sohbet ve kardeşliği tercih etmişlerdir.

Sohbetin ve insanlara karışmanın şu faydaları vardır:

1- İlim ve tecrübe artar Sâlihlerle bir arada bulunma ve onların sohbetlerine girmek, insandaki bâtınî gözleri açar ve basîreti kuvvetlendirir. İnsan sohbet ve halka yakınlık sebebiyle hâdise ve olaylar hakkında bilgi elde eder. Denilmiştir ki: “İnsanların âfetleri en çok bileni, başına en çok âfet gelendir.” 2- İnsanı bâtınen ve zâhiren kuvvetlendirir İnsanlara karışarak sohbet yoluyla elde edilen ilmin ağırlığı ile bâtın kuvvetlenir. Âfet rüzgârlarının esmesiyle sıdk kalbde iyice yerleşir. Sonra iman sayesinde onlardan kurtulur. Sohbet ve kardeşlik yoluyla karşılıklı destek ve yardımlaşma meydana gelir; kalbin askerleri takviye olur. Ruhlar birbirleriyle koklaşmalarıyla rahatlarlar; birbirlerine olan teveccühleriyle bir anda refik-i âlâya yükselirler. Bunun gördüğümüz âlemde misâli; seslerdir. Sesler bir noktada toplanınca felekleri deler geçer; göğe yükselir. Tek bir ses ise, cılızdır; hedefe ulaşmaktan geri kalır. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Mü’min, Allah için kardeşi çok olandır.”398

397- Ebu Nuaym, Hilye, I, 25; Beyhakî, K.Zühd, 436; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, VI, 23. 398- Bu mânadaki hadisler için bkz: Ali el-Muttakî, IX, 4.

Allahu Teâlâ, Kur’an-ı Hakim’de arkadaşı olmayana kimsenin hâlini şöyle haber vermiştir: “Artık bizim için ne şefaatçılar var ne de yakın bir dost!’’ (Şuarâ (26), 100-101.) Âyette geçen “hamîm” lafzının aslı, ihtimam kökünden gelen “hamim” manasında kullanılmış olup kardeşinin işine ihtimam gösteren, ilgilenen dostu ifade etmektedir. Hem arkadaşın mühim işlerine yardım edip sahib çıkmak, arkadaşlığın hak ve icâbıdır. Hz. Ömer (r.a) demiştir ki: “Sizden biriniz kardeşinden sıcak bir muhabbet gördüğü zaman hemen ona sarılsın. Çünkü böylesine az rastlar.” Birisi de nazımla şöyle demiştir: Yaşadığın zamanda gerçek dost olsa biri, Aranan odur amma, hani nerde öylesi?

Allahu Teâlâ, Dâvud Aleyhisselama şöyle vahyetmiştir: “Yâ Dâvud! Ne oluyor ki seni (tek başına) insanlardan ayrılmış görüyorum.” Dâvud Aleyhisselâm: “İlâhi! Halkı senin için terkettim." dedi. Bunun üzerine Allahu Teâlâ: “Ey Dâvud! Nefsin için dost seçmek hususunda dikkatli ve uyanık ol. Benim muhabbetim üzere olmayan kimselere yakın olma. Çünkü o, senin kalbini katılaştıran ve seni benden uzaklaştıran bir düşmandır.” buyurdu. Bir hadis-i şerifde buyrulmuştur ki: “Şüphesiz Allahu Teâlâ’ya en sevgili olanınız; başkalarıyla ülfet edip iyi geçinen ve kendisiyle de iyi geçinilen kimsedir. Mü’min; başkalarıyla dost olarak iyi geçinen ve kendisiyle iyi geçinilen kimsedir.”399 Bunda bir incelik var ki o da şudur: Allah için uzlet ve yalnızlığı seçen kimsede hadiste anlatılan sıfat bulunmaz. O bu durumda, başkalarıyla ülfet eden ve kendisiyle ülfet edilen bir kimse olmaz. Rasûlullah (a.s) bu sözüyle, insan yaratılışında bulunan bir ahlâka da işaret etmektedir. Bu ahlâk, mârifet ve yakîni tam, akıl yönünden en dengeli, ehliyet ve kâbiliyet yönünden en kâmil olan kimselerde kemâl bulur. İnsanlar içinde bu vasfı en çok kendisinde bulunduranlar; Peygamberler, sonra da velilerdir. İnsanları sevme ve onlarla kaynaşma ahlakında bütün insanlığın en ön safında Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz bulunmaktadır. Peygamberler içinde insanlara en yakın olan, ülfet ve ünsiyet bakımından en ileride bulunan Rasûlullah (s.a.v) olduğu için kendisine tabî olanlar en kalabalık olmuştur. Ayrıca Efendimiz (s.a.v): “Nikahlanıp evlenerek çoğalınız. Muhakkak ki ben, kıyâmet gününde diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuz ile övünürüm.”400 buyurarak, çoğalmaya teşvik etmiştir. Allahu Teâlâ, bu ahlakın Rasûlullah’da (s.a.v) bulunuşuna şu şekilde işaret etmiştir: ‘‘Şayet sen, kaba ve katı kalpli olsaydın; onlar etrafından dağılıp giderlerdi.” (Âl-i İmrân (3), 159.)

399- Ahmed, Müsned, II, 400; Ali el-Muttaki, KenzuTUmmal, I, 141. 400- Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 517 (No. 3366).

Efendimiz Aleyhisselâm, kendisinde bu vasfın bulunmasıyla birlikte (bazen) uzleti tercih etmiştir. Kendisinde insanlarla ülfet ve ünsiyet kâbiliyeti kuvvetli ve kâmil olan kimseler, başlangıç hâlinde, o derece uzleti tercih ederler. Bunun için Resûlullah’a (s.a.v) peygamberliğinin ilk günlerinde yalnızlık hâli sevdirilmişti. Tek başına Hira mağarasına çekilir ve belirli geceler ibâdetle meşgul olurdu. Aranan olgunlukta olan kimsenin uzlet arzusu, ülfet etme ve ülfet edilme vasfını kendisinden almaz. Bir grup insan bu hususta hataya düşmüş, uzletin insandan bu vasfı alacağını düşünmüş ve bu fazileti elde etmek için uzleti terk etmişlerdir. Bu, hatadır. Kendilerinde ülfet ve ünsiyet ahlâkının en gelişmiş olduğu peygamberlerin ve sonra da sırasıyla bölümün evvelinde zikrettiğimiz kimselerin uzleti istemelerinin sırrı şudur: İnsanda, aralarında ortak özellik bulunan cinslerine bir meyil vardır. İşin ehli olanlar bunu bilirler. Allahu Teâlâ, bu kimselere, aralarındaki ortak vasıf sebebiyle cinslerine meyletmekten korunsunlar ve yüksek himmetler, basit şeylere meyil yerine, rûhânî âleme nazar edip ruhlarla kaynaşmaya rağbet etsin diye, kendilerine yalnızlık ve uzletin muhabbetini vermiştir. Ruhlar, (uzlet, murâkabe, zikir ve tâat ile) nefsin temizliği tam olarak gerçekleştiği zaman, ruhlar âleminde başlayan önceki aslî kaynaşma sebebiyle cinslerine göz dikerler ve Allahu Teâlâ onları, temizlenmiş olarak, (İslâh ve irşâd için) halkın arasına geri gönderir. Temiz nefisler bu ruhların nurlarıyla aydınlanırlar ve bu mükemmel ülfetten, yaratılışın sıfatıyla, ülfet etme ve ülfet edilme ahlâkı zuhûr eder. Artık bu kimsenin yanında işlerin en önemlisi; diğer insanları sevmek ve onlara ülfet etmek olur. Hem bu ülfet, hidâyetinde insanlardan ayrılıp uzlete çekilen kimsenin, neticede kendisiyle ülfet edileceklerin en güzeli olduğuna apaçık bir delil olur. Hem böylece, uzlet ve sohbetin hakikatini bilmeden mutlak manada uzleti kötü gören kimsenin hatası giderilmiş olur. Yeri gelince uzlet, yeri gelince halk ile sohbet tercih ve rağbet edilir. Muhammed b. Hanefiyye (r. ah) demiştir ki: “Kendisine iyilik yaptığı halde, İyiliklerine kötülükle karşılık veren kimseyle güzel geçinmeyen kimse, Allahu Teâlâ kendisini bu halden kurtarıncaya kadar hikmet ehli olamaz.” Bişr b. el-Hâris derdi ki: “Kul Allahu Teâlâ’nın taatında kusur içinde olunca, Allah onu ünsiyet edeceği kimselerden ayırır. Yakın dost; “Allahu Teâlâ’nın sâdıklar için hazırladığı bir yardımcı ve kul için dünyada acilen verilmiş bir sevaptır.” Allah için dost olan kimse, bazen mürşidler gibi karşısındakine fayda verir, bazen de müridler gibi kendisi istifâde eder. Şu hâlde, gerçek halvet ve uzlet Allah yolunda bir dost olmaksızın terkedilmez. Allah için dost arayan kimse, eğer kendisi geri ise; Allahu Teâlâ ona, kendisiyle hâlini islâh edeceği ve noksanını tamamlayacağı bir dost gönderir. Eğer ileri seviyede (kâmil bir insan) ise; kendisine müridlerden ünsiyet edeceği kimse hazırlayıp gönderir. Bu durumda meydana gelen ünsiyet ve yakınlık; insanlardaki umumi vasıf sebebiyle ortaya çıkan meyille gerçekleşen yakınlaşma değildir. O, Allah için, Allah’tan gelen ve O’na ait olan bir meyil ve ünsiyettir. Abdullah b. Mesud (r.a), Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:

“Allah için birbirini sevenler, üstünde yetmiş bin çardak bulunan kırmızı yakuttan yapılmış bir sütün üzerinde durur ve oradan Cennet ehline bakarlar. Güneşin dünya ehlini aydınlattığı gibi, onların güzelliği de Cennet ehlini aydınlatır. Bunun üzerine Cennet ehli: ‘Geliniz, Allah Teâlâ için birbirlerini sevenlere bakalım’ derler. Onlar da üzerlerinde yeşil atlastan altın sırmalı elbiseler, alınlarında da: “Allah için biri birini

sevenler” ibâresi yazılı olduğu halde, güneşin dünya ehlini aydınlattığı gibi parlayarak Cennet ehline bakarlar.”401

Ebû İdris el-Hulvâni, Muaz b. Cebel e: “Seni Allah için seviyorum.” dediğinde, Muaz (r.a) kendisine: “Sana müjdeler olsun! Ben, Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu işittim:

“Kıyâmet günü Arş-ı A’zamın etrafında birtakım insanlar için kürsüler kurulacaktır. Onların yüzleri ayın on dördü gibi parlayacaktır. İnsanlar feryâd ederken onlar feryâd etmez; insanlar korkarken, onlar korkmazlar. Onlar, korku ve kederleri olmayan Allah’ın gerçek dostlarıdır.’’ Bunun üzerine kendisine: “Onlar kimlerdir ya Rasûlellah?” diye sorulunca, Efendimiz Aleyhisselam: “Allah için birbirlerini sevenlerdir.”402 buyurdu.

Ubâde b. Sâbit (r.a), Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Allahu Teâlâ buyuruyor ki: Benim için birbirini seven, birbirini ziyaret eden, birbirine bol bol ihsan eden ve tasaddukta bulunanlara muhabbetim hak olmuştur.”403

Şeyh Ebu’l-Feth, bize, icâzet tarikiyle, Saîd b. Müseyyeb’in Rasûlullah’dan (s.a.v) şu hadisi naklettiğini bildirdi. “Dikkat edin! Size, namaz ve sadakadan daha çok sevabı olan bir hayır bildireyim mi?” diye sordu. Ashâb: “Buyur?” dediler. Rasûlullah (s.a.v):

“İki kişinin arasını düzeltmektir. İnsanların arasını açmaktan sakının. Hiç şüphesiz kin tutmak (ve insanlara arasına düşmanlık sokmak) dini kökünden kazıyan bir ameldir. ”404 buyurdu.

Bu hadiste, insanları terk eden bir kimsenin insanlara kızarak ve onlar hakkında kötü zanda bulunarak aralarını açmasından sakındırma vardır. Bu büyük bir hatadır. Halbuki uzlete çekilen kimse nefsine kızarak, nefsindeki âfetleri bilerek, nefsine karşı nefsinden sakınarak ve kendi şerrinin insanlara dönmesinden korkarak yalnız kalmayı istemelidir. İşte kim, uzletinde bu hâl üzere olursa; hadiste bildirilen tehdidin ve dini kökünden kazıyıcı diye bildirilen tehlikenin hükmü altına girmez. Çünkü hadisde bildirilen kimse, mü’minlere ve müslümanlara düşmanlık ve kızgınlık gözüyle bakmaktadır. Bize, Şeyh Ebu’l-Feth, senedini İbrahim el-Harbî’ye kadar dayandırdığı rivâyetinde, Halid b. Mi’dân’ın şu haberi naklettiğini haber verdi:

401- Suyûtî, ed-Dürrü'.l-Mensûr, IV, 373; Ali el-Muttaki, Kenzu’l-Ummâl, IX, 16; Zebîdî, İthafu’s-Sâde, VII, 22. 402- İbnu Hıbban, el-İhsân, No:577. Aynı konudaki bir hadis için bkz: Ebu Dâvud, Büyü’, 76. Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 268-269. 403- Ahmed, Müsned, V, 239; Hakim, Müstedrek, IV, 160-170 404- Ebu Dâvud, Edeb, 50; Tirmizi, Kıyame, 56; Ahmed, Müsned, VI, 444; Münzirî, et-Terğib, III, 488.

“Allahu Teâlâ yarısı kardan ve yarısı ateşten olan bir melek yaratmıştır. Bu melek duâsında: “Allahım, şu kar ile ateşi birleştirdiği ve karın ateşi söndürmediği ateşinde karı eritmediği gibi, sâlih kullarının kalblerini birleştir.” diye duâ eder. ”405 Sâlihlerin kalbi nasıl kaynaşmasın ki, Rasûlullah (s.a.v) mi’racında, hiçbir şeyin araya girmediği en kıymetli vaktinde “Kâbe Kavseyn” makâmında onları bulmuş, hallerinin (yücelik ve) letâfetinden dolayı, kendilerini karşısında görünce, onlara: “Allahın selâmı bizim ve Allahın sâlih kullarının üzerine olsun.” şeklinde selam vermiştir. Demek ki onlar, her ne kadar ayrı ayrı yerlerde de olsalar bir arada toplanmışlardır. Onların sohbet ve yakınlığı lâzımdır. Dünya ve âhiret hususlarında onlara sarılmak gereklidir. Hz. Ömer’in (r.a) şöyle söylediği rivâyet edilmiştir: “Bir adam, gündüzleri oruç tutsa, geceleri ibâdetle geçirse, sadaka verip cihad etse, fakat Allah için sevip Allah için buğz etmese, bu yaptıkları kendisine fayda vermez.”406 Bize, Radıyyüddin Ahmed b. İsmail, Ebû Bekir et-Tilmisânî’nin şöyle dediğini haber verdi: “Allah’la beraber olunuz. Buna güç yetiremezseniz, Allah’la beraber olan sâlihlerle olunuz ki; onların bereketi sizi Allah’la beraber olmaya (ve sohbet etmeye) ulaştırsın.” Yine bir konu ile ilgili olarak, şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî, bize, Ali b. Sehl’in şöyle dediğini nakletti: “Allahu Teâlâ ile ünsiyet, Allah dostları hariç, diğer insanlardan uzak kalmakla elde edilir. Allah dostlarıyla ünsiyet ve dostluk içinde olmak ise, Allah ile ünsiyet etmek gibidir.” Bir tanesi, sohbetin ve uzletin hakikatini ve faydasını şu şekilde dile getirmiştir: İnsanın yalnızlığı hayırlıdır kötü dosttan, Hayırlı bir dost ise, iyidir tek kalmaktan.