Bir mürşid-i kâmilin müridlerine karşı dikkat ve riâyet edeceği pek çok edebler vardır. Biz burada en önemlilerini zikredeceğiz:
391- Bkz: Beğâvi, Meâlimü’t-Tenzil, VIII, 60;Taberî, Câmiu’l-Beyân, Cüz: XIV, 20-21; Şevkânî, Fethu'l-Kadir, V, 191. 392- Ebû Dâvud, Edeb, 58; Tirmizî, Birr, 15. Ahmed, Müsned, I, 257; Tabarânî, el- Mücemu’l- Kebir, VIII, 236 (No. 7922).
1- Nefsi adına bu işe tâlib olmamak İrşâd işinde en önemli edeb, sâdığın, bir cemaatın başına geçme arzusuyla ileri atılmaması, yumuşak muâmele, tatlı kelam ve kendisine tâbi olunma muhabbetiyle kalbleri çekmeye çalışmamasıdır. Sâdık Hakk tâlibi, Allahu Teâlâ’nın, kendisine, güzel bir zan ve samimi bir irâdeyle, irşad olmak isteyen müridleri gönderdiğini görünce; bunun Allah’tan bir imtahan ve ibtilâ olduğunu düşünmeli ve (hemen içine dalmaktan ve bu sâyede meşhur olmaktan) çekinmelidir. Çünkü nefisler, halkın kendisine yönelme ve şöhret muhabbeti üzerinde yaratılmıştır. Halbuki selâmet, yalnızlık ve bilinmemektedir. Bununla birlikte, İlâhi takdir tecelli eder, kul mânevî hâlinde tam temkin sahibi olup, Allahu Teâlâ’nın özel yollu bir ta’rifi ile, kendisinin müridlerin irşad ve terbiyesi ile görevlendirildiğini anlayınca, o zaman (müridlerin başına geçer ve) onlara, müşfik bir babanın din ve dünya ile ilgili konularında çocuğuna gösterdiği dikkat içinde nasihatta bulunur. Mürşid, Allahu Teâlâ’nın kendisine sevk ettiği her mürid ve irşad isteklisi için Allah’a müracaat eder, onun mânevî emanetini üstlenirken ve ona bir şey söylerken kendisine yardımda bulunması için devamlı O’na ilticâ eder. Mürşid, müridle konuşurken, kalbiyle Allah’a nazar eder bir halde, hidâyet konusunda ve hakkı söylemesinde Zât-ı Bârî’den yardım isteyerek konuşmalıdır. Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî’nin, ashabından birine şu tavsiyelerde bulunduğunu işittim: “Müridlerle ancak kalben ve hâlen en sâfi vaktinde konuş.” Gerçekten bu, faydalı bir nasihattir. Çünkü kulağa gelen söz, yere atılan tohuma benzer. Daha önce, bozuk tanenin çürüyeceğini ve bir işe yaramayacağını anlatmıştık. Kelamın bozulması, içine nefsânî hevâ ve hislerin kavuşmasıyla olur. Bir damla hevâ, bir ilim denizini bulandırır. 2- İlâhî irâdeye ve insanların kâbiliyetine göre konuşmak. Mürşid, sıdk ve irâde ehli müridleriyle konuşurken, dilin kalbden yardım istediği gibi; kalbde Allahu Teâlâ’dan devamlı yardım istemelidir. Lisân dilin tercümanı olduğu gibi; mürşidin kalbi de kulun yanında Cenâb-ı Hakk’ın tercümanıdır (onun murâdını haber verir). Bu durumda mürşid, kendisine verilen emâneti yerine getirmek ve üzerine gelen (ilim ve mânayı) almak için Allah’a nazar eder ve kulak verir bir halde (tamamen gelen İlâhî ilhama ve işâretlere yönelmiş) olur. Sonra mürşid, müridin her hâlini kontrol edip değerlendirmeli, imanının nûru, ilim ve mârifetinin kuvvetiyle müridde zûhur eden şeyleri anlamalı, onun neye salâhiyet ve kâbiliyeti olduğunu ferâsetiyle fark etmelidir. Bazı müridler vardır ki; onlar için, sırf ibâdet, zâhiri ameller ve ebrârın yolu uygun olur. Bazı müridler vardır ki onlar, kurbiyyet hâli, kalbî amel ve yüce muâmeleler için seçilmiş mukarrabûnların yoluna uygun kâbiliyyet sahibidir. Ebrâr ve mukarrabûnların herbirisi için (seyr u sülükte) farklı bidâyet ve nihâyet halleri vardır. Mürşid-i kâmil, bâtınlara nazar ve vukûfiyet sahibidir. Her şahsa neyin güzel ve uygun olduğunu bilir. Hayret etmemek elde değil! Sahrada yaşayan bir kimse, toprak çeşitlerini, bu toprağa göre uygun mahsul türlerini bilir. Her sanat erbâbı, sanatının inceliklerini, fayda ve zararlarını bilir. Bir kadın bile, elindeki pamuğu, ondan ne kadar (nasıl) ince kalıp iplik elde edileceğini bilir de bir mürşid-i kâmil müridinin hâlini ve kâbiliyetinin neye müsait olduğunu bilmez, bu mümkün mü? Rasûlullah (s.a.v), insanlara akıllarının alacağı ölçüde konuşuyor ve herkese hâline uygun işi emrediyordu. Ashâbından bazısına malını infâk etmeyi, bazısına malını
elinde tutmayı, bazısına çalışıp kazanmayı, Ashab-ı suffe gibi bir kısmına da çalışmayı bırakmalarını hüküm ve emir veriyordu. Demek ki, Rasûlullah (s.a.v), insanların vaziyetlerini ve her biri için uygun olanı yakinen biliyor, ona göre karar veriyordu. İnsanları dine dâvet işine gelince; daveti herkese yapıyordu. Çünkü o, Hakk’ın delilini ortaya koymak ve davasını açıklamak için gönderilmişti. Bunun için insanlar arasında hiç ayırım yapmadan dine dâvet ediyordu. Kendisinde hidâyet yoluna kabiliyet gördüğünü özel olarak davet edip de başkasını davetin dışında bırakmıyordu. 3- Özel bir halvet ve zikir yeri edinmek Mürşidin edeblerinden birisi de kendisinin halkla karışıp ilgilenmesinin mümkün olmadığı özel bir halvet yeri ve vakti olmalıdır. Böylece, halvetindeki topladığı nur ve kemâlâtı halkın arasında hem kendisine hem de halka akıtmış olur. Nefsi, uzun müddet insanlarla berâber kalmanın ve onlarla konuşmanın kendisine bir zarar verip ondan birşey almayacağını düşünmemeli ve halvete ihtiyacı yoktur zannıyla kendisinde bir kuvvet iddiâ etmemelidir. Gerçek şu ki; Rasûlullah (s.a.v) en yüce hâle sahip olmakla beraber, kendisinin, hiç terk etmediği gece ibadeti ve kimseyle görüşmediği halvet vakitleri vardı. Bir de şu var ki beşer tabiatı, az veya çok, terbiyeden, devamlı kontrol ve idâreden uzak bırakılmamalıdır. Azıcık kalb hoşluğu ile yetinip aldanan nice kimseler vardır ki; bunu kendisine sermaye edinerek, kalbinin bu kadarcık rahatlığı ile aldanmış, insanlara karışıp onlarla berâber olmaya kendini salıvermiş ve hânesini, yanında yenilecek birkaç lokma bulunan ve insanların toplanıp çöreklendiği bir yer yapmıştır. Halbuki onun yanına ancak, niyeti din ve iman olmayan ve muttakilerin yolunun dışında hedefleri bulunan kimseler gelmektedir. Böylece o, kendisini ve başkalarını fitneye düşürmüş; hata içinde ve gevşeklik dâiresinde çöküp kalmıştır. Demek ki mürşid, her ne kadar devamlı kalbi ve kalıbıyla berâber olmasa da hiç değilse kalbiyle, Allahu Teâlâ’nın huzurunda tazarru edip yardım istemekten müstağni değildir. Böylece onun her bir kelimesi Allahu Teâlâ’ya bir niyaz olmakta ve her hareketi onun huzurunda bir tazarru yerine geçmektedir. Gerçek şu ki, boş iddialarla aldanan kimselere fitne ancak, kendilerinde bir kuvvet görmelerinden, nefsin sıfatlarını tam olarak bilememelerinden, kendilerine gelen azıcık mânevi hediye ve büyüklerden elde ettikleri birazcık edeble aldanarak, insanlarla karışıp söze dalmalarından dolayı girmiştir. Cüneyd el-Bağdâdî (k.s) ashabına derdi ki: “İki rek’at namazın, benim için, sizinle oturmadan daha faziletli olduğunu bilsem; yanınızda oturmazdım.” Mürşid, fazileti halvette görürse halvete çekilir. Eğer fazileti halkın içinde bulunmakta görürse; ashab ve müridleriyle birlikte oturur. Bu durumda halkın içinde oluşu halvetinin nûrânî himâyesinde olur. Aynı zamanda halkın içinde oluşu da halvetindeki bereketin artmasına yardımcı olur. Bunda gizli bir sır vardır; şöyle ki: İnsanoğlu çeşitli tabiat sahibidir. Daha önce zikrettiğimiz gibi; insan, ulvî ve süfli âlem arasında devamlı iniş ve çıkışlarıyla kendisinde bir takım zıtlıklar ve değişiklikler meydana gelir. Bu değişmelerden dolayı, onda devamlı hak üzere sabır konusunda bir gevşeklik bulunmaktadır. Bunun için her amel sahibinde (arada bir) gevşeklik olmaktadır. Bu gevşeklik, bizzat amelde olabildiği gibi, bazen, ondaki tadın ve huzurun bulunmayışında olur. Ameldeki gevşeklik ve kopukluk zamanında, mürid ve sâlikler için, vakit ve amellerin zâyiatı yanında, nefsî rahatlık arzusu ve tembelliğe bir meyil vardır.
Mürşidlik rütbesine ulaşan kimse ise; bu gevşeklik zamanında, halka dönerek onları hayır ve kurtuluş yollarına sevk etmekle meşgul olur. Onun amelinde geri kaldığı an, müridlerde olduğu gibi vakitleri zâyi olup boşa gitmemiştir. Mürid, içine düştüğü bu gevşeklikten, kuvetli bir muhabbet ve samimi olarak Allahu Teâlâ’ya yönelmesiyle kurtulur. Mürşid ise; böyle bir zamanda bile halka fayda vermesinden dolayı fazileti elde ederek, müridin irâdesiyle eski hâline dönmesinden daha iştiyaklı bir nefisle, halvet yerine döner. Böylece o, üzerinden gevşekliği atmış olarak, daha fazla nura susamış bir kalb ve Hakk’dan başkasına nazar sıkıntısından kurtulmuş, şiddetli muhabbetiyle âhirete yönelmiş bir ruhla halvethânesine girer. 4- Tevâzu sâhibi olup, hürmet beklememek Mürşide düşen görevlerden birisi de İrâde ve taleb sahiplerine güzel muamele etmek, onlardan mürşidler için gereken hürmet ve ta’zimi beklememek ve herkese karşı devamlı tevâzu ile muamele etmektir. Sûfîlerden er-Rakkî şöyle anlatmıştır: “Mısır’daydım. Müridlerden bir cemaatle mescidde oturuyorduk. O sırada, Şeyh Ebû Ali ed-Dekkâk içeri girdi. Bir direğin kenarında durarak namaz kılmaya başladı. Bizler: “Şeyh Hazretleri namazını bitirince kalkar kendisine selam veririz.” dedik. Namazını bitirince o bizim yanımıza geldi ve bize selam verdi. Biz kendisine: “Şeyhimizden önce kalkmak ve kendisine selam vermek bize düşerdi, dediğimiz de Hazret: “Allahu Teâlâ, başkasından böyle bir şey beklemekle asla kalbimi azablandırmamıştır!” dedi. O bu sözüyle; “bana hürmet edilip yönelilmesine hiç bağlanmadım.” demek istiyordu. 5- Güler yüzlü ve yumuşak olmak. Mürşidlerin edeblerinden birisi de iyi muamele ve güler bir yüzle müridlerinin hâliyle ilgilenmektir. Büyüklerin birisi demiştir ki: “Bir Hakk tâlibi gördüğün zaman onu iyilik ve yumuşaklıkla karşıla; hemen ilimle önüne çıkma. Çünkü yumuşak muamele onu ısındırır. İlim ise ilk anda onu soğutabilir.” İşte mürşid bu anlayışla, müridine yumuşaklıkla muamele edince, mürid bunun bereketiyle yavaş yavaş ilimle faydalanmaya başlar ve sonunda gerçek ilim neyi gerektirirse o şekilde amel eder. 6- Müridlerin haklarını korumak Mürşidlerin edeblerinden birisi de ashâb ve müridlere muhabbet etmek, sıhhat ve hastalık hallerinde onların haklarını yerine getirmektir. Mürşid, müridlerin teslimiyet ve sadâkatlarına güvenerek onların haklarını ihmal etmemelidir. Sûfîlerden birisi demiştir ki: “Kardeşinin, aranızdaki dostluk sebebiyle hâsıl olan hakkını zâyi etme!” Ebû Muhammed el-Cerîrî şöyle anlatmıştır: “Hacdan dönmüştüm. Önce, Cüneyd el-Bağdâdî’nin yanına uğrayıp selam verdim ve: ‘Bir daha benim yanıma gelip de yorulmasın.’ diye düşündüm. Sonra evime geldim. Sabah namazını kılıp döndüğümde bir de baktım ki Cüneyd el-Bağdâdî arkamda oturuyor. Bunu görünce kendisine: “Efendim! Ben, buraya kadar zahmet etmeyesiniz diye önce size uğrayıp selam vermiştim.” dedim; bana: “Ya Ebâ Muhammed, sana gelişim senin hakkındır. Senin bana gelişin' ise, faziletindir.” dedi.
7- Müridlerin gücüne göre yük yüklemek Mürşidlerin edeblerinden birisi de irşad arzulayanların bazılarında nefsi zelil kılıp ezmek hususunda bir za’fiyet ve azimetle amel edememe hâli görünce, kendisine iyilikle muamele etmeleri ve onu ruhsat çizgisinde durdurmalarıdır. Bunda büyük bir hayır vardır. Kul ruhsat sınırları içinde kaldığı müddetçe serbesttir. Sonra hâlinde sebat bulup, müridlere karışarak ruhsatta kalmaya alışınca, iyilikle yavaş yavaş azimetle amel etmeye başlar. Ebû Sâid b. el-Arabî demiştir ki: “İbrahim es-Sâğî diye bilinen bir genç vardı. Babasının da malı mülkü çoktu. Bu genç tamamen sûfilere bağlandı ve Ebû Ahmed el-Kalânisî’nin sohbetinde bulundu. Çoğu zaman Ebû Ahmed’in eline bir miktar dirhem geçiyor, bununla ona yufka ekmek, kebab ve helva satın alıyor ve onu kendisine tercih ederek: “Bu delikanlı dünya nimetlerine alışmışken onları terk edip ayrıldı. Bu durumda, bizim kendisine iyilik etmemiz ve onu başkalarına tercih etmemiz gerekir.” diyordu. 8- Müridlerinden mal taleb etmemek Mürşidlerin edeblerinden birisi de müridin malından, hizmetinden ve ondan herhangi bir yolla gelecek iyilikten uzak durmasıdır. Çünkü mürid onun yanına Allah için gelmiştir. Bu durumda o da ona yapacağı iyilik ve irşadını sırf Allah rızası için yapmalıdır. Şunu hatırlatalım ki, mürşidin mürid için yaptığı iyilik, sadakaların en faziletlisidir: Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Hiç kimse, bîr alimin insanlar arasında yayıp öğrettiği ilimden daha faziletli bir sadaka vermemiştir. ”393 Allahu Teâlâ, kendisi için olan şeyin hâlis olmasına ve onun şüphe ve ârızalardan korunmasına işâret ederek buyurmuştur ki: “Onlar yoksula, yetime ve esire seve seve yemek yedirirler. Sonra da onlara; biz size ancak Allah rızâsı için yediriyoruz. Sizden herhangi bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz.” derler.394 Demek ki mürşide, yaptığı iyiliğe karşı müridden bir şey taleb etmesi doğru değildir. Ancak, müridden gelecek ihsan ve hediyenin kabûlu hususunda kendisine Allahu Teâlâ’dan bir ilim verilir yahut bu sebeble müride bir iyilik hâli ulaşacağı gösterilirse o başka. Böyle durumlarda müridin ihsanını kabul edebilir. Bu durumda, mürşidin müridin malını alması ve hizmetiyle faydalanması; bereketi müride dönen ve mürşid için de tehlikesinden emin olunmuş bir maslahat ve mânevî menfaat olur. Allahu Teâlâ buyurmuştur ki: “Eğer inanır ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız; O size ecirlerinizi verir. O, sizin mallarınızı tamamen sarf etmenizi istemez. Eğer sizden onları isteyip de sizi zorlasa, cimrilik edecektiniz. O da kinlerinizi ortaya çıkaracaktı.” (Muhammed (47), 36-37.) Katâde (rah.) demiştir ki: “Allahu Teâlâ bu âyette, eldeki malın çıkmasıyla (kalbdeki) kinlerin çıkacağını bildirmiştir. Bu, Kerim olan Allah’dan bir edebdir. Gerçek edeb de Allah’ın edebidir.” Cafer el-Huldî demiştir ki: “Cüneyd el-Bağdâdî’ye bir adam geldi ve bütün malını infak edip fakir olarak onlarla berâber oturmak istedi. Bunun üzerine Cüneyd el-
393- İbnu Mace, Mukaddime, 20; Tabarani, El-Kebir, VII, No:6964; Heysemî, Mecmau’z- Zevâid, I, 166. 394- İnsan (76), 9-10.
Bağdâdî kendisine: “Bütün malını elinden çıkarma. Sana yetecek miktarını yanında tut ve fazlasını infak et. Elinde tuttuğunla yiyecek ihtiyacını karşıla ve helal kazanmaya çalış. Yanındaki bütün malını infak etme. Şimdi böyle düşünüyorsun ama ileride nefsinin senden birtakım şeyler istemesinden emin olamam!” dedi. Rasûlullah (s.a.v) bir iş yapmak istediği zaman, (acele etmeden) durur, araştırırdı. Mürşid, müridinin hâlini iyi bilir ve elindeki maldan bir şeyler çıkarmasının ona bir takım mânevî haller kazandıracağını, kalben bir daha ona meyletmiyeceğini anlarsa; o zaman müride elindeki bütün maldan kurtulması (hepsini infak etmesi) için izin verebilir. Nitekim Rasûlullah (s.a.v), Hz. Ebu Bekr’e böyle bir izin vermiş ve onun bütün malını kabul etmiştir. 9- Hoşa gitmeyen hareketleri imâ ve işâretle düzeltmek Mürşidin edeblerinden birisi de müridlerden birisinden hoşa gitmeyen bir durum gördüğü, hâlinde bir bozulma fark ettiği, onda bir dâva hissettiği veya kendisinde bir ucub gördüğü zaman; bu hâlini açıkça yüzüne söylememelidir. Aksine, sohbetinde bulunanlara umûmen konuşur ve o kimsenin yaptığı sevimsiz hâle işâret edip, kötülenen şeyi kapalı olarak açıklar. Böylece, oradakilerin herbirisi için gerekli fâide hâsıl olur. Hem de bu, insanlarla iyi geçinmeye daha yakın ve kalplerin kaynaşması için daha etkili bir davranıştır. Mürşid, müridde herhangi bir hizmette kusur ve gevşeklik görünce onun kusuruna tahammül göstermeli, onu affedip kendisini iyilik ve yumuşaklıkla hizmete teşvik etmelidir. Şu hadiste, Rasûlullah (s.a.v), ashâbını bu davranışa teşvik etmiştir. Abdullah b. Ömer (r.a) naklediyor: “Rasûlullah’a (s.a.v) bir adam gelerek: “Yâ Rasûlellah! Hizmetçimin günde kaç kere kusurunu bağışlayayım?” diye sordu, Rasûlullah (a.s): “Her gün yetmiş defa (kusur etse de yine bağışla!)” buyurdu.”395 Mürşidlerin ahlâkı, Rasûlullah (s.a.v) Efendimize güzelce uymaları sebebiyle güzelleşmiştir. Onlar, Rasûlullah (a.s)’ın emrettiği, teşvik ettiği, sevdiği ve sevmediği hususlarda sünnetini ihyâda insanların en önde geleni ve buna en lâyık olanlarıdır. 10- Sırları saklamak Mürşidin dikkat edeceği önemli edeblerden birisi de, müridlerde meydana gelen keşf ve ilhâm gibi mânevî hâl ve esrârı, mürid kendisine açtığında onları saklamasıdır. Bu durumda, müridin sırrı, Allahu Teâlâ ve mürşidinden başkasına kapalı kalır. Sonra, mürşid, müridin halvetinde meydana gelen keşf, gaibden işitme yahut başka harikulade şeyleri müridi için küçük görmeden, ona; bu gibi şeylere takılıp kalmanın ve onlarla iktifa etmenin kendisini Allahu Teâlâ’dan alıkoyacağını, üzerine açılacak terakki kapısını kapatacağını öğretmeli, bütün bunların şükredilecek birer nimet olduğunu, bunların ötesinde sayılamayacak kadar çok mânevî nimetlerin bulunduğunu hatırlatmalıdır. Ayrıca, müridin asıl işinin nimetin peşine düşmek değil, nimeti verene ulaşmak olduğunu bildirmelidir. Ta ki müridin sırrı, kendisiyle mürşidi arasında kalmış olup, yayılmasın. Sırların yayılması, göğsün darlığından kaynaklanır. Bu ise, kadınların ve zayıf akıllı erkeklerin vasfıdır. Sırrı yaymanın sebebi şudur: İnsanda bir alıcı, bir de verici iki kuvvet vardır. Her ikisi de kendisini ilgilendiren şeye yönelir. Eğer Allahu Teâlâ verici kuvvete, insanın içinde olan şeyleri dışa vurma hâlini vermemiş olsaydı; hiçbir sır açığa çıkmazdı. Aklı kâmil olan kimse, bu kuvvet, içindeki sırları dışarı çıkarmak istediğinde, onu tutar ve aklı ile
395 Kusurları affetmekle ilgili hadisler için bkz: Ali et-Muttaki, Kenzu’l-Ummâl, III, 373-378.
ölçüp tartarak icab ettiği şekilde hareket eder. Hem mürşid-i kamiller olgun ve kuvvetli akılları ile, sırları yaymaktan uzak bulunurlar. Bir de mürid, sırrını yayacak kimseye onu açmaması gerekir. Çünkü sırrı gizlemekte, manevi hâlinin sıhhati ve selâmeti vardır ve böyle davranmak, sadık müridlere kemâlat yolunda İlâhî destek ve yardımı te’min eder.