Ara
Menü

MÜRİDİN MÜRŞİDİNE KARŞI EDEPLERİ

4.196 kelime

Müridlerin mürşidlerine karşı koruyacakları edeb, sûfilere göre edeblerin en önemlilerindendir. Onlar, bu konuda Hz. Rasûlullah’a (s.a.v) ve ashâbına uymaktadırlar. Bu konuda Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! (Sözde ve işte) Allah ve Rasûlünün önüne geçmeyin; haddi aşmayın. Allah’dan korkun. Şüphesiz O, her şeyi işiten ve bilendir." (Hucrât (49), 1.) Bu âyetin nüzül sebebi olarak, Abdullah b. Zübeyr (r.a) şu hâdiseyi anlatmıştır: Ben-î Temîm kabilesinden bir grup elçi Hz. Rasûlullah’a (s.a.v) geldiler. Hz. Ebû Bekir (r.a), Efendimize (s.a.v) : “Onların başına Ka’ka’ b.Ma’bed’i emir ta’yin etseniz iyi olur.” dedi. Hz. Ömer (r.a) de: “Akra’ b. Hâbis’i emir ta’yin etseniz daha iyi olur!” dedi, bunu duyan Hz. Ebû Bekir (r.a): “Sen ancak bana muhâlefet için böyle söylüyorsun!” dedi. Hz. Ömer (r.a): “Hayır, sana muhâlefet için söylemedim.” dedi. Bu arada karşılıklı söz mücâdelesini girdiler ve Rasûlullah’ın (s.a.v) huzurunda sesleri yükseldi Bunu üzerine, Allahu Teâlâ, yukarıda geçen: “Ey iman edenler! (Sözde ve işte) Allah ve Rasûlünün önüne geçmeyin; haddi aşmayın" âyetini indirdi. İbnu Abbâs (r.a) demiştir ki: “Önüne geçmeyin, demek; ondan önce konuşmayınız.” demektir. Câbir (r.a) de: “Sahâbelerden bazıları, kurbanlarını Rasûlullah’dan (s.a.v) önce kesiyorlardı. Bu âyet onları bu hareketten yasakladı.” demiştir. Diğer bir riâyette; bazıları: “Keşke şu konuda, bu hususta bir âyet indirilseydi!” diyorlardı; Allahu Teâlâ bunu hoş görmeyip yukardaki âyetle yasakladı. Hz. Âişe (r.ah) : “Âyetin mânası; peygamberinizden önce oruca başlamayınız.” demiştir. Kelbî ise: “Âyette, Rasûlullah (a.s) size emretmeden önce, herhangi bir söz veya fiille onun önüne geçmeyiniz.” denmek isteniyor, demiştir. İşte mürid de, mürşidine karşı bu edebi mahâfaza etmeli; kendi irâde ve ihtiyârından sıyrılarak, nefsi ve malındaki tasarruflarında ancak mürşidine danışarak hareket etmelidir. Mürşidlik rütbesini ve kâmil mürşidin irşâdını anlattığımız onuncu bölümde bu ve benzeri edebler konusunda genişçe bilgi vermiştik. Denilmiştir ki: “Peygamberin önüne geçmeyin!” demek; ondan önde yürümeyiniz, mânasındadır.

Ebu’d-Derdâ (r.a), şunu anlatmıştır: “Bir defasında Hz. Ebû Bekr in önünde yürüyordum. Rasûlullah (a.s) beni uyararak: “Dikkat et! Sen, dünya ve âhirette senden daha hayırlı olan bir kimsenin önünde yürüyorsun.”379 buyurdu. Deniliştir ki; bu âyet-i kerimenin iniş sebebi şudur: Bazı insanlar, Rasûlullah’ın (s.a.v) huzur-ı saâdetlerinde bulundukları sırada, Allah Rasûlüne bir şey sorulunca hemen ileri atılarak ondan önce söze başlayıp fetvâ vermeye kalkıyorlardı. Âyetle, bu davranıştan nehyedildiler. Mürid de mürşidinin meclis ve huzurunda bu edebe dikkat etmelidir. Mürid için uygun olan; mürşidinin meclisinde devamlı sükût hâlinde bulunması ve güzel bulduğu her kelâmı huzûrunda söylemeye kalkışmamasıdır. Ancak, mürşidinden müsâade ister veya o kendisine izin verirse, o zaman konuşabilir. Mürşidin huzûrundaki mürid, bir deniz kenarında oturarak oradan kendisine sevk edilecek rızkı bekleyen kimseye benzer. Müridin can kulağı ile mürşidini dinlemeye ve onun bereketli sözlerinden mânevî rızkını almaya yönelmesi, onun irâdesini kuvvetlendirir ve istediğini elde ettirir. Bu edeb onun Allah’ın fazlından gelecek nasibini artırır. Kendi sözünü (ve görüşünü) ortaya koyma çabası ise; onu, mânevî şeyleri elde etmekten ve daha fazlasını ele geçirmekten alıkoyup, kendini ispata yöneltir ki; bu, mürid için bir cinayettir. Halbuki müridin, kendisine müşkül gelen mühim ve gizli hallerini mürşidine sorarak halletmeye çalışması gerekir. Şunu da belirtelim ki sadık bir müridin, mürşidinin huzurunda iken müşkilini illâ diliyle anlatmasına hâcet yoktur; kalbiyle ona yönelmesi kâfidir. Mürşidi ona istediği şeyin cevabını açıklar. Çünkü mürşid, konuşmasının Hakk’ın izniyle olmasını ister. Bunun için, sâdık müridlerinin arasında otururken, kalbini Cenâb-ı Hakk’a açar ve onlar adına İlâhî bereket ve rahmetin inmesini bekler. O anda dili ve kalbi tamâmen müridlerin mühim işlerini ve müşkillerini hal için İlâhî huzura yönelip oradan cevap bekler. Mürşid, müridin, neye kulak verip neye hazır olduğunu ferâset ilmiyle bilir. Söz, toprağa düşen buğday gibidir; çürük veya bozuk olduğu zaman büyümez. Sözün bozulması; içine hevâî şeylerin karışmasıyla olur. Mürşid, sözü nefsânî şeylerden temizler ve onu en temiz bir şekilde Allah’a teslim eder. Sonra Allah’dan İlâhî yardım ve (sözünde) istikâmet ister, peşinden de konuşur. Böylece, onun konuşması Hakk ile, Hakk’dan ve Hakk için olur. Şu hâlde Hz. Cebrâil’in vahiyde güvenilir olduğu gibi; mürşid de müridler için ilhâmda emindir. Cebrâil (a.s), vahiyde hiyânetlik yapmadığı gibi, mürşid de ilhâmda hiyânetlik yapmaz. Rasûlullah (a.s) hevâsıyla konuşmadığı gibi; zâhiren ve bâtınen kendisine tam ittibâ hâlinde olan mürşid de nefsinin hevâsıyla konuşmaz. Nefsin konuşmada hevasına uyması iki sebeple olur: Birincisi; kalbleri kendisine çekme ve insanların teveccühünü kazanma arzusudur. Bu, mürşidi kâmillerin hâl ve tavrından değildir. İkincisi de; sözü güzel yapıp kendini beğenme şeklinde nefsin ortaya çıkmasıdır. Bütün bunlar, gerçek Hakk tâliblerinin yanında bir hiyânet kabul edilmektedir. Halbuki mürşid, konuşurken, Cenâb-ı Hakk’ın bu hususta kendisine bahşettiği nimetleri tefekkürle meşgul olarak, nefsinin devreye girmesine mâni olmuş ve bu arada cilâlı söz ve kendini beğenme gibi, nefsin hazz alacağı şeyleri kalbinden silip atmıştır.

379- Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, IX, 44.

O, bu durumda, Allahu Teâlâ’nın kendisine ilhâm ettiği şeyleri, bir dinleyici gibi dinlemektedir. Şeyh Ebu’s-Suûd (rah.), kendisine ilhâm edilen şeyleri ashâbına anlatır ve: “Ben onları, sizden birisinin beni dinlediği gibi dinlemekteyim.” derdi. Mecliste bulunanlardan biri bunun nasıl olduğunu anlayamamış ve: “Ne dediğini bilerek konuşan bir kimse, kendi sözünü dinlemede hariçteki insan gibi nasıl olur ki?” diye hayretini izhâr etmişti. Bu zât evine döndü. O gece rüyâsında birisi kendisine şöyle diyordu: “Denizden inci çıkarmak isteyen kimse önce denize dalar, öyle değil mi? Sonra, içinde inci bulunan sedefleri torbasına kor. O anda inciyi eline geçirmiştir; fakat onu ancak, denizden çıkınca görebilir. İnciyi görme hususunda, onunla denizin kenarında bekleyen kimse aynı durumdadır.” Adam bu rüyâdaki işâretle, Şeyh Ebu’s- Suûd’un sözünü anlamış oldu. Müridin mürşidine karşı koruyacağı edeblerin en güzellerinden birisi de kendisine âid güzel işlerde, mürşidi kendisine bir açıklama yapıncaya kadar sukûtu tercih edip, söz ve fille ileri atılmamasıdır. “Allah ve Rasûlünün önüne geçmeyiniz!” âyetine, “Rasûlullah’ın (s.a.v) makâmının ötesinde bir makâm istemeyin!” şeklinde bir mâna da verilmiştir. Müridin, mürşidinin makâmından daha yüksek bir makâma çıkmayı düşünmemesi gerekir. Tam tersine, bütün yüce makâmların mürşidine âit olmasını arzulamalı, en güzel lutfların ve İlâhî ihsanların ona verilmesini candan temenni etmelidir. Bu şekilde müridin cevheri ortaya çıkar. Bu ise, müridler arasında çok az bulunan yüksek bir hâldir. Onun mürşidi için bu şekilde temennilerde bulunması kendisine, nefsi adına arzuladıklarından daha fazla İlâhî ihsanlar kazandırır. Hem bu şekilde, müridliğin edebini yerine getirmiş olur. Seriyy es-Sakatî (rah.), demiştir ki: “Güzel edeb, aklın tercümânıdır; insanın ne kadar akıllı olduğunu edebi gösterir.” Ebû Abdullah b. Huneyf, demiştir ki: “Ruveym bana: “Yavrum! Amelini tuz, edebini un yap. (Yâni; amelin hamurun içindeki tuz gibi az olsa da edebin çok olsun).” dedi. Denilmiştir ki: “Tasavvuf; tamamen edebten ibârettir. Her vaktin, her hâlin ve her makâmın bir edebi vardır. Kim, edebe sarılırsa; Hakk erlerinin (ricâlullah) makâmına ulaşır. Kim, edebden mahrumsa; o, kendisini Hakk’a yakın zannetse de aslen uzaktır. İlâhî huzurda kabul gördüğünü düşünse de aslında reddedilmiştir.”380 Allahu Teâlâ: “Seslerinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin!” âyetiyle, Rasûlullah’ın (s.a.v) ashâbına edeb öğretmiştir. Ashabtan, Sâbit b. Kays b. Şemmâs, kulağı ağır işiten ve bu sebeple yüksek sesle konuşan bir kimseydi. Çoğu kez, Rasûlullah (a.s) ile konuşurken, (farkında olmadan) onu sesiyle incitiyordu. Allahu Teâlâ, ona ve diğerlerine edeb öğretmek için bu âyet-i kerimeyi indirdi. Bu konuda birkaç olay daha vardır ki, onlardan biri şudur: Abdulvehhâb b. Ali’nin bize naklettiğne göre; Abdullah b. Zübeyr (r.a) şu hâdiseyi anlatmıştır: “Akra’ b. Hâbis, Medine’ye Rasûlullah (a.s)’ın yanına geldi. Ebû Bekir, Rasûlullah (a.s)’a: “Onu kavminin başına emir tayin et.” dedi. Ömer de: “Onu görevlendirmeyin.” dedi. Hz. Ebû Bekir (r.a): “Sen ancak bana muhâlefet için böyle söylüyorsun!” dedi. Hz. Ömer (r.a):

380- Bu ta’rif, Ebû Hafs’a âittir. Bkz: 5. bölüm.

“Hayır, sana muhâlefet için söylemedim.” dedi. Bu arada huzûr-ı saâdette sesleri biraz yükseldi.” Bu olay üzerine Allah Teâlâ, yukarıdaki âyet-i kerimeyi indirdi.381 Bundan sonra. Ömer (r.a), Rasûlullah (a.s) ile konuşurken, sesini o kadar kısıyordu ki; Rasûlullah (a.s), ne söylediğini soruyordu.382 Denilir ki; bu âyet-i kerime nâzil olduğu zaman Hz. Ebû Bekr (r.a), Rasûlullah (a.s)’ın yanında, ancak bir sır kardeşinin işiteceği şekilde konuşmaya yemin etti. 383 Mürid de mürşidiyle birlikte iken bu edebe dikkat etmesi gerekir. Mürid, mürşidinin yanında sesini yükselterek, çokca gülerek ve fazla konuşarak edebini dağıtmamalıdır. Ancak, mürşidi müsaâde eder ve genişlik sağlarsa; edeb dâiresinde rahat davranabilir. Sesin yükselmesi insanın vakarını giderir. Kalbe vakar yerleşince, dil ne söylediğinin farkında olur. Bazı müridlerin kalbinde mürşidinin hürmet ve vakarı öyle yerleşir ki; ona doya doya bakmaya güç yetiremez. Bir defasında ben, sıtma hastalığına tutulmuştum. Amcam ve aynı zamanda mürşidim olan Ebu’n-Necib es-Sühreverdî (rah), hâlimi sormak için yanıma geldi. Onun gelmesiyle vücûdumdan bir ter boşanmaya başladı. Aslında ben de hastalığıa iyi gelir diye terlemek istiyordum. Bunu, onun yanıma gelmesiyle bulabiliyordum. Onun gelişi benim için bir bereket ve şifâ oluyordu. Yine bir gün, tek başıma evde bulunuyordum. Evin bir kenarında, mürşidimin bazen sarık olarak kullandığı ve bana hediye etmiş olduğu bir bez parçası bulunuyordu. Bilmeyerek ona basıverdim. Bundan dolayı içim sızladı ve ona âit böyle bir şeye basmak beni korkuttu; hemen ayağımı çektim ve onu kaldırdım, o esnada İçimden, kendisine karşı, bereketini umduğum bir hürmet duygusu yükseldi. İbnu Atâ, Allah Teâlâ’nın: “Seslerinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin!” âyetinin tefsirinde: “Allah Teâlâ, kimse hata edip daha büyük hürmetsizliğe düşmesin diye, en basitinden bile sakındırdı.” demiştir. Sehl b. Abdullah, bu âyete mâna verirken: “Onunla ancak, size bir şey sorduğunda konuşunuz.” demiştir. Ebû Bekir b. Tâhir ise: “Onunla konuşurken söze önce siz başlamayın. Size bir şey sorduğunda da, ancak hürmet ve edeb dâiresinde cevap veriniz.” demiştir. “Onunla konuşurken, birbirinize çağırdığınız gibi seslenmeyin”384 âyeti, ona karşı sert ve kaba konuşmayın, birbirinzi çağırdığınız gibi, onu: Yâ Muhammed! Yâ Ahmed!, şeklinde ismiyle çağırmayın. Bunun yerine, onu büyülterek: Yâ Nebiyyellah! Yâ Rasûlellah! diye hitâb edin, demektir. Müridin mürşidine hitâbı da bu şekilde olmalı; kendisine ismiyle değil, makâm ve sıfatına uygun bir ünvanla hitabetmelidir. Kalbde İlâhî vakar (ve edeb) yerleşince, dil karşısındakine nasıl hitâb edeceğini bilir. Fakat, insan nefsi, çol-çoçuk muhabbetiyle bir sürü sıkıntılara mübtelâ olup içte nefsânî düşünce ve tabiî arzular yerleşince; dilden, sâhibinin içinde bulunduğu hâlet-i rûhiyeye uygun olarak, bir takım acaîb ğarâib edeb dışı kelimeler çıkar. Halbuki kalb vakar ve hürmet duygusu ile dolu olsaydı dil, muhâtabına yakışır ifâdeyi çok iyi bilirdi. Rivâyet edildiğine göre; bu âyet-i kerime nâzil olunca. Sâbit b. Kays yola oturup ağlamaya başladı. O bu halde ağlarken, Âsim b. Adiyy yanına uğradı. Niçin ağladığını sordu. O da:

381- Taberî, Câmiu’l- Beyân, Cüz: XXVI, 119; Kurtûbî, el Câmi’, XVI, 303. 382- Kurtûbî, el-Câmi’, XVI, 304. 383- Âlusî, Ruhu’l-Meânî, XIII, 288. 384- Hucurât (49), 2.

“Allah Teâlâ’nın: “Ey iman edenler! Seslerinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın. Onu, birbirinizi çağırır gibi çağırmayın; hiç haberiniz olmadan amelleriniz boşa gider.”385 âyetinin benim hakkımda inmiş olmasından korkuyorum. Ben, Rasûlullah Aleyhisselamla konuşurken, sesi yüksek çıkan birisiyim. Amelimin boşa gitmesinden ve Cehennem ehli olmaktan korkuyorum” dedi. Sonra, Âsim, Rasûlullah’ın (s.a.v) huzuruna gitti. Sâbit’in ağlaması çoğaldı; hemen, hanımı Abdullah b. Ubey b. Selul’un kızı Cemile’ye geldi ve: “Ben, atımın bulunduğu yere girdiğim zaman, kapıyı üzerime kapatıp çivi ile kilitle” dedi. O da kapıya çivi vurdu. Yanından çıkınca ona acıdı ve çıkarmak istedi. O ise: “Allah Teâlâ, canımı alıncaya yahut Rasûlullah (a.s) benden râzı oluncaya kadar burdan çıkmayacağım!” diye söz verdi. Âsim, Hz. Peygamber’in huzuruna gelip Sâbit’in durumunu haber verince; Efendimiz (s.a.v): “Git onu bana getir." buyurdu. Bunun üzerine Âsim, Sâbit’in bulunduğu önceki yere geldi, fakat onu bulamadı. Hemen ailesinin yanına geldi; nerede olduğunu sordu, bulunduğu yere gitti. Kendisine: “Rasûlullah seni çağırıyor.” dedi. O da: “Kapıyı kır.” dedi ve ikisi Hz. Rasûlullah’a (s.a.v) geldiler. Efendimiz: “Nedir seni ağlatan ey Sâbit?” diye sordu, o da: “Ben yüksek sesle konuşan bir kimseyim. Bu âyet-i kerimenin benim hakkımda inmiş olmasından korkuyorum” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v): “Sâid olarak yaşayıp, şehid olarak ölmeye ve Cennete girmeye râzı değil misin?” buyurdular. Sabit de: “Elbette Allahu Teâlâ’nın ve Rasûlünün müjdesine râzı oldum, artık bir daha Rasûlullah’a karşı sesimi yükseltmeyeceğim.” dedi. Bu hâdise üzerine Allahu Teâlâ: “Allah Rasûlünün yanında seslerini kısanlar var ya! Şüphesiz onlar; Allah’ın kalblerini takvâ için imtihan ettiği kimselerdir. Onlara bir mağrifet ve büyük bir mükafat vardır.” âyetini indirdi”.386 Enes (r.a) demiştir ki: Biz artık aramızda dolaşıp duran Cennet ehli bir adama bakıyorduk.” Yemâme gününde, yalancı peygamber Müseyleme ile yapılan savaşta Sâbit müslümanlardan bazılarının kırıldığını ve onlardan bir kısmının bozguna uğradığını görünce: “Yazık bunlara ve yaptıklarına!” diye hayıflandı. Sonra, Sâlîm b. Huzeyfe’ye dönerek: “Biz, Rasûlullah (s.a.v) ile berâber iken, Allah’ın düşmanlarıyla bu şekilde savaşmazdık.” dedi. Arkasından ikisi berâber savaşa girip direndiler ve ikisi de ölene kadar savaştılar. Sâbit, Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) bildirdiği gibi şehid oldu. Üzerinde bir zırh vardı. Sahâbe-i Kiram’dan birisi, o gece Sâbit’i rüyasında gördü, ona şöyle diyordu: “Bilesin ki, müslümanlardan falanca adam benim zırhını soyup aldı ve onu götürdü. O şimdi ordunun yan tarafındadır. Yanında da şahlanıp duran bir at vardır. Zırhımın üzerine bir çömlek koydu. Hâlid b. Velid e git, durumu haber ver; zırhımı geri alsın. Rasûlullah’ın (s.a.v) halifesi Ebu Bekir’e de git ve kendisine, benim onda borcum olduğunu, onu ödemesini söyle. Kölelerimden falanca da hürdür.”

385- Hucûrat (49), 2. 386- İbnu Kesir, Tefsir, IV, 208; Kurtûbî, el-Câmi’, XVI, 305; Tabarânî, Mü’cemu’l-Kebir, II, 70.

Rüyayı gören şahıs, ordu komutanı Hâlid b. Velid e durumu haber verdi. O da adama gitti, zırhı ve atını onun anlattığı şekilde buldu. Zırhı geri istedi. Hâlid b. Velid (r.a) bu rüyayı Hz. Ebu Bekir’e anlattı; o da Sâbit’in vasiyetini yerine getirdi. Enes b. Mâlik (r.a) demiştir ki: “Sahibi öldükten sonra yerine getirilen bundan başka bir vasiyyet bilmiyorum. Bu da takvâsının güzelliği ve Rasûlullah’a (s.a.v) karşı güzel edebi sebebiyle Sâbit’in zuhur etmiş bir kerâmetidir.”387 O halde sâdık bir mürid, mürşidinin, kendisi için Allah ve Rasûlü namına bir hatırlatma ve uyarma vesilesi olduğunu; mürşidine karşı yaptığı her muamelenin de şayet kendisi Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz devrinde bulunsaydı ona karşı yapacağı edeb, hürmet ve hizmetin aynısı olduğunu, mürşide hizmetin, Hz. Peygamber’e (s.a.v) yapılmış bir hizmet gibi kabül edileceğini düşünmesi ve bilmesi gerekir. Ashab-ı Kiram, edebin gereğini yerine getirince, Allahu Teâlâ onları överek, haklarında şöyle buyurdu: “İşte onlar, Allah’ın kalblerini takvâ için imtihan ettiği kimselerdir. Onlara bir mağrifet ve büyük bir mükafat vardır.” (Hucurât (49), 3.) Allahu Teâlâ, onların kalblerindeki gerçek imanı görüp ortaya çıkardı ve altının mâdeninin ateşte yakılarak hâlis altının ortaya çıkması gibi, kalblerini tertemiz yaptı Mâlumdur ki dil, kalbin tercümandır. Lafzın güzelliği; kalbin edebinden kaynaklanır. Bunun için; müridin, mürşidine karşı bu edeb üzere olması gerekir. Ebu Osman el-Mağribî (k.s) demiştir ki: “Büyüklerin yanında ve evliyâdan sadât-ı kirâmın meclisindeki edeb, sahibini yüksek derecelere, dünya ve âhirette pek çok hayırlara ulaştırır.” Allah Teâlâ’nın şu âyetine bakmaz mısın, Mevlâ ne buyurmuştur: “Şayet onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi kendileri için daha hayırlı olurdu.” (Hucurât (49), 5.) Şu âyet-i kerimede de Allahu Teâlâ, bu kimselerin durumundan haber vermektedir: “Hücrelerin (Peygambere âid odaların) önünden seni çağıranlar (var ya), onların çoğu aklı ermiyenlerdir!” (Hucurât (49), 5.) Bu hâl, Ben-i Temîm kabilesinden gelen bir topluluktan meydana gelmişti. Bu kimseler, Rasûlullah’a gelerek, hâne-i saâdetin dışından: “Ey Muhammed! Yanımıza çık. Gerçekten bizim bir şahsı övmemiz pek süslüdür; kötülememiz ise çok lekeleyicidir!” diye bağırdılar. Râvi diyor ki: Rasûlullah (s.a.v), onların bu bağırtılarını işitince: “Şüphesiz sizin kötülemeniz karalıyıcı ve övgünüz süslüdür?’ diyerek yanlarına çıktı. Bu hâdise, uzunca bir kıssada anlatılmıştır. Onlar yanlarında şâir ve hatiblerini de getirmişlerdi. Karşılarına, Hassan b. Sâbit (r.a)’le Ensâr ve Muhâcirlerin gençleri çıkarak, söz ve şiirde onlara gâlib geldiler.388 Bu âyet ve hâdiseden elde edilecek edeb şudur: Mürid mürşidinin yanına girerken huzurunda bulunduğunda, ziyâret ederken ve benzerî konularda acele etmemelidir. Mürşidi bulunduğu yerinden çıkıncaya kadar sabretmelidir. İşittiğime göre; Şeyh Abdülkâdir Geylânî’ye dervişlerinden bir ziyâretçi geldiği zaman, kendisine haber verilir; o da halvethanesinden çıkar, kapıyı hafifçe açar,

387- Bkz: Kurtûbî, el-Câmi’, XVI, 305-306, Suyûtî; ed-Dârrü’l-Mensûr, VII, 550- 551; Tabarânî, el- Mu’cemu-l Kebir, İİ, 70-71. 388- Kurtûbî, el-Câmi’, XVI, 309, Suyûtî, ed-Dârrü’l-Mensûr, VII, 553.

onunla musâfaha eder, kendisine selam verir, onunla oturmadan halvetine dönerdi. Dervişlerden olmayan birisi geldiği zaman ise; çıkıp onu karşılar, berâber oturur, onunla sohbet ederdi. Onun, dervişlerin yanına çıkmayı terk etmesi ve onların dışındakilerin yanına çıkıp onlarla oturmasından dolayı, bazı dervişler rahatsız oldular. Onların bu düşünceleri Hazrete ulaşınca; şöyle demiştir: “Bizim Hakk fakiri dervişlerle bağımız ve bağlantımız kalbden bir bağlılıktır. Hem derviş, bizdendir; bizim ehlimiz durumundadır. Aramızda yadırganacak bir hâl yoktur. Bu sebeble, biz ona karşı muamelemizde kalblerimizin birliği ile yetiniyor, bu kadar karşılaşmayı kâfi görüyoruz. Yeni gelen kimse ise, âdet ve zâhirî şeylere bağlanıp kalmış birisidir. O, zâhiren kendisiyle ilgilenilmediği zaman, kalbine bir soğukluk gelir ve bizden uzaklaşır” Demek ki müride düşen; mürşidine karşı edeb üzere davranarak, zâhirini ve bâtınını mamur edip güzelleştirmektir. Ebû Mansur el-Mağribî’ye: “Ebu Osman’la kaç sene arkadaşlık ettin?” diye sorulunca: “Ben ona hizmet ettim, arkadaşlık etmedim. Arkadaşlık, kardeş ve akranlarla olur. Meşâyıh-ı kirâm’a ise hizmet olur.” demiştir. Müride, mürşidinin hâlinden herhangi bir şey müşkil geldiği zaman; Mûsâ Aleyhisselam ile Hızır Aleyhisselam arasında geçen kıssayı hatırlamalıdır. Hızır Aleyhisselam nasıl birtakım şeyler yapıyor, Mûsâ Aleyhisselam da inkar ediyordu. Hızır Aleyhisselam kendisine onların sırrını haber verince, Mûsâ Aleyhisselam inkarından geri dönüyordu. Mürid bunları düşünmelidir. Müridin inkârı; mürşidinden görülen şeyin hakikatini tam olarak bilememesinden dolayıdır. Halbuki mürşid-i kâmillerin, yaptığı işlerde, ilim ve hikmete göre kendisini haklı çıkaracak bir mâzareti ve hareket noktası vardır. Cüneyd el-Bağdâdî’nin ashâbından birisi, kendisine bir mesele sordu. O da cevab verdi. Adam verdiği cevaba itiraz etti. Bunun üzerine Cüneyd el- Bağdâdî (k.s): “Eğer bana emniyet edip güvenmiyorsanız, çekilip gidin!” dedi. Büyüklerden birisi demiştir ki: “Kendisini edeblendiren kimseye hürmeti büyük tutmayan, bu edebin bereketinden mahrum kalır.” Denilmiştir ki; kim üstâdın hak bir emrine: “hayır!” derse o, ebediyyen iflah olmaz.” Ebû Hureyre (r.a) naklediyor: Rasûlullah (s.a.v) buyurdu ki: “Ben sizi terkettiğim müddetçe, beni kendi hâlime bırakınız. Size bir şey söylediğim zaman onu alıp yapınız. Sizden öncekiler, ancak, peygamberlerine çokça sual sorup (sonra, verilen cevap ve hükümlerle ameli terkle) onlara muhalefet etmeleri sebebiyle helak oldular.”389 Cüneyd (rah.) demiştir ki: “Ebu Hafs en-Neysâbûrî’nin yanında devamlı suküt edip, hiç konuşmayan bir insan gördüm. Müridlerine: “Bu kimdir?” diye sorduğumda bana: “Bu, Ebû Hafs’la beraber bulunup bize hizmet eden bir insandır. Elindeki yüz bin dirhemi ona verdi, ayrıca yüz bin daha borç alarak onu da verdi. Fakat Ebû Hafs ona bir kelime dahi konuşmasına müsâade etmiyor.” diye cevap verildi. Ebû Yezid el-Bistâmî (k.s) demiştir ki: “Ebû Ali es-Sindî ile berâber bulunup sohbet ettim. Ben, kendisine farz ibâdetleri yerine getireceği şeyleri anlatıyor; o da bana gerçek tevhidi ve hakikatleri öğretiyordu.”

389-Buhâri, İ’tisam, 2; Müslim, Hacc, 411; Tirmizî, İlim, 17, Nesâî, Hacc, 1; İbnu Mâce, Mukaddime, 1.

Ebû Osman (k.s) da demiştir ki: “Ben, henüz genç bir delikanlı iken, Ebû Hafs’ın sohbetinde bulundum. Bir gün beni huzurundan kovarak: “Artık yanımda oturma!” dedi. Ben de bu emir üzerine, yüzüm kendisine dönük bir halde, geri geri yürüyerek, kendisini göremez oluncaya kadar gittim. Bu duruma çok üzüldüm; kapısının önünde bir kuyu kazarak, içine inip oturmayı ve oradan ancak onun izni ile çıkmayı düşündüm. Benim bu hâlimi ve kalb mahzuniyetimi görünce; yanına geri çağırdı, huzuruna kabul etti ve beni vefatına kadar ashabının seçilmişlerinden yaptı. Allah kendisine rahmet etsin.”

Müridlerin mürşidlerine karşı koruyacakları zâhiri edeblerinden bazıları şunlardır: Mürîd, mürşidi varken seccâdesini ancak namaz vakti için yayar. Müridin işi, devamlı Allah’ın hizmetiyle meşgul olmaktır. Seccâdede ise rahatlığa ve izzet-i nefse bir işâret vardır. Mürid, mürşidinin bulunduğu mecliste semâa kalkıp hareket etmemelidir. Ancak, vecde hâline düşüp karşısındakini ayırt edemez bir duruma gelince, hareket edebilir. Mürşidin heybeti, müridi semâ meclisinde kendisini salıvermesinden alıkor ve onu bağlar. Müridin, mürşidine nazar ederek ondaki nûrâniyet içinde kaybolması ve Cenâb-ı Hakk’ın onda tecelli ettiği İlâhî ihsanlarını gözetlemesi, kendisi için semâa (kalkmasından ve namelere) kulak vermesinden daha hayırlı ve daha kazançlıdır. Edeblerden birisi de müridin hiçbir mânevi hâlini, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine lütfettiği herhangi bir ihsânı ve kendinde zâhir olan kerâmet cinsi şeyleri mürşidinden gizlememesidir. Allahu Teâlâ’nın bildiği şeyleri mürşidine de açmalıdır. Açmaktan utandığı şeyleri, imâ ve işâret yoluyla zikredebilir. Çünkü mürid, içinde herhangi bir şeyi gizleyip, onu açık olarak yahut işâretle mürşidine bildirmediği zaman, o şey, mânevi seyrinde bâtınında bir düğüm olarak kalır. Onu mürşidine söylemekle düğüm çözülür ve ortadan kalkar. Edeblerden birisi de bir mürid, mürşidinin sohbetine ancak, onun kendisini edeblendirmek ve halini güzelleştirmek için uğraştığını bilmesi bu konuda mürşidinin başkalarından daha layık ve kabiliyetli olduğuna inanması gerekir. Mürid, içinde başka bir mürşide muhabbet duyduğu zaman, kendi mürşidinin sohbeti sâfiyetini yitirir, sözleri fayda vermez ve kalbi mürşidinin hâlinin kendisine sirâyet etmesi için hazırlanmaz. Gerçekten mürid, mürşidinin irşad hususunda tekden olduğuna yakinen inandığı zaman, onun faziletini bilir ve ona karşı muhabbeti kuvvetlenir. Muhabbet; müridle mürşidi arasında sevgi ve kaynaşma için bir vâsıtadır. Muhabbetin kuvvet derecesine göre, mürşidin hâli müride sirâyet eder. Çünkü muhabbet, mânevî âlemde ruhların birbiriyle tanışmasının alâmetidir. Bu tanışma, aralarında ortak bir cinsiyetin varlığını gösterir. İşte bu cinsiyet (ortak özellik), müride, mürşidin sahip olduğu manevi hâli veya o hâlin bir kısmını celbeder. Ebû Umâme el-Bâhilî yoluyla gelen bir hadis-i şerifte Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Kim birisine, Allah’ın kitabından bir âyet öğretmişse o, onun efendisidir. O kimseye onu terk etmemesi ve ona kimseyi tercih etmemesi gerekir. Kim, kendisine ilim öğreteni terk eder ve değerini korumazsa, İslam’ın bağlarından bir bağı koparmış olur.”390 Müridin dikkat edeceği edeblerden birisi de küçük olsun büyük olsun, bütün işlerinde mürşidinin düşünce ve arzularına uygun hareket etmesi, onun güzel ahlâkına, hilimdeki

387- Ali el-Muttaki, Kenzu’l-Ummâl, No. 2384. Hadisin İlk kısmı için bkz: Tabarani, el-Kebir, No: 7528; Müsnedü’ş-Şâmiyyin, II, No: 818; Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, I, 128.

kemâline ve iyi geçimine güvenerek, bir takım basit hareketlerinden dolayı onu üzmeyi küçük görmemesi ve en ufak yüz değişikliğinden bile korkmasıdır. İbrahim b. Şeybân demiştir ki: “Bizler, bir grub genç, Ebû Abdullah el- Mağribî’nin sohbetinde bulunuyorduk. Bizleri çöl ve sahralarda misâfir ediyordu. Yanında yetmiş sene sohbetinde bulunmuş “Hasan” isminde bir şeyh vardı. Bizden birimizden bir hata meydana geldiği ve mürşidimizin ona karşı durumu değiştiği zaman, eski hâline dönünceye kadar, bizim için özür ve aff dilemesi için bu zâtı aracı yapıyorduk.” Müridin mürşidiyle beraberken riâyet edeceği edeblerden birisi de mürşidine danışmadan (ve onun kontrolü olmadan) keşif ve mânevi hallerinde tek başına kalmamasıdır. Çünkü mürşidi, bu hususlarda daha geniş bir ilme sahiptir ve onun Allahu Teâlâ’ya açılmış (kalb ve ilhâm) kapısı, müridinkinden daha büyüktür. Eğer müridin mânevi hâli Allahu Teâlâ’dan ise; mürşidi de ona katılır ve onu tasdik eder. Çünkü Allahu Teâlâ’dan gelen şeyler ihtilaflı olmaz. Eğer görülen şeyde herhangi bir şüphe varsa, mürşidi vâsıtasıyla o şüphe giderilir. Hem bu arada mürid, benzeri hâdiselerin sıhhati hakkında bilgi elde etmiş olur. Birde, mürid için, mânevî hallerinde nefiste yerleşmiş gizli isteklerin karışma ihtimali vardır. Böylece gizli düşünceler, uykuda yahut uyanıkken mânevî vukûata karışmış olabilir Bunda anlaşılması zor bir durum vardır. Mürid, nefisde yerleşmiş bu düşüncenin kökünü söküp atmaya güç yetiremez. Onu mürşidine anlattığı zaman, ondaki bu hal mürşidinde bulunmamaktadır. Eğer o Hakk’dan ise, mürşidi vasıtasıyla şüphe ve ârızalardan temiz olduğu meydana çıkar. Eğer hâli; nefsin gizli hevâsından kaynaklanıyorsa, müridin kalb sahası temizlenir, o şey ortadan kalkar ve mürşid-i kâmil, hâlinin kuvveti, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna güzelce sığınıp girmesi ve mârifetinin kemâlinden dolayı, bu hâlin ağırlığını taşıyabilir. Müridin riâyet edeceği edeblerden birisi de dini yahut dünya işleriyle ilgili herhangi bir şey hakkında mürşidine söyleyeceği bir sözü olduğu zaman; mürşidin kendisi için hazır, kelâmını ve konuşmasını dinlemek için boş olduğu vakti kollamak; onunla konuşmaya ve hemen yanına sokulmaya acele etmemelidir. Allah Teâlâ ile bir çeşit konuşma sayabileceğimiz dûanın belirli bir vakti, edebi ve şartları olduğu gibi; aynı şekilde mürşidle konuşmanın da edebleri ve şartları vardır. Çünkü o da Allahu Teâlâ için yapılan bir ameliyedir. Mürid, mürşidiyle konuşmadan önce Allahu Teâlâ’dan sevdiği edebde kendisini muvaffak kılmasını istemelidir. Allahu Teâlâ, Rasûlullah Aleyhisselamın ashabına onunla konuşma edebini öğretirken, bu hususa şöyle işaret etmiştir: “Ey iman edenler, siz peygambere gizli bir şey arz edip konuşmak istediğiniz zaman, konuşmanızdan önce bir sadaka verin.” (Mücâdele (58), 12.) 'yani, gizli konuşmanız öncesinde bu edebe dikkat ediniz demektir. Abdullah b. Abbas (r a) demiştir ki: “İnsanlar Rasûlullah’a (s.a.v) fazlaca soru sormaya başladılar ve bunda ve çok ileri gittiler. Öyleki; onu soru yağmuruna tutup sıkıntı verdiler. Bunun üzerine Allahu Teâlâ onlara edeb öğretti; onları bu tür davranışlarından menetti ve önceden bir sadaka vermeden kendisiyle konuşmamalarını emretti” Denilmiştir ki: Zenginler Rasûlullah’ın (s.a.v) yanına geliyor ve fakirlerden öne geçerek meclisinde daha çok oturuyorlardı. O hâle geldi ki; Nebi Aleyhisselam onların uzunca sözlerinden ve özel konuşmalarından rahatsız oldu. Bunun üzerine Allahu Teâlâ, Hz. Rasûlullah (s.a.v) ile özel konuşma yapmak isteyenlerin önceden bir sadaka vermesini emretti. Bu emirden sonra, Rasûlullah (s.a.v) ile bu şekil konuşmaya son verdiler. Elleri darda olanlar verecek bir şey bulamadılar, zengin olanlar da cimrilik

yapıp kimseye bir şey vermediler. Bu durum Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) ashabına zor geldi. Ardından ruhsat âyeti indi ve Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: “Peygamberle özel konuşmanızdan önce sadaka vermekten korktunuz ha! Madem ki bunu yapmadınız, Allah da size tevbe ile yolunu açtı. O halde namazı gereği üzere kılın, zekâtı verin, Allah’a ve peygamberine itaat edin. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır” (Mücâdele (58), 13.) Rivâyete göre; Allahu Teâlâ, Rasûlullah (a.s) ile özel konuşmadan önce sadaka emrettiği zaman; Rasûlullah (s.a.v) ile Hz. Ali’den başka kimse özel olarak konuşmadı. O, bir dinar çıkardı ve onu sadaka olarak verdi. Hz. Ali (r.a) demiştir ki: “Allah Teâlâ’nın Kitabın da bir âyet var ki; onunla benden önce ve sonra hiç kimse amel etmedi. O da özel konuşma edebini öğreten “necvâ” âyetidir. Rivâyet olunduğuna göre, bu âyet-i kerime nâzil olunca Rasûlullah (s.a.v), Hz. Ali’yi çağırdı ve: “Bu emredilen sadaka hakkında ne dersin, kaç dinar olsun!” diye sordu. Hz. Ali (r. a) de: “Dinara güç yetiremezler.” dedi. Rasûlullah (a.s): “Ne kadar olsun?” buyurdu. Hz. Ali (r.a): “Bir arpa yahut buğday miktarınca altın olsun.” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (a.s): “Gerçekten sen çok zâhid (dünyaya değer vermeyen) birisisin. ” 391 buyurdu. Sonra ruhsat âyeti indi ve sadaka ayetini neshetti. Rasûlullah (a.s) ile özel konuşma esnasında sadaka verme kaldırıldı fakat, Cenâb-ı Hakk’ın bu emirle dikkat çektiği edeb, kontrollü konuşma ve hürmet kaldırılmadı. Âyetin öğrettiği edeb ve te’min edeceği fayda bâkidir. Büyüklere edeb ve hürmet konusunda Ubâde b. Sâmit (r.a) Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Büyüğümüze saygı (ve hürmet), küçüğümüze sevgi, göstermeyen ve âlimimizin hakkını (hatırını) korumayan kimse bizden değildir.”392 Demek ki, ulemâya hürmet tevfik ve hidâyet vesilesidir; onların hak ve hürmetini ihmal etmek ise, İlâhî rahmetten mahrumiyetin işareti ve itaatsizlik alâmetidir.